Yazar Arşivi

AYRILIK RAHMET MİDİR? (1)

Perşembe, 22 Mayıs 2008

Hz. Muhammed(s.a.v)’in vefatından kısa bir süre sonra Müslümanlar arasında ihtilaflar başgöstermiştir. Bu ihtilafların büyümesi ile birlikte, Müslümanlar da Ehli Kitabın düştüğü duruma düşerek dinde parçalanıp fırkalara ayrılmışlardır. Fırkalar arasındaki görüş ayrılıkları nedeni ile çıkan tartışmalar kanlı kavgalara dönüşmüştür. Çıkan bu kavgalar sonucunda on binlerce Müslüman hayatını kaybetmiş, malları ve mülkleri talan edilmiş ve bir çoğu da yaşadığı toprakları terk etmek zorunda kalmışlardır.

Müslümanların ihtilafa düşme nedenlerini şu şekilde sıralayabiliriz:

- İktidar çekişmeleri,

- Siyasi çıkar ve hesaplar,

- Kabilecilik taassubunun canlanması,

- İslâm’ın yayılma sürecinde fetihlerle büyüyen coğrafyada karşılaşılan mistik ve felsefi düşüncelerin etkisi,

- Farklı dinlere mensup olan insanların büyük topluluklar halinde İslam’a girmeleri ile birlikte eski kültür ve inançlarından birçok unsuru İslam’a taşımaları,

- İslâm karşıtları tarafından kurulan gizli cemiyetlerin yıkıcı ve bölücü faaliyetleri,

- İslam dışı inançların ve uydurmaların gerçek İslami ilkeler olarak benimsenerek zamanla dini hayata yerleşmesi.

Yukarıda belirtilen nedenlerin etkisiyle yaşanan sosyal değişimler sonucunda, Müslümanların siyasi ve itikadi konulardaki anlayışlarında farklılaşmalar oluşmuştur.

Başlangıçta Müslümanlar arasında baş gösteren ihtilaflar siyasi nedenlerden dolayıdır. İlk ihtilâf, Hz. Peygamber’in vefatını müteakiben kimin halife seçileceği konusunda ortaya çıkmıştır. Daha sonra, Hz. Osman’ın öldürülmesi ile birlikte İslam’da fitne dönemi başlamıştır. M. 656’da Hz. Ali ile Hz. Aişe taraftarları arasında (Cemel Vakası) ve M. 657’de Hz. Ali ile Muaviye taraftarları arasında (Sıffin Savaşı) şiddetli çatışmalar yaşanmıştır. Yaşanan bu çatışmaların ardından Müslümanlar, Ali Şiası, Muaviye Şiası ve Hariciler olmak üzere üç ayrı siyasi fırkaya ayrılmışlardır. İslam tarihi kaynaklarına göre, Cemel vakasında 10 bin, Sıffin savaşında da 90 bin Müslüman hayatını kaybetmiştir. Hayatını kaybedenler arasında Talha ve Zübeyr gibi sahabelerde bulunmaktaydı.

(more…)

AYRILIK RAHMET MİDİR? (2)

Perşembe, 22 Mayıs 2008

Bunun yanı sıra, günümüze kadar yaşayan sünni mezheplerden dördünün “hak mezhep” olduğunu söyleyerek Allah katından geldiğini iddia etmiş olmaktadırlar. “Hak, yalnız Allah katından geldiğine göre, mezhepler nasıl hak olabilir?” Sorusuna, “Bunlar hâşâ sözde değil, fiiliyatta haktır” diye cevap vererek, klasik sofist taktiği ile insanları ikna etmeye çalışmaktadırlar.

Hak yalnız Allah katından gelendir(2/147, 3/60, 18/29). Mezhepler “Hak” ise, muhakkak Allah katından gelmiş olması gerekmektedir. Yoksa, Allah’ın göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi Allah’a haber vermektedirler!? Eğer, Allah katından gelmedi ise, -ki şüphesiz Allah katından gelmemiştir- o halde, sözde veya fiiliyatta ne şekilde olursa olsun, Allah katından olmadığı halde “Bu, Allah katındandır” demekle, Allah hakkında yalan söylemektedirler.

- Onlardan bir zümre vardır, aslında Kitap’tan olmadığı halde siz Kitap’tan sanasınız diye, dillerini Kitap’la eğip bükerler. O, Allah katında olmadığı halde, “Bu, Allah katındandır.” derler. Bilip durdukları halde, Allah hakkında yalan söylerler.(3/Âli İmrân, 78)

- De ki: “Allah hakkında yalan uyduranlar asla kurtuluşa eremezler.” (10/Yûnus, 69) (Ayrıca bkz: 3/94; 6/21; 10/17)

(more…)

AYRILIK RAHMET MİDİR? (3)

Perşembe, 22 Mayıs 2008

İnsanoğlu, Allah’ın kendisine lütfettiği akıl sayesinde düşünen bir varlıktır. Aklını işlettiği ve düşündüğü sürece yeryüzündeki canlıların en üstünüdür. İnsanoğlunun kendisine lütfedilmiş olan bu nimeti en iyi bir şekilde kullanması Allah’ın bir emridir. Kur’an’da insanların düşünmesi ve akıllarını işletmesi ile ilgili olarak bir çok ayetler mevcuttur. Düşünce üretimi ile birlikte düşünce farklılıklarının oluşması insanın doğası gereğidir. Düşünce farklılıkları inanç farklılıklarına dönüşmediği sürece bir zenginliktir. Kur’ân, inananların düşünmelerini emrederken, düşünce ve görüş farklılıklarını inanç farklılıklarına dönüştürmelerini yasaklamaktadır.

Düşünen toplum akleden, sorgulayan, araştıran ve bilinçli bireylerden oluşan bir toplumdur. Her insan duyu ve algı alanı ölçüsünde düşünebilir ve bilgi sahibi olabilir. Bir insanın her şeyi bilmesi ve görüşlerinin muhakkak doğru olması söz konusu değildir. Bilginin doğruluğunun ölçütü bilginin kaynağıdır. Bu kaynak iyi bilindiğinde sunulan bilginin yararlı mı yoksa zararlı mı olduğu seçimi güvenli bir şekilde yapılabilir. Bu seçim yapılamadığında; akletmekten, sorgulamaktan ve araştırmaktan uzak bir anlayışın ürünü olan kör taklidin oluşumu ve güdülen sürülere dönüşülmesi o toplum için kaçınılmaz bir sonuçtur.

Müslümanlar Kur’an’ın uyarılarına rağmen, düşünce farklılıklarını inanç farklılıklarına dönüştürmüşler ve bunun sonucunda dinde ayrılığa düşmüşlerdir.

(more…)

Hz. Muhammed (s.a.v)’in Ebeveyni Müşrik miydi?

Perşembe, 17 Nisan 2008

Allah’a ait olan sıfatları bazı varlıklara isnat etmek suretiyle onları Allah’a ortak koşana müşrik denir. Müşrik’in zıt kavramı olan Hanif ise, dini yalnız Allah’a özgüleyerek O’na kulluk eden, ortak koşmayan anlamına gelmektedir.

Müşriklerde aşkın ve mutlak bir tanrı inancı vardır. Mekke müşriklerinin de gökleri ve yeri yaratan, idare eden en yüce tanrı olarak Allah’ın varlığını ve birliğini kabul ettiklerini Kur‘an bize açıklamaktadır(Bkz: 10/31; 23/84-89; 29/61, 63; 31/25; 39/38; 43/9, 87). Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etmelerine rağmen, kendilerini Allah’a daha çok yaklaştıracağı inancıyla putlara kulluk ediyorlardı(39/3). Kulluk etmekte oldukları bu putlar, Allah’ın kızları olduğuna inandıkları melekleri sembolize ediyordu. Lat, Menat ve Uzza bunlardan bazılarıydı (Bkz: 34/40, 41; 37/149, 150, 153; 43/19, 20; 52/39; 53/19-23, 27).

Mekke müşrikleri aynı zamanda namaz, zekat, oruç ve hac gibi ibadetleri de yerine getiriyorlardı. İçerisinde günah işledikleri elbiseyle tavaf etmenin doğru olmayacağı düşüncesiyle kadınlar geceleri, erkekler de gündüzleri Kabe’yi çıplak olarak tavaf ediyorlar ve tavaf ederlerken de, “Emret Allah’ım, Senin hiçbir ortağın yoktur. Yalnız bir ortağın vardır ki, onun da bütün yetkilerinin de sahibi sensin” diyorlardı (Müslim, Hacc, 3, 22-1185; Duada Evliyayı Aracı Koyma ve Şirk, Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İst.,2001). Mekke müşriklerinin bu düşünce ve eylemleri tevhidden uzak bir Allah inancına sahip olduklarının göstergesidir.

(more…)

BİR MÜSLÜMANA “KUR’AN MEALİ OKU” DEMEYİN!

Pazar, 06 Nisan 2008

Oğuz BAŞGÖZE

Gelenekleriyle çok sıkı bir bağı olan cahiliye dönemi insanları, Hz. Peygamberin tebliğ ettiği dinin ilkelerini, kendi inanç yapılarına ve çıkarlarına aykırı düşmesi sonucunda kabullenmekte zorlanmışlar, Hz. Peygamberin sağlığında bile, hiç korkmadan, çekinmeden Hz. Peygamber adına uydurma hadisler rivayet ederek İslam’ın içine sokmaya çalışmışlardır. Hz. Aişe, Hz. Ali ve Hz. Ömer başta olmak üzere bazı sahabelerin bu hadis uydurucularına karşı mücadele ettikleri bir gerçektir. Hz. Peygamberin vefatından sonra, özellikle Emeviler döneminde başlayarak Abbasiler döneminde sonuca ulaşan bir süreçte dini tahrif etme faaliyetleri hız kazanmış, bu yeni dini eski inanç sistemlerine dönüştürmekte başarılı olmuşlardır.

Bu dönemlerde uydurulan hadisler, Emeviler döneminin sonralarına doğru toplanmış ve Abbasiler dönemi başlarında kitap haline getirilerek, İslam dininin ikinci kaynağı oluşturulmuştur. Bu kaynaklar baz alınarak yapılan farklı yorumlar neticesinde fıkıh ekolleri ortaya çıkmış ve fıkıh kitapları yazılmıştır. Böylece İslam dininde tefrika Mezheplerin ortaya çıkışı ile başlamıştır. Ne yazık ki, İslam’a bu ilaveleri yapanlar dini savunduklarını söylemişler ve dinin kaynağı olduğu iddia edilen hadis ve fıkıh kitaplarıyla dinin yozlaştırılmasına neden olmuşlardır.

Geçmişte olduğu gibi bugünde gerçeklere vakıf olan din adamları çeşitli baskılar ve zorlamalar neticesinde bildiği gerçekleri açıklamaktan çekinmişler ve sindirilmişlerdir. Gerçek din adamlarının pasifize edilerek, dini hayattan soyutlanmalarıyla oluşan boşluk, gelenek dini ruhbanları tarafından doldurulmuştur.

(more…)

KUR’AN, HZ. PEYGAMBER ZAMANINDA BİR KİTAP OLARAK MEVCUT DEĞİL MİYDİ?

Pazar, 06 Nisan 2008

Oğuz BAŞGÖZE

İslami kaynak olarak gösterilen bazı eserlerde ve bugünde hakim olan görüşe göre, “Kur’an‘ın Hz. Peygamber döneminde bir Kitap olarak mevcut olmadığı, Hz. Peygamberin vefatından sonra bir grup sahabe tarafından “deri, kürek kemikleri, bağırsak, taş parçaları ve hurma yaprakları üzerinde yazılı olan ayetler ile hafızların ezberlerinden” zor ve meşakkatli bir uğraşıdan sonra cemedilerek bir kitap haline getirildiği” iddia edilmektedir.

Peki, bu iddialara Kur’an ve bilimsel araştırmalar nasıl cevap veriyor?

Bu konuya geçmeden önce kitabın tanımına, tarihçesine ve o günkü Arap yarımadasının jeo-politik, ekonomik ve kültürel yapısına bir göz atalım.

KİTAP NEDİR?

Kitap; bir kenarından birleştirilerek dışına kapak takılmış yani ciltlenmiş yada ciltsiz olarak bir araya getirilmiş, basılı veya yazılı yaprakların (deri, kağıt, parşömen vb.) bütünüdür.

KİTABIN TARİHÇESİ

Eski çağlarda metinler(hukuk metinleri, mezar yazıtları v.b.), taş ve maden gibi, çok dayanıklı ağır malzeme üzerine hakkedilirdi. En eski gereç olan taş (kayalardaki resim yazıları, klasik Eskiçağ’ın dikme taşları) kitabın içine girmez. Çünkü, anıtsal yazıtlar taşınabilir değildirler. Daha sonra tahta ve kil tabakası gibi daha hafif malzemeler kullanılmaya başlandı. Çinliler ise ipek kumaş kullandılar. Mezopotamya’da (M.Ö. 3000) kil tabletler üzerine harfler yazılıyordu. Sümer, Asur ve Hitit kil tabletleri ile Mısır papirüs ruloları yaklaşık aynı tarihler de ortaya çıkmış olmakla birlikte, kil tabletlerden çok, papirüs rulolar çağdaş kitabın öncüsü olarak kabul edilirler.

Papirüs, Nil nehri kıyılarında ve Nil deltasının bataklıklarında yetişen bir bitkidir. Saplarından hazırlanan şeritler dokunarak ve özel olarak hazırlanan sıvılara daldırılarak kurutulduktan sonra yazı yazılabilecek yüzeyler haline getiriliyordu. Yazı yazılan papirüsler birbirlerine yapıştırılarak 6 ila 10 metre uzunluğunda elde edilen şeritlerin uçlarına sopalar takıldıktan sonra kıvrılarak rulolar haline getiriliyordu. Papirüsten yapılan ilk kitaplar böyle rulolar halindedirler. Meşhur İskenderiye Kütüphanesi bu kitaplardan oluşturulmuştur. Bilinen ilk kitap Ölüler Kitabı’dır. “Ölüler Kitabı” örneklerinden yüzlercesi papirüs rulolar halinde mezarlardan çıkarılmıştır ve en eskileri Piramitler Dönemi’ne aittir, yani M.Ö. 2500′lere.

Papirüs ruloları Yunanlılar ve Romalılar tarafından da uzun süre kullanılmıştır. Papirüs, Yunanistan’a M.Ö. VII. Yüzyılda girdi. Romalılar II. Yüzyılda 15 m. Uzunluğunda 15-30 cm genişliğinde papirüs tomarları kullandılar. Roma’da halka açık kitaplıklar ve nadir kitap koleksiyoncuları vardı. Romalılar ithal ve ihraç ettikleri eserlerle geniş bir ticaret yapıyorlardı.

(more…)