İLLE DE KURÂN!
Perşembe, 28 Mayıs 2009Neyzen SEMAZEN
Kurân Müslümanı blogunda bir çok makalemizi yayınlamış ve makale altlarında bir çok yorum kaleme almışız.
Neyzen SEMAZEN
Kurân Müslümanı blogunda bir çok makalemizi yayınlamış ve makale altlarında bir çok yorum kaleme almışız.
Neyzen SEMAZEN
Şu halde, A’raf:158’e -Peygamber Efendimize- gelebiliriz artık!
Âyet, çok değişik bir kurguya sahip! Hakikaten, çok değişik!!
Yorum hakkı tanımayan; tafsilata boğmaya veya surda bir gedik açmaya çalışacaklara göz açtırmayan deliksiz bir kilit sistemi var!!
Bahsettiğimiz kilit sistemi algılanabilsin diye, gökten zembille inmeye mecbur kaldık! Meseleyi, Elvah’dan alıp buralara kadar getirdik.
158. âyet “Kul: Söyle” ile başlıyor.. Söyleyen Resullullah ve söyleten Cenabı Allah!
A’raf:158- “Kul yâ eyyühe’n-nâs,….. De ki; Ey İnsanlar……”
“… innî Resulullahi ileyküm cemiy’an…… muhakkak ki ben sizin hepiniz için (gönderilmiş) Allah’ın resulüyüm..”
Bu kadarı âyetin birinci kısmıdır ve peygamberimiz “Kul” emriyle, birinci tekil şahıs olarak (İnnî) risâletini ilan etmektedir.
Âyetin ikinci bölümünde konu değişmemesine rağmen “özne” değişmektedir! İlginç olan da budur!
A’raf:158- “…fe-âminû billahi ve resulihi’n-nebiyyi’l-ümmiyyi’llezî …”
Görüldüğü gibi, âyetin bu kısmında özne değişmiştir ve âyetin başında Peygamberimizden “Ben Resullulah” diye bahis varken, âyetin ikinci kısmında “O Resullullah” olmuştur! Aynı âyetin içinde ve “Kul: De ki” emrine rağmen!
Bu noktadan sonrasını anlayabilmek ve anlatabilmek hiç kolay değil!!
Neyzen SEMAZEN
Bunun için Bakara sûresine dönüyoruz ve Hz. Musa’ya Elvah’ın verilmesinden sonra, bir tarihte cereyan eden olaya bakıyoruz.
Bakara:67- “Ve iz kâle Musâ likavmihî…….”
Kavim için yeni bir imtihan başlıyor… İlâhi emirle bir inek kesmeleri isteniyor!
Bakara:68- “Kâlü’d’u lenâ rabbeke yübeyyin lenâ mâ hiye….??”
Kavim, çok “tafsilatçı”… Hemen, ineğin kara kaşını kara gözünü sormaya başlıyorlar bile…
Aynı âyetin (68) içinde, sorularına karşılık verildiği bilgisine ulaşıyoruz..
Bakara:68- “………… kâle inneHÛ yekuulü…. (Hz. Musa) dedi ki Rabb şüphesiz şöyle diyor….”
Anlatıma dikkat edilecek olursa ve ELVAH MODEL’e ilişkin söylenenler hatırlanırsa; Bakara:67’den itibaren yeni detaylar yakalamak kolaylaşacaktır…
Neyzen SEMAZEN
İşte bu cümlelerimizle ELVAH’ın ne olduğuna dair yeni bir önerme getiriyoruz.
Rabbimizin Hz. Mûsa’ya diğer vahiy modelleri dışında bir de ELVAH ile yazılı ve –teşbihte hata olmaz- “on-line” mesaj iletme modeli sunduğunu iddia ediyoruz!
İlâve deliller sunmadan önce, ELVAH MODEL’in işleyişini açıklığa kavuşturalım…
ELVAH’ta, Tûr’da teslim alınırken bir “yazılı olanlar” var ve bir de Hz. Musa’nın vefatına kadar geçecek sürede hâdiselere bağlı olarak “interaktif yazılacak olanlar” var…
Yani, 145. âyete göre Elvah çift yönlü:
a) “min külli şey’in MEVIZA” (Durağan, temel veriler…)
b) “TAFSIYLEN likülli şey’in” (Online, akmaya devam eden veriler…)
Şimdi, bu ELVAH MODEL önermesini kavrayabilmek için A’raf Sûresi’nin başlarına dönelim ve oradaki diyalogları inceleyelim…
Neyzen SEMAZEN
Peki, Rabbimiz bize neden bu kadar çok detay veriyor?!
Yâni, Hz. Musa’ya sadece Levhaların verildiği bilgisi bizler için yeterli olmaz mıydı?
Önce, Hz. Musa’ya Levhaların verilmesi ve onun Levhaları “kuvvetle” tutması….. (145)
Ardından öfkelenip Hz. Harun’un üzerine yürüdüğünde Levhaları bir kenara bırakması… (150)
Daha sonra, öfkesi yatıştığında Levhaları tekrar eline alması…. (154)
“Tutmak, Bırakmak ve Almak”a ait neden bu kadar çok detay…??????
Bu arada, 154. âyetten Levhalara hiçbir şey olmadığını (kırılmadığını) anladık mı??
Çünkü, ELVÂH’ı (çoğul) tekrar eline aldı; LEVH’ı (Tekil) değil!!!
Fırlatıp atmadığını da anlamışızdır umarım???
Hele hele, tarihte bazıları Hz. Musa’ya verilen ELVAH’ın iki adet LEVH’dan ibaret olduğunu söylemişler ki, bunu aslında telaffuz etmeye bile değmez!!
Şimdi, yoğun soru işaretlerimizi tâkip ederek merakımızı giderecek önermeler geliştirmeye ve ufkumuzu açacak bir model geliştirmeye çalışalım…
Bu arada unutmayalım; Son Peygamber’in “Son” oluşunun peşindeyiz!
150. âyete tekrar dönelim…
Neyzen SEMAZEN
Peygamberlik bitmiştir!
Bu konudaki tereddütler îmanî ve ilmî zaafiyetlerin işaretidir!
İnsanoğlu ilimle imanı, akılla vahyi harmanlamayı bir türlü başaramamaktadır.. Bu yüzden tereddüt ve kuşku üretmek imanın sıhhatine hizmet eden ilmî bir ameliye zannedilmektedir…
Oysa, dînî alanda ilme yer vardır ve fakat tereddütlere, kuşkulara yer yoktur!
Yani, ilimden iman çıkartmayı hedefleyemezsiniz ama imandan ilim çıkartabilirsiniz!
Eğer, ilimden iman çıkartmak mümkün olsaydı; peygamberlere ve ilâhî kitaplara ihtiyaç olmazdı..
Bilakis, ilmin kaynağında da yine o peygamberler ve ilahî kitaplar vardır…
İnsanlık için dini oluşturma (ikmal etme) serüveni Hz. Muhammed Mustafa (A.S.) ile son bulmuştur!
İlahî senaryo din oluşturma serüvenini binlerce yılı aşmış olsa da “sınırlı süreli” kılmıştır.
Din ikmal olmuştur!
Peygamberlik bitmiştir!
Bazı analizler (?) geliştirirek ve Kurân’a dayanarak (!) insanlığın peygamberlere ihtiyacının devam ettiğini iddia etmek imana uzaktır ve ilme de yakın değildir!!
“Kurân bizden akıllıdır” demiştik..
“Kurân kül yutmaz” demiştik..
Yâni, Kurân hakikaten akledebilenlerle, aklediyormuş gibi yapanları birbirinden ayırt eden bir mizan veya mihenktir. Ona yöneldiğimizde, okumamızın kaç ayar olduğunu veya aklımızın kaç kırat olduğunu hemen ortaya koyar..
Burası gerçekten çok önemli!!!
Neyzen SEMAZEN
(Başlık, Sn. Burak Özdemir’e ait bir kitabın adıdır ve bu yazı Sn. Özdemir’e açık mektuptur. Yazar, roman formundaki kitabında İslam ve Kurân merkezli yeni iddialar ve açıklamalar ortaya koymuştur.)
Burak Bey, Merhaba!
Biz tanışıyoruz.. Sohbetimiz olmamıştı ama bir ortamda tanıştırılmıştık. Ancak, ben sizi –geçmişte- bir insan kaynakları sitesindeki haftalık köşe yazılarınızdan biliyorum. Yazılarınızı zevkle okuyordum. Arada, bir iki e-posta alışverişimiz de olmuştu.
Nice zaman sonra, aklıma düşürüldünüz.. Geçen zamanda, ne ile meşgul olduğunuzu merak etmiştim. Sorumun cevabı çok geçmeden elime tutuşturuldu…
Sorumdan haberdar olmayan kardeşim, bir arkadaşından aldığı bilgi notunu elime verdi. Not kâğıdının üzerinde adınız ve kitabınızın adı vardı.. “Tanrı’nın Doğum Günü”..
Notu okuduğum esnada isminiz çağrışım yapmadı ve size dair sorumu da unutmuştum. “Sonra bakarım” dedim ve kağıdı bir kenara koydum.
“Sonra” oldu ve bilgi notunu tekrar okudum ve internet sorgulamasını tamamlayınca, her şey yerli yerine oturdu ve sizi hatırladım.. Sizin hakkınızda bilgi isteyen sorumu da…
Bugün 14 Mayıs ve kitabınızı okumaktayım. Elimde, kitabın 15. baskısı (v.1.0.2b) bulunuyor. 6. bölümü tamamladım. 137. sayfasına kadar okudum. Elbette, dikkatle ve itina ile…
Kitabı tamamladıktan sonra yapıcı tenkitlerde bulunmak; bunları sizinle ve herkesle paylaşmak niyetindeydim. Ancak, bunun zamana yayılabileceği ve bu işe istesem de yeterli zaman ayıramayacağım endişesiyle –elde fırsat varken- bir yazı kaleme almayı ve bunu açık bir mektup olarak takdim etmeyi uygun gördüm.
Neyzen SEMAZEN
II. Bölüme 8 Ekim 2007’de sorulmuş bir soruya verdiğimiz cevapla başlıyoruz.
Soru, tam olarak şudur..
“Bazı kişiler kendilerine akılcı demekle aslında akla mı uymaktadırlar yoksa kendi arzu ve düşüncelerine mi ? Bu kişilerin sözlerine bakıp ta akla uymayı kötülemek ne kadar doğrudur.”
Cevâben; bize göre hevâü heveslerinin etkilediği akıllarına uymaktadırlar…
(Velekad khalakne’l-insâne ve na’lemü ma tüvesvisü bihî nefsüh...)
Kalp (anatomik değil) sadırlardadır (Sudûr)… Akıl, bu kalbe ait bir işlevdir…
(Vesvas’il-khannâs’illezî yüvesvisü fî sudûr’in-nâsi..)
Aklı korumasız bıraktığımızda, işlevselliği zaafiyete uğrar.. Bu yüzden yeri gelir “aklımız durur“, yeri gelir “aklımız şaşar“, yeri gelir -Allah muhafaza- “aklımız gider“…. İşlevselliğini ortaya koymayan akılların sahiplerine Kurân, “Efelâ ta’kılûn??” diye uyarıda bulunur… Yâni, Kurân (Vahiy) “rehbersiz ve kimsesiz bîçâre aklın” elinden tutmaya ve onu ayağa kaldırmaya çalışır..
Akletmeyi kötülemiyoruz… Aklı yalnız, imansız ve vahiysiz bırakmayı kötülüyoruz.. Yoksa, akıl çok cici, çok mâsum bir kalbî işlevimiz.. Akılla bir alıp veremediğimiz bulunmuyor… Akılcılıktan müştekîyiz… Akıl bir kalbî işlevdir; “kuvvet” değildir.. Onun kalbî kuvvet olan iman ile desteklenmesi gerekiyor.. İman bir kuvvettir; işlev değildir….
O günlerde bunları söylemiştik ve Kurân’a yönelişte eğitim-öğretim süreçlerine de işaret etmeye çalışmıştık.
Neyzen_Semazen
Bâzen, tanık olduğumuz çelişkiler -sahipleri kadar- bizim de canımızı acıtır.
Çelişki veya kördüğüm sizin değildir; ancak sahiplerinden çok siz ızdırap duyarsınız.. Çünkü, farkındasınızdır! Bu haklı acının sebebi farkındalıktır!
İşinin bize tuttuğu aynadan hangi uçurumdan yuvarlanacağını kestirdiğimiz birinin –çok geçmeden- imanını sarp yamaçlardan nasıl yuvarladığına tanık olmuştuk. Yola “Kurân!” diyerek çıkmıştı ve yolculuğunda (!) ilk önce Kurân’ı feda etmişti! Daha doğrusu, kendini hebâ etmişti!
Bunun üzerine, bu acı haberi bizlerle paylaşan arkadaşımıza hitaben 5 Ekim 2007’de şöyle demiştik.
“Forumda, ahkâm kesen birçok kişiyi böylesi âkıbetlerin beklediğine dair kötümser duygu ve düşüncelere sahibim.. Gördüğüm akıllı/akılcı (!) insan manzaraları karşısında iyimser olamıyorum… Çünkü, bunların hiçbirinin Akıl-Kurân, Akıl-İman, Akıl-Din, Akıl-İhlas ilişkilerinin seyri ve seviyesine dair zerre miskal bilgileri yok.. Koyu kara bir cehâletin verdiği cesaretle diplomasız bir saha olan din alanında “müctehid” takılıyorlar… Sanal dünyanın sağladığı konfor onların cür’etini kat-be-kat arttırıyor.. Uçmaya başladıklarında onları tutacak bir yerçekimi kuvveti yok! Çünkü, en başta kutsadıkları akılları uçmuş! Ne yazık ki çok güvendikleri akılları onları imandan uzaklaştırıyor…
Onlar okuyup öğrenmeye 2007 yılından itibaren başlıyorlar.. Resulullah ile günümüz arasındaki çağları hiçe sayıyorlar… Kendi akıllarını kutsuyorlar ve başka bütün akılları aslında hiçe sayıyorlar.. Onlar için ortak aklın ve onun ürettiği değerlerin hiçbir kıymeti yok… Din mevzuunda onlardan daha büyük âlim yok.. Nasıl olsa diplomaya gerek yok… İşte bu yüzden, akıl nasıl işletilir; Kurân nasıl okunur; ilmî deliller nasıl değerlendirilir bilmezler!! Bunlardan külliyen habersizdirler!!Dolayısıyla, bu koyu kara cehâletin ve sınırsız cür’etin karşılığı -tabii olarak- daha kuvvetli iman ve ihlas olmaz… Onlar saparlar ve saptırırlar..”
Biz bunları söylerken, görüş sahiplerinden biri şu düşünceyi dile getiriyordu.
Bu bir denklem: E=mc2 Yazmak ne kadar kolay bu denklemi! Acaba, kurmak da bu kadar kolay mı oldu Einstein için?! En azından lise tahsili almış olanlarımız haberdârız bu denklemden.. Hiç bilmeyenimiz ise en azından haberdârdır Einstein’dan..
Bu formülü alalım ve henüz îcat edilmemiş zaman makinesi ile bir kağıdın üstünde 1400 sene öncesine ışınlayalım… Bu harfleri (Latin) tanıyacak bir coğrafyaya inzâl(!) edelim… Üstünde denklem yazılı kağıdımızı, düştüğü yerden bir asilzâde bulup kaldırsın ve dikkatle okusun…
Sizce ne olur?!!!
Bence şu olur…… “E” için uzun bir “Eeeeeeeeeee” çeker; derin bir tefekkürün alâmeti olarak… “mc2” için asilzâdenin hangi ünlemleri olur bilemiyorum gerçekten…Teşbihte hata olmaz; 1400 sene öncemize içinde böyle nice sembolleri barındıran bir Kurân nâzil oldu Semâ’dan… “Sâd” dedi; “Kâf” dedi; “TâHâ” dedi Kurân!
1400 yıldır o asilzâde gibi “Eeeeeee” diyoruz derinden….. Acaba, hangi denklemin (?) unsurudur diye sormak bile geçmiyor aklımızın köşesinden…
Sor-mu-yoruz;!! Neden??
Cevabını bulabileceğimiz yönünde en ufak bir ümit taşımadığımızdan mı??
Peki, bu “ümitsiz” bakış açısı iman-akıl-vahiy süreçlerinde neden üzerimizde sekte yapmıyor ve biz bu sessiz kalıştan neden bireysel ölçekte rahatsızlık duymuyoruz???
Dert etmeyin ve ısrarlı sorularımdan negatif bir anlam çıkartmayın… Aslında, bu sorularımla “tabii” olana işaret etmeye çalışıyorum.. Bu “bilemeyiş” sekte yapmaz ve rahatsızlık vermez..