Yazar Arşivi

Vahiy Aklın Efendisidir-III

Salı, 07 Ekim 2008

“Kurân bizden akıllıdır” demiştik.. 

İnsanoğlunun aklıyla, o akla hitap eden vahiydeki üstün ve öğretici aklı mukayese eden mecazi bir cümledir bu! Yâni, aklımızı sevmekle yetinip Kurân’daki aklı görmemezlikten gelemeyeceğiz.. Aklımızın böyle bir lüksü yok!

“Kurân kül yutmaz” demiştik..

Yâni, Kurân hakikaten akledebilenlerle, aklediyormuş gibi yapanları birbirinden ayırt eden bir mizan veya mihenktir. Ona yöneldiğimizde, okumamızın kaç ayar olduğunu veya aklımızın kaç kırat olduğunu hemen ortaya koyar..  

Bu açıklamadan sonra, “Kurân’ı nasıl okumalıyız” sorusuna bakabiliriz.

Böyle büyük bir mûcize karşısında bendenizin ilk cevabı şu olur…

“Elbette, ansiklopedi okur gibi değil!”…

İşte, tam bu noktada Kurân’ın aklı, ruhu, îcâzı ile bizim aklımız arasındaki temel farka işâret etmiş oluyoruz..

Burası gerçekten çok önemli!!!

Nedense; biz Kurân okumalarımızda bir ansiklopedik arayış içindeyiz..

Yâni, Kurân şöyle bir “kitap” olsaydı cana minnet olacaktı…  Açsaydık Kurân’ı , baksaydık fihristine ve alsaydık fetvayı…  Fihristinden bakarak mesela  namaz bahsini açsaydık da, namazın nasıl kılınacağına kadar bütün detayları oradan okusaydık ve geriye hiçbir ihtilaf kalmasaydı, ne güzel olurdu(!?)….

(more…)

“Tanrı’nın Doğum Günü” Kutlu Olsun Mu?

Perşembe, 15 Mayıs 2008

Neyzen SEMAZEN

(Başlık, Sn. Burak Özdemir’e ait bir kitabın adıdır ve bu yazı Sn. Özdemir’e açık mektuptur. Yazar, roman formundaki kitabında İslam ve Kurân merkezli yeni iddialar ve açıklamalar ortaya koymuştur.)

Burak Bey, Merhaba!

Biz tanışıyoruz.. Sohbetimiz olmamıştı ama bir ortamda tanıştırılmıştık. Ancak, ben sizi –geçmişte- bir insan kaynakları sitesindeki haftalık köşe yazılarınızdan biliyorum. Yazılarınızı zevkle okuyordum. Arada, bir iki e-posta alışverişimiz de olmuştu.

Nice zaman sonra, aklıma düşürüldünüz.. Geçen zamanda, ne ile meşgul olduğunuzu merak etmiştim. Sorumun cevabı çok geçmeden elime tutuşturuldu…

Sorumdan haberdar olmayan kardeşim, bir arkadaşından aldığı bilgi notunu elime verdi. Not kâğıdının üzerinde adınız ve kitabınızın adı vardı.. “Tanrı’nın Doğum Günü”..

Notu okuduğum esnada isminiz çağrışım yapmadı ve size dair sorumu da unutmuştum. “Sonra bakarım” dedim ve kağıdı bir kenara koydum.

“Sonra” oldu ve bilgi notunu tekrar okudum ve internet sorgulamasını tamamlayınca, her şey yerli yerine oturdu ve siz hatırladım.. Sizin hakkınızda bilgi isteyen sorumu da…

Bugün 14 Mayıs ve kitabınızı okumaktayım. Elimde, kitabın 15. baskısı (v.1.0.2b) bulunuyor. 6. bölümü tamamladım. 137. sayfasına kadar okudum. Elbette, dikkatle ve itina ile…

Kitabı tamamladıktan sonra yapıcı tenkitlerde bulunmak; bunları sizinle ve herkesle paylaşmak niyetindeydim. Ancak, bunun zamana yayılabileceği ve bu işe istesem de yeterli zaman ayıramayacağım endişesiyle –elde fırsat varken- bir yazı kaleme almayı ve bunu açık bir mektup olarak takdim etmeyi uygun gördüm.

(more…)

Vahiy Aklın Efendisidir-II

Perşembe, 17 Nisan 2008

Neyzen SEMAZEN

II. Bölüme 8 Ekim 2007’de sorulmuş bir soruya verdiğimiz cevapla başlıyoruz.

Soru, tam olarak şudur..

“Bazı kişiler kendilerine akılcı demekle aslında akla mı uymaktadırlar yoksa kendi arzu ve düşüncelerine mi ? Bu kişilerin sözlerine bakıp ta akla uymayı kötülemek ne kadar doğrudur.”

Cevâben; bize göre hevâü heveslerinin etkilediği akıllarına uymaktadırlar…

(Velekad khalakne’l-insâne ve na’lemü ma tüvesvisü bihî nefsüh...)

Kalp (anatomik değil) sadırlardadır (Sudûr)… Akıl, bu kalbe ait bir işlevdir…

(Vesvas’il-khannâs’illezî yüvesvisü fî sudûr’in-nâsi..)

Aklı korumasız bıraktığımızda, işlevselliği zaafiyete uğrar.. Bu yüzden yeri gelir “aklımız durur“, yeri gelir “aklımız şaşar“, yeri gelir -Allah muhafaza- “aklımız gider“…. İşlevselliğini ortaya koymayan akılların sahiplerine Kurân, “Efelâ ta’kılûn??” diye uyarıda bulunur… Yâni, Kurân (Vahiy) “rehbersiz ve kimsesiz bîçâre aklın” elinden tutmaya ve onu ayağa kaldırmaya çalışır..

Akletmeyi kötülemiyoruz… Aklı yalnız, imansız ve vahiysiz bırakmayı kötülüyoruz.. Yoksa, akıl çok cici, çok mâsum bir kalbî işlevimiz.. Akılla bir alıp veremediğimiz bulunmuyor… Akılcılıktan müştekîyiz… Akıl bir kalbî işlevdir; “kuvvet” değildir.. Onun kalbî kuvvet olan iman ile desteklenmesi gerekiyor.. İman bir kuvvettir; işlev değildir….

O günlerde bunları söylemiştik ve Kurân’a yönelişte eğitim-öğretim süreçlerine de işaret etmeye çalışmıştık.

(more…)

Vahiy Aklın Efendisidir-I

Pazartesi, 10 Mart 2008

Neyzen_Semazen

Bâzen, tanık olduğumuz çelişkiler -sahipleri kadar- bizim de canımızı acıtır.

Çelişki veya kördüğüm sizin değildir; ancak sahiplerinden çok siz ızdırap duyarsınız.. Çünkü, farkındasınızdır! Bu haklı acının sebebi farkındalıktır!

İşinin bize tuttuğu aynadan hangi uçurumdan yuvarlanacağını kestirdiğimiz birinin –çok geçmeden- imanını sarp yamaçlardan nasıl yuvarladığına tanık olmuştuk. Yola “Kurân!” diyerek çıkmıştı ve yolculuğunda (!) ilk önce Kurân’ı feda etmişti! Daha doğrusu, kendini hebâ etmişti!

Bunun üzerine, bu acı haberi bizlerle paylaşan arkadaşımıza hitaben 5 Ekim 2007’de şöyle demiştik.

“Forumda, ahkâm kesen birçok kişiyi böylesi âkıbetlerin beklediğine dair kötümser duygu ve düşüncelere sahibim.. Gördüğüm akıllı/akılcı (!) insan manzaraları karşısında iyimser olamıyorum… Çünkü, bunların hiçbirinin Akıl-Kurân, Akıl-İman, Akıl-Din, Akıl-İhlas ilişkilerinin seyri ve seviyesine dair zerre miskal bilgileri yok.. Koyu kara bir cehâletin verdiği cesaretle diplomasız bir saha olan din alanında “müctehid” takılıyorlar… Sanal dünyanın sağladığı konfor onların cür’etini kat-be-kat arttırıyor.. Uçmaya başladıklarında onları tutacak bir yerçekimi kuvveti yok! Çünkü, en başta kutsadıkları akılları uçmuş! Ne yazık ki çok güvendikleri akılları onları imandan uzaklaştırıyor…

Onlar okuyup öğrenmeye 2007 yılından itibaren başlıyorlar.. Resulullah ile günümüz arasındaki çağları hiçe sayıyorlar… Kendi akıllarını kutsuyorlar ve başka bütün akılları aslında hiçe sayıyorlar.. Onlar için ortak aklın ve onun ürettiği değerlerin hiçbir kıymeti yok… Din mevzuunda onlardan daha büyük âlim yok.. Nasıl olsa diplomaya gerek yok… İşte bu yüzden, akıl nasıl işletilir; Kurân nasıl okunur; ilmî deliller nasıl değerlendirilir bilmezler!! Bunlardan külliyen habersizdirler!!Dolayısıyla, bu koyu kara cehâletin ve sınırsız cür’etin karşılığı -tabii olarak- daha kuvvetli iman ve ihlas olmaz… Onlar saparlar ve saptırırlar..”

Biz bunları söylerken, görüş sahiplerinden biri şu düşünceyi dile getiriyordu.

(more…)

Denklemler Kurmak ve Dengede Kalmak

Perşembe, 06 Mart 2008

Bu bir denklem: E=mc2 Yazmak ne kadar kolay bu denklemi! Acaba, kurmak da bu kadar kolay mı oldu Einstein için?! En azından lise tahsili almış olanlarımız haberdârız bu denklemden.. Hiç bilmeyenimiz ise en azından haberdârdır Einstein’dan..

Bu formülü alalım ve henüz îcat edilmemiş zaman makinesi ile bir kağıdın üstünde 1400 sene öncesine ışınlayalım… Bu harfleri (Latin) tanıyacak bir coğrafyaya inzâl(!) edelim… Üstünde denklem yazılı kağıdımızı, düştüğü yerden bir asilzâde bulup kaldırsın ve dikkatle okusun…

Sizce ne olur?!!!

Bence şu olur…… “E” için uzun bir “Eeeeeeeeeee” çeker; derin bir tefekkürün alâmeti olarak… “mc2” için asilzâdenin hangi ünlemleri olur bilemiyorum gerçekten…Teşbihte hata olmaz; 1400 sene öncemize içinde böyle nice sembolleri barındıran bir Kurân nâzil oldu Semâ’dan… “Sâd” dedi; “Kâf” dedi; “TâHâ” dedi Kurân!

1400 yıldır o asilzâde gibi “Eeeeeee” diyoruz derinden….. Acaba, hangi denklemin (?) unsurudur diye sormak bile geçmiyor aklımızın köşesinden…

Sor-mu-yoruz;!! Neden??

Cevabını bulabileceğimiz yönünde en ufak bir ümit taşımadığımızdan mı??

Peki, bu “ümitsiz” bakış açısı iman-akıl-vahiy süreçlerinde neden üzerimizde sekte yapmıyor ve biz bu sessiz kalıştan neden bireysel ölçekte rahatsızlık duymuyoruz???

Dert etmeyin ve ısrarlı sorularımdan negatif bir anlam çıkartmayın… Aslında, bu sorularımla “tabii” olana işaret etmeye çalışıyorum.. Bu “bilemeyiş” sekte yapmaz ve rahatsızlık vermez..

(more…)

OKU! Ama Canına OKUMA!

Pazar, 02 Mart 2008

Cümbür cemaat OKU’maya başladık.

“OKU” ilâhî emriyle ve Kurân ile kucaklaşma yolculuğumuzda 21. asra yakışan (!) bir sürat içindeyiz. Acele giderken ecele gitme riskini göze almışız ya da şeytanın karıştığı acele işlerin bizim “okuma” sürecimizle ilgisinin olmadığını düşünüyoruz..??

Oysa, daha “Kurân” nedir bile bilmiyoruz!?

İşte bu Kurân yolculuğumuzun bir numaralı sorusu!!!!

Bilmediğimiz bir şeyi lâyıkıyla nasıl okuruz???

Ortada bir ilâhi kitâb ve hitâb var!! Muhatabı ins-ü-cin!

Mâhiyetine henüz vâkıf olunmamış bir canlı türü olan cinlerle birlikte aynı kitâbı okumak durumundayız! Dolayısıyla, bu nasıl bir kitâbdır ki dili Arapça olmasına rağmen çıplak gözle göremediğimiz varlıklarla birlikte “okuma” etkinliğinde asgarî müştereğimiz kılınmış?!

Dolayısıyla “insan” merak ediyor; “üç harfliler” namazı nasıl ikâme ederler; orucu nasıl tutarlar…???? Acaba, onlar Kurân’ı okuduklarında amelî hususlara dair sorularının cevaplarını bugüne kadar Kurân’dan alabildiler mi?? Yoksa, onların dünyasında da muhaddislerin ve müçtehidlerin etkinliği mi sözkonusu oldu??!! Hiç bilmiyoruz!!!

Bilmediğimiz ne kadar çok şey var!!

Acaba, bildiklerimizi çoğaltmanın yolu bildiklerimizi (hatalı veya doğru) topyekün reddetmekten mi geçiyor??!! Bu reddediş, Kurân’a dönüşün samiyetini ve yetkinliğini belgeleyen bir alâmet midir???

(more…)

Resimli Namaz Hocası

Perşembe, 28 Şubat 2008

Hocaların hocası “Resimli Namaz Hocası”!!!

Kıyâm, kaade, kıraat, rükû, sücûd, tekbir ve niyet…..

İşte bunları arayıp da Kurân’da bulamamak; resimli namaz hocalarına duyulan ihtiyacın alâmeti?!

“Namaz kılıyorum ve peygamberimizden zamanımıza kadar uygulamalı olarak ulaşan pratiğin yeterli, geçerli ve kat’î olduğunu (istisnalar kaideyi bozmaz) düşünüyor ve biliyorum” diyenlerin pratikten dercettikleri resimli namaz hocasına –aslında- “rükûyu, secdeyi ve bilindik namazı Kurân’da bulamadık” diyenler de ihtiyaç duyuyorlar… Ne çâre ki Kurân onların istedikleri fotoğrafları (resimleri) “Kerim” olmasına rağmen onlara vermiyor… Dolayısıyla, arada ezilip kalıyorlar…

Diyorlar ki “ille de resim-fotoğraf isteriz”…..

“Biz, ashâbı kirâmın çektiği resimlerle yetinmeyi tercih ettik; size de bu yolla hazırlanmış bir namaz hocası takdim etsek olmaz mı” teklifine hiç sıcak değiller!! Gerekçeleri var…???

Gerekçelerinden o kadar eminler ki, bunun Kurân incelemelerinde her kapıyı açacak bir anahtar olduğunu düşünüyorlar… Bu yüzden, her kapıyı açan “sihirli” anahtarlarını kullandıklarında, namaz kapısının ardında koca(?) bir boşluk buluyorlar????

Bu boşluğu onlar yokluk şeklinde yorumluyorlar.. Yâni, onlara göre bildik namaz YOK?!

(more…)

BEKKE’nin Sırrı

Pazartesi, 11 Şubat 2008

Fazlasıyla materyalist olduk.. Yoksa, sekülerleştiğimizi mi söylesek..?!

Bir türlü, Kurân’ı tanımak konusunda mesâfe alamıyoruz.. Yukarıdaki sebeplerden mi acaba?!

Neden, mûcize kelâmı kendi sıradan standartlarımızın mahkûmu gibi görüyoruz..?? Bu bağnazlık neden??..

Neden, Kurân’ı paçavra düşüncelerin ve zayıf akılların esiri gibi görüyoruz..???

Neden, Kurân’ın sonsuz deryasında kulaç atmak ile bir bataklığın içinde debelenerek daha çok batmayı birbirine karıştırıyoruz??!!

İzninizle, bugün bunların farklılığını vurgulayacak somut bir örnek sunmak istiyorum. İnşaALLAH, bu örnek Kurân’ın sonsuz deryasında kulaç atmanın ne demek olduğunu bize anlatabilir…!!

Örneği bir yerden alıntı yapmıyorum… Bizzat te’lif olarak –Allah’ın izni ve lutfuyla- ortaya koyuyorum*(İlk olarak 16 Temmuz 2006’da HanifDostlar forumunda dile getirmiştim..)

Kurân’ımızda Âli İmran:96’da bir mekân adı olarak BEKKE kelimesi geçer.. Bütün, tefsirler bunu MEKKE olarak anlar**

Netice olarak, Bekke için şu söylenmiş olur… Bekke, Mekke’nin geçmişteki diğer adıdır veya birçok isminden biridir….

Yâni, Bekke Mekke’dir!!

(more…)

Binbirinci (1001.) Mezhep

Salı, 18 Aralık 2007

Mezhepler tarihi, dînî verilerden çok sosyolojik verilerle anlaşılabilir. Çünkü, bütün büyük dinlerin özel tarihleri incelendiğinde âdetâ sosyolojik bir yasanın işlediği ve bundan mezheplerin doğduğu görülür.

“Bir” iken “birkaç veya birçok” olmanın temel sebebi “ihtilaf” sözcüğü ile anlatılabilir. Bir dînin mensupları, dîne ait konularda zaman içinde farklı görüşlere sahip olurlar (ihtilaf budur!) ve farklılıklar çevresinde kümeleşirler… Her mezhep bir kümedir. Diğer kümelerden bağımsız değildir ancak kendini diğer kümelerden ayrı olarak tanımlamasına yetecek malzemesi vardır. Dînî alandaki kümeleşmelerin görünen sebebi “ihtilaf, ihtilafa düşmek”tir; ancak görünmeyen ve daha önemli sebep insanoğlunun tabiatıdır. İhtilaf aslında dinden değil, insanın tabiatından doğar. İnsanoğlunun, dinin içinde kalan ihtilafı aslında mukayeseli olarak mâsumdur. Ancak, insan tabiatı bâzen ihtilaf îcat eder ki, bunun adı tahriftir. Dîni kaynakları tahrif!!

Sosyal bir varlık olan insan, kendi gibi düşünen veya inanan insanlardan oluşan bir küme arar, bulursa dâhil olur; bulamazsa yeni bir küme kurar. Asırlar, kümelerin kuruluşlarına - dağılışlarına - benzerliklerine - ayrılıklarına - aykırılıklarına - ifratlarına - tefritlerine - kalitelerine - kalitesizliklerine - ürettiklerine - tükettiklerine tanıklık eder durur.

“Kurân’a Yöneliş ve Yalnızca Kurân” başlığı altında ele alabileceğimiz düşünceler üst kümesinin mezheplerin varlığına ve oluşumuna dair –genelde- ağır bir tepkisi vardır. Bu tepki, aslında Kurân’ın birleştirici yönünü daha kuvvetli vurgulamaya çalışan bir duygusallık içerir. Duygusal yoğunlukların, bir şeyleri hele hele Kurân’a yönelişi daha sağlıklı kılması mümkün değildir. Nitekim, “Önce Kurân, Sonra Kurân ve dahî Hep Kurân” diyenler arasında, bağlı bulundukları Kurân üst kümesinin birleştirici varlığına rağmen muhtelif alt kümeler türemektedir. Bir konuda bir alt kümenin ak dediğine, diğer küme kara diyebilmektedir. Üstelik, bu ak-kara ihtilafı sâdece ve sâdece Kurân’a dayanarak oluşmaktadır.

(more…)

Bor, Uranyum, Toryum ve KURÂN…

Çarşamba, 12 Aralık 2007

İnsanlığın, kıymeti hakkında ittifak ettiği ve üzerine savaşlar bile yapılan nice yerüstü ve yer altı zenginliklerimiz var… Kara altın üzerine yapılmış ve yapılan hesaplardan herkes haberdar… Gün geçmiyor ki, ucuz ve temiz enerji üzerine yeni bir kaynağın isminden haberdar olmayalım…

Gâliba sonunda petrol, dünyadaki rezervler tükenmeden demode olacak… Petrol fiyatlarındaki dalgalanmalar ve artışlar bu ihtimalin çok zayıf olduğunu bizlere düşündürse de, dünyanın ihtiyaç duyduğu temiz ve ucuz enerjiyi temin edecek yeni kaynaklar üzerinde yapılan araştırmalar hayret uyandıracak veriler sunuyor dünyaya…

Dünya üzerinde, İslâm coğrafyasına odaklandığımızda petrolden başlayarak nice kaynaklara, zenginliklere sahip olduğumuz âşikâr… Ne yazık ki, belli İslâm ülkelerinin petrolden kaynaklanan yüksek refah seviyeleri göz ardı edilirse, kaynaklarımızı değerlendirdiğimizi ve hatta onların farkında olduğumuzu söylememiz hiç mümkün değil…

İslâm âlemi olarak Hızır kıssasındaki (Kehf Sûresi) kendilerine miras bırakılmış ve yaşları küçük olduğu için bundan habersiz ve ilgisiz sabîler gibiyiz… Teşbihte hata olmaz; mirasın gömülü olduğu yerin işâreti olan duvar da bizim ilgisizliğimiz ve diğerlerinin açgözlü ilgisi sebebiyle tahrip olma riskine her zaman olduğundan daha çok mâruz… Herhalde, makbul dualar hürmetine, Rabbimizin takdiri ile duvarımız ayakta kalıyor…

Belki, bizim de Hızırlarımız var mirasımızı korumak kasdıyla duvarımızı bizim ruhumuz bile duymadan onaran…???

(more…)

Tasavvufu Kurân’da Aradım… I

Cuma, 07 Aralık 2007

Hayâl etmek ve başarmak arasındaki ilişkiyi hepimiz biliriz. Hayal dünyalarımızın konforundan hepimiz yararlanırız ve bu insanlığımızın en temel fonksiyonlarındandır.

Meşhur sözdür, “insan hayal ettikçe yaşar”….

Bu yazımda sizinle bir hayalimi paylaşacağım… Kurân üzerine bir hayal!

Hayal-Kurân arasındaki bu serüvende Tasavvufu arayacağım.. Hayal kadar sübjektif ve Kurân kadar objektif iki unsur arasında dengede kalmaya çalışacağım.. Kurân’ın rehberliğinde bu dengeyi sağlamakta güçlük çekmeyeceğime dair bir güven duygusuna sahibim..

Evet, artık hayal kapısından Kurân boyutlarına giriş yapabilirim. İlk görüntü perdeye yansıdı bile… Hayal dünyamda önce bütün kitaplar buharlaştı. Bir tek Kurân kaldı….

Bu sınırsız gücün(hayal gücü) yetkisi ile hafızalara müdahale ettik ve hafızalardan tasavvuf adına ne varsa, hepsini sildik… Ne yolu kaldı; ne yöntemi… Ne mürşidi kaldı; ne müridi… Ne uçanı kaldı; ne uçuranı…

“Tasavvuf, Sûfilik” gibi terimlerin bile silindiğini söylememe herhalde gerek yok… Tabii olarak, İslâm tarihinden bugünlere yâdigâr ne Kâdirilik kaldı; ne de Nakşilik ve diğerleri…!!!

(more…)