Hz. Muhammed (s.a.v)’in Ebeveyni Müşrik miydi?
Allah’a ait olan sıfatları bazı varlıklara isnat etmek suretiyle onları Allah’a ortak koşana müşrik denir. Müşrik’in zıt kavramı olan Hanif ise, dini yalnız Allah’a özgüleyerek O’na kulluk eden, ortak koşmayan anlamına gelmektedir.
Müşriklerde aşkın ve mutlak bir tanrı inancı vardır. Mekke müşriklerinin de gökleri ve yeri yaratan, idare eden en yüce tanrı olarak Allah’ın varlığını ve birliğini kabul ettiklerini Kur‘an bize açıklamaktadır(Bkz: 10/31; 23/84-89; 29/61, 63; 31/25; 39/38; 43/9, 87). Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etmelerine rağmen, kendilerini Allah’a daha çok yaklaştıracağı inancıyla putlara kulluk ediyorlardı(39/3). Kulluk etmekte oldukları bu putlar, Allah’ın kızları olduğuna inandıkları melekleri sembolize ediyordu. Lat, Menat ve Uzza bunlardan bazılarıydı (Bkz: 34/40, 41; 37/149, 150, 153; 43/19, 20; 52/39; 53/19-23, 27).
Mekke müşrikleri aynı zamanda namaz, zekat, oruç ve hac gibi ibadetleri de yerine getiriyorlardı. İçerisinde günah işledikleri elbiseyle tavaf etmenin doğru olmayacağı düşüncesiyle kadınlar geceleri, erkekler de gündüzleri Kabe’yi çıplak olarak tavaf ediyorlar ve tavaf ederlerken de, “Emret Allah’ım, Senin hiçbir ortağın yoktur. Yalnız bir ortağın vardır ki, onun da bütün yetkilerinin de sahibi sensin” diyorlardı (Müslim, Hacc, 3, 22-1185; Duada Evliyayı Aracı Koyma ve Şirk, Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İst.,2001). Mekke müşriklerinin bu düşünce ve eylemleri tevhidden uzak bir Allah inancına sahip olduklarının göstergesidir.
Buna mukabil Mekke’de sayıları çok az olmakla beraber Hz. İbrahim(a.s)’dan gelen tevhid inancına sahip hanifler bulunmaktaydı. Kur’an’ı kerimde, her devirde Allah’ın yoluna uyan ve ona çağıran, adaleti gerçekleştiren hanif bir topluluğun var olduğu ve var olacağı buyrulmaktadır(7/181).
Ayrıca, Taberî, Beydavî, İbn Kuteybe, Mes‘ûdî, Şehristânî ve İbn Kesîr gibi müfessirlerin eserlerinde Cahiliye döneminde Haniflerin bulunduğuna dair bilgiler yer almaktadır.
“Taberî (ö.310/923) ve Beydavî (ö.685/1286) gibi müfessirlere atıfla “Yarattıklarımızdan daima hakka ileten ve onunla adaleti gerçekleştiren bir topluluk vardır.” (el-A‘râf, 7/181) meâlindeki âyetin Haniflerin varlığına delâlet ettiğini ifade etmiş, bunun yanı sıra Haniflerin varlığıyla ilgili bazı nakillerde bulunmuştur. Zeyd b. Amr b. Nüfeyl, Kus b. Sâide, Abdülmuttalib, Ebû Talib, Amr b. Tarb, Osman b. Hüveyris, Varaka b. Nevfel, Rebâb ibni’l-Berrâ, Sa‘d b. Ebî Küreyb gibi az sayıdaki şahıslar, Allah’ın birliğine, yaratılış ve dirilmeye, sevap ve cezaya inanmakta, leş yememekte, putlara tapmamakta, bir peygamberin gelmesini beklemekte ve Hanif dinine inanmaktaydılar. (Risale, vr. 282b, 290b; bk. Taberî, Câmi‘u’l-beyân ‘an te’vîli âyi’l-kur’ân, XIII, 285, (nşr. Mahmud Muhammed Şakir – Ahmed Muhammed Şakir), Mısır, 1958; Beydavî, Envâru’t-tenzîl ve esrâru’t-te’vîl, II, 676, Beyrut, ts; Ebu’l-Berekât en-Nesefî, Medâriku’t-tenzîl ve hakâiku’t-te’vîl, II, 676, Beyrut, ts.)
İbn Kuteybe (ö.276/889), Arapların Hz. İsmail’in dininin kalıntıları üzere yaşadıklarını söylemiştir. Ayrıca Abdülahad Nûrî, Haniflerden sayılan Sa‘d b. Zeyd’in ise Cahiliyye dönemindeyken “Muhakkak ki Hz. İsmail’in evladı Abdülmuttalib oğullarından bir nebi bekliyorum. O’na yetişip yetişemeyeceğimi bilmiyorum, ama ben, O’na iman ediyor ve O’nun Kerîm bir peygamber olduğuna şahitlik ediyorum” dediğini nakletmiştir.(Risale, vr. 290b.)
İbn Kuteybe’nin zikrettiği Hanifler içinde ‘Erbâb b. Râib, Varaka b. Nevfel, Zeyd b. Amr b. Nüfeyl, Ümeyye b. Ebi’s-salt, Es‘ad Ebû Kerb el-Himyerî, Kus b. Sâide el-İyâdî, Ebû Kays Sırme b. Ebî Enes, Halid b. Sinan’ bulunmaktadır. Hanifler arasında Abdulmuttalib’in ve Ebû Talib’in isimleri yer almamaktadır. (İbn Kuteybe, el-Me‘ârif, s. 35-37, Beyrut, 1407/1987; Muhammed b. Bahâuddin, el-Kavlu’l-fasl, s.47, İst., 1410/1990)
Keza Mes‘ûdî, Şehristânî ve İbn Kesîr de onların ismini Hanifler arasında zikretmemişlerdir. Üstelik İbn Kesîr, Abdülmuttalib ile Ebû Talib’in cahiliyye dini üzere öldükleri kanaatindedir ve Şia’nın ise aksi görüşü savunduğunu belirtmiştir. (İbn Kesîr, es-Sîretü’n-nebeviyye, I, 238, Beyrut, 1398/1972.)
Mes‘ûdî’nin zikrettiği Hanifler arasında, ‘Hanzala b. Safvan er-Ressî, Halid b. Sinan el-Absî, Ebû Kerb Es‘ad el-Hımyerî, Kus b. Sâide el-İyâdî, Zeyd b. Amr b. Nüfeyl, Ümeyye b. Ebi’s-Salt, Varaka b. Nevfel, Addas, Ebû Kays Sırme b. Ebû Enes, Ebû âmir el- Evsî, Ubeydullah b. Cahş, Bahîra er-Râhib’ bulunmaktadır. (Mes‘ûdî, Mürûcu’z-zeheb, I, 65-67) Şehristanî’nin zikrettikleri arasında da, ‘Zeyd b. Amr b. Nüfeyl, Ümeyye b. Ebi’s-Salt, Kus b. Sâide el-İyâdî, Âmir b. Tarb el-‘Advânî, Kays b. Âsım et-Temîmî, Safvan b.Ümeyye, Afîf b. Ma‘dî Kerb el-Kinânî, Abdudtâbiha b. Sa‘leb, Nâbiğa ez-Zeybânî, Züheyr b. Ebî Selmâ el-Mezenî, İlâf b. Şihâb et-Temîmî’ bulunmaktadır. (Şehristanî, el-Milel ve’n-nihal, II, 590, 598, Beyrut, 1419/1998)” (Hz. Peygamber’in Ebeveyninin Dini Konumu, Yrd. Doç. Dr. Mustafa AKÇAY, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt IX/1, s. 125-160, Haziran 2005.)
Hz. Peygamber’in ebeveyninin (Ebeveyn-i Resul) uhrevî durumları hakkında iki farklı görüş mevcuttur. Birinci görüşe göre, ehl-i necat değildirler. Bu görüşün dayanağını Kütüb-i Sitte hadisleri oluşturmaktadır. İkinci görüşe göre de, ehl-i necattır. Bu görüşün dayanağını ise, Kütüb-i Sitte dışındaki bazı hadisler ile Hz. Peygamber’e karşı duyulan sevgi ve saygıdan ötürü, onun ebeveyninin ancak iman ehli olabileceği düşüncesine sahip olanların duygusal nedenlerle ileri sürmüş oldukları görüşler teşkil etmektedir. Görüş sahiplerinin delilleri şunlardır.
Ebeveyn-i Resûl’ün Ehl-i Necat olmadıklarını iddia edenlerin delilleri:
Müslim’in Sahih’inde Ebû Hüreyre’den yapılan bir rivayete göre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır:
“Anneme mağfiret dilemem hususunda Rabbimden izin istedim, izin vermedi. Kabrini ziyaret edeyim diye izin istedim, bana izin verdi” (Müslim, Cenâiz, 105, 106, 108; Tirmizî, Cenâiz, 60; Ebû Dâvûd, Cenâiz, 77; Nesâî, Cenâiz, 101; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 441; V, 356.)
Başka bir rivayette de şöyle denilmektedir:
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) annesinin kabrini ziyaret etti. (Kabrin yanındayken) ağladı. Yanındakileri de ağlattı. Sonra şöyle buyurdu:
“Anneme mağfiret dilemem hususunda Rabbimden izin istedim, izin vermedi. Kabrini ziyaret edeyim diye izin istedim, bana izin verdi. Kabirleri ziyaret ediniz, çünkü onlar ölümü hatırlatır” (Ebû Dâvud, Cenâiz 77; İbn Mâce, Cenâiz 49)
Enes’ten nakledilen bir rivayette de şöyle anlatılmaktadır:
Biri: Ya Resûlullah, babam nerededir? diye sordu. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem):
“Cehennemdedir” buyurdu. Adam, arkasını dönüp gidecekken, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onu çağırdı ve:
“Benim de, senin de baban cehennemdedir” buyurdu. (Müslim, İman 347; Ebû Dâvûd, Sünne, 17; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 119, 268.)
Ebeveyn’in ehl-i necat olmadığını ileri sürenlerin delillerden biri de; Ebû Hanife’nin (ö.150/767) Ebeveyn-i resûl hakkındaki bazı el-Fıkhu’l-ekber nüshalarında yer alan “Resulullah’ın anne-babası küfür üzere ölmüştür.” ifadesidir. (A.g.e, Cilt IX/1, s. 125-160)
Ebeveyn-i Resûl’ün Ehl-i Necat olduklarını iddia edenlerin delilleri:
Hz. Aişe’den nakledilen rivayette şöyle anlatılmaktadır: Veda Haccında Resulullah (s.a.v) bizimle hacc etti. Sonra mahzun, mükedder ve ağlayarak Hacun mevkiine gitti. Bir müddet sonra sevinçle tebessüm ederek geri döndü. Kendisine bu durumu sordum. O zaman şöyle buyurdu: Annemin mezarına gittim. Allah’tan onu diriltmesini istedim. Böylece annem bana iman etti. Sonra Allah onu eski haline çevirdi. (Suyûtî, el-Hasâis’ul-kübrâ, II, 66; A.g.e. Cilt IX/1, s. 125-160)
“Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın peder ve valideleri ehl-i necattır ve ehl-i Cennettir ve ehl-i îmandır. Cenab-ı Hak, Habib-i Ekreminin mübarek kalbini ve o kalbin taşıdığı ferzendâne şefkatini elbette rencide etmez.”(Mektubat, s. 361.)
Yani: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) baba ve anneleri kurtuluş ehlidir, Cennet ehlidir ve iman ehlidir. Cenab-ı Hak Sevgili Habibinin mübarek kalbini ve o kalbin taşıdığı şefkati elbette rencide etmez.
İbni Sa’d, Peygamberimizin (a.s.m.) anneleri hakkında da şu bilgiyi verir:
“Resul-i Ekremin (a.s.m.) beş yüz kadar büyükannesini tespit ettim. Bunların hiçbirisinde Cahiliye devri ahlâksızlıklarından ne bir zinaya, ne de başka bir kötülüğe rastlamadım.” (İbni Sa’d. Tabakat, 1: 60.)
(www.sorularlaislamiyet.com)
Sonuç itibarı ile, Hz. Peygamber(s.a.v)’in ebeveyninin ehl-i necat olduklarını ve ehl-i necat olmadıklarını iddia eden görüş sahiplerinin dayanağı olan bu rivayetler kesin bilgi ifade etmemektedir (haber-i vahiddir) ve ancak zan ifade etmektedir.
Kur’an’da, “müşrikler için af dilemenin, dua etmenin müminlere yaraşır bir davranış olmadığı” yaşanmış olan olaylardan çeşitli örneklerle ve etkili bir üslupla anlatılmış olup, ileride buna benzer olayların yaşanmaması için Allah’ın sınırları bildirilmiş ve bu sınırların korunması için akıl sahiplerine öğütler verilmiştir. Üstelik, yakın akrabaları olan müşrikler için af dileyenlerin sıradan insanlar olmayıp Allah’ın seçkin kulları olan peygamberler olduğuna, dualarının kabul edilmediğine ve bu hususta uyarıldıklarına tanık olmaktayız.
Ebeveyn-i Resul’ün cennet veya cehennem ehli oldukları iddiasını; Allah(c.c) tarafından her çeşit misali türlü biçimlerde anlatılmış ve ayrıntılı bir şekilde açıklanmış olan ve içeriğinde hiçbir eğrilik ve çelişki bulunmayan yüce Kur’an’ın ayetleri ışığında ve algı alanımızın sınırları içerisinde incelemeye çalışalım. Şüphesiz ki en doğrusunu bilen Allah’tır.
Müşrikler için af dilenemeyeceği ve onlara karşı sevgi beslenemeyeceği ile ilgili olarak Kur’an ayetlerinden örnekler:
Hz. İbrahim(a.s)
- İbrahim, şöyle dedi: “Esen kal! Senin için Rabbimden af dileyeceğim. Şüphesiz O, beni nimetleriyle kuşatmıştır.” (19/Meryem, 47)
- Babamı da bağışla. Çünkü o, sapıklardandır. (26/Şuara, 86)
- İbrahim’de ve onunla birlikte bulunanlarda sizin için güzel bir örnek vardır; onlar kavimlerine “Biz sizden ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi(n taptıklarınızı) tanımıyoruz. Siz, bir tek Allah’a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir” demişlerdi. Yalnız İbrahim’in babasına: “Senin için mağfiret dileyeceğim, fakat Allah’tan gelecek bir şeyi senden savamam” demesi hariç. “Rabbimiz, sana dayandık, sana yöneldik. Dönüşümüz sanadır!” (60/Mümtehine, 4)
- İbrahim’in babası için mağfiret dilemesi, sadece ona verdiği bir sözden ötürü idi. Fakat onun, bir Allah düşmanı olduğu, kendisine belli olunca ondan uzak durdu. Gerçekten İbrahim, çok duygusal ve yumuşak huylu idi. (9/Tevbe, 114)
Çok duygusal ve yumuşak huylu olan Hz. İbrahim(a.s), müşrikler için af dilemek Allah’ın hoşnut olmadığı bir davranış olmasına rağmen, sadece babasına vermiş olduğu bir sözden ötürü müşrik olan babası için Allah’tan af dilemiştir. Allah(c.c), “İbrahim’de ve onunla birlikte bulunanlarda sizin için güzel bir örnek vardır” buyruğundan sonra, “Yalnız İbrahim’in babasına: “senin için Rabbimden af dileyeceğim, demesi müstesna” buyurarak, Hz. İbrahim(a.s)‘ın müşrik olan babası için af dilemesini örnekliğinin dışında tutmuştur. Aynı zamanda müşriklerin, bir tek Allah’a inanıncaya kadar müminler tarafından düşman olarak nitelendirilmesi, Hz. İbrahim(a.s)’ın yoluna uyanların alması gereken güzel bir örnek olarak vermiştir(60/4).
Hz. Nuh(a.s)
- Nuh Rabbine dua edip dedi ki: “Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin vâdin ise elbette haktır. Sen hakimler hakimisin.” (11/Hud, 45)
- Allah buyurdu: “Ey Nûh! O, senin ailenden değildi. Yaptığı, iyi olmayan bir işti. Hakkında bilgin olmayan şeyi benden isteme. Cahillerden olmaman hususunda seni uyarırım.” (11/Hud, 46)
- Nuh dedi ki: Ey Rabbim! Ben senden hakkında bilgim olmayan şeyi istemekten sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve esirgemezsen, ben ziyana uğrayanlardan olurum! (11/Hud, 47)
- Sizin dostunuz ancak Allah’tır, Resûlüdür ve Allah’ın emirlerine boyun eğerek namazı kılan, zekâtı veren mü’minlerdir.(5/Maide, 55)
- Kim Allah’ı, O‘nun peygamberini ve inananları dost edinirse, bilsin ki şüphesiz Allah taraftarları galiplerin ta kendileridir. (5/Maide, 56)
- Eğer Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilene (Kur’an’a) inanıyor olsalardı, onları (müşrikleri) dost edinmezlerdi. Fakat onlardan birçoğu fasık kimselerdir. (5/Maide, 81)
- Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiçbir topluluğun, babaları, oğulları, kardeşleri yahut kendi soy-sopları olsalar bile, Allah’a ve peygamberine düşman olan kimselere sevgi beslediğini göremezsin. İşte Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendi katından bir ruh ile desteklemiştir. Onları, içlerinden ırmaklar akan ve içlerinde ebedî kalacakları cennetlere sokacaktır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, Allah’ın tarafında olanlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. (58/Mücâdele, 22)
Aynı şekilde, Hz. Nuh(a.s)’ın da müşrik olan oğlu için Allah(c.c)’tan af dilemesi kabul edilmemiş ve bu konuda uyarılmıştır. Hz. Nuh(a.s)’ın oğlu, müşrik olması nedeniyle ailesinden bile kabul edilmemiştir. Dolayısıyla bir müminin müşrik olan yakın akrabası ailesinden olamaz. Müminler topluluğu büyük bir ailedir. Müminler arasında olması gereken bağ kan bağı değil, inanç bağıdır. İnanç bağı, İslâm da müminleri birbirine bağlayan müşterek ve temel bir değerdir. Allah’a ve ahiret gününe iman edenler, babaları, oğulları, kardeşleri yahut kendi soy-sopları olsalar bile, Allah’a ve peygamberine karşı gelenlere sevgi beslemezler ve onları dost edinmezler(58/22; 5/81). Ancak müminler birbirlerine karşı sevgi besleyebilir ve birbirlerini dost edinirler(5/55,56). İşte bunlar, Allah’ın rızasını kazanmış olan kulların düsturudur.
Her kim bunun aksi bir davranış ve tutum içerisinde olursa, yani müşrik olan birine karşı sevgi besler ve onu dost edinirse, Allah’a, Peygamber’e ve o’na indirilene (Kur’an’a) inanmamış olur(58/22; 5/81).
Hz. Muhammed(a.s)
- Onlar için ister af dile, ister dileme; onlar için yetmiş kez af dilesen de Allah onları asla affetmeyecektir. Bu, onların Allah ve Resûlünü inkâr etmelerinden ötürüdür. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez. (9/Tevbe, 80)
- Onlardan ölen biri üzerine asla dua etme; böyle birinin mezarı başında da durma. Bunlar Allah’a ve resulüne nankörlük ettiler ve yoldan sapmış olarak ölüp gittiler. (9/Tevbe, 84)
- Akraba bile olsalar, cehennem halkı oldukları açıkça belli olduktan sonra müşrikler için af dilemek ne peygambere yakışır ne de iman edenlere. (9/Tevbe, 113)
- İbrahim’in babası için mağfiret dilemesi, sadece ona verdiği bir sözden ötürü idi. Fakat onun, bir Allah düşmanı olduğu, kendisine belli olunca ondan uzak durdu. Gerçekten İbrahim, çok duygusal ve yumuşak huylu idi. (9/Tevbe, 114)
- Hakkında azap hükmü gerçekleşmiş kimseyi ve ateşte olanı sen mi kurtaracaksın? (39/Zümer, 19)
Hz. Muhammed(a.s) ve iman edenler, gerçeğin özüne vakıf olmamaları ve kendilerini müşrik olan yakınlarına bağlayan duygusal bağlar nedeni ile onlar için af diliyor olmalılar ki, bu davranışlarından ötürü, Allah(c.c) tarafından Hz. İbrahim(a.s)’ın ve Hz. Nuh(a.s)’ın uyarıldığı gibi Hz. Muhammed(a.s) ve ona tabi olanlarda uyarılmışlardır. Hz. İbrahim(a.s)’ın müşrik olan babası için af dilemesinin nedeni Hz. Peygamber’e ve müminlere açıklanmasından, onların Hz. İbrahim(a.s)’ın müşrik olan babası için af dilemesinin nedenini bilmeden müşrik olan yakınları için af dileyerek, onun yolunu izleyen hanifler oldukları anlaşılmaktadır.
Müşrikler için ne kadar çok af dilenmiş olunursa olunsun onların kesinlikle affedilmeyeceği(9/80), onlardan ölen biri üzerine dua edilmemesi ve mezarı başında durulmaması(9/84), müşrikler için af dilemenin ne peygambere ne de iman edenlere yaraşır bir davranış olmadığı(9/113), hakkında azap hükmü gerçekleşmiş olanı ve ateşte olanı hiç kimsenin kurtaramayacağı(39/19) buyrulmaktadır. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır ve tüm müminler Allah’ın sınırlarını korumakla yükümlüdürler. Allah’ın yol ve yönteminde hiçbir değişiklik yoktur.
- Biz insana, anne babasına iyi davranmasını emrettik. Annesi, onu her gün biraz daha güçsüz düşerek karnında taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yıl içinde olur. İnsana şöyle emrettik: “Bana ve anne babana şükret. Dönüş banadır.” (31/Lokman, 14)
- “Eğer, hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşman için seninle uğraşırlarsa, onlara itaat etme. Fakat dünyada onlarla iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonra dönüşünüz ancak banadır. Ben de size yapmakta olduğunuz şeyleri haber vereceğim.” (31/Lokman, 15)
Takdir edilmiş olan bir süreye kadar, tüm canlı varlıkların nesillerini idame ettirebilmeleri için üreyerek çoğalmaları ilahi yasalar gereğidir. Dünyaya gelen yavruların gözetilmesi, korunması ve yetiştirilmesi için gereken fedakarlık ve merhamet duyguları Allah(c.c) tarafından tüm canlılara bahşedilmiştir. En vahşi hayvanların bile yavrularına karşı göstermiş oldukları fedakarlık ve merhamet duyguları bunun en belirgin örneklerindendir.
İnsanoğlunun dünyaya gelmesine vesile olan, yaşamı boyunca bir karşılık beklemeden her türlü fedakarlığı gösteren ve türlü sıkıntılara göğüs gererek onu koruyup yetiştiren anne ve babanın ve yüklenmiş oldukları görev ve sorumluluğunun önemi çok büyüktür. Allah(c.c), kendisine kulluk edilmesinden sonra anne ve babaya iyi davranılmasını buyruğu(17/23) ile insanoğlunun varlığının nihaî sebebi ve kaynağı olan Allah’a ve hayata gelişinin vesilesi olan anne vebabaya, kendisinden sonra şükredilmesi buyruğu(31/14), Allah katında anne babanın önemini vurgulamaktadır.
Allah’tan sonra insanın üzerinde en çok hakka sahip olan anne ve babasıdır. Allah’a ortak koşmaya zorlamaları halinde onlara itaat etmeden, dünyada onlarla iyi geçinilmesi emredilmektedir (31/15). Bu davranış biçimi Allah’ın sınırları korunarak, yani onlara karşı sevgi beslemeden, dost edinmeden olmalıdır(5/81, 58/22, 60/4). Elbette ki, Allah’ın hakkı anne baba hakkından daha büyüktür.
- Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine “öf!” bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle. (17/İsrâ, 23)
- Onlara merhamet ederek tevazu kanadını indir ve de ki: “Rabbim! Tıpkı beni küçükken koruyup yetiştirdikleri gibi şimdi de sen onlara (öyle) merhamet et!” diyerek dua et. (17/İsrâ, 24)
Hz. Muhammed(a.s), dünyaya gelmeden iki ay önce babasını, altı yaşına geldiğinde de annesini kaybetmiş ve küçük yaşta yetim kalmıştı. Ayetlerin vahyedildiği dönemde Hz. Peygamberin anne ve babası hayatta değillerdi. Dolayısıyla, ayetlerde ki hitap Hz. Peygambere ve tüm müminleredir.
Allah(c.c)’ın, Hz. Peygamber’e “Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara öyle merhamet et! diyerek dua et” buyruğundan(17/24), Hz. Peygamber’in anne ve babasının müşrik olmadıkları ve o dönemde sayıları az da olsa mevcut olan Hz. İbrahim(a.s)‘ın yoluna uyan haniflerden oldukları anlaşılmaktadır.
Çünkü, Kur’an’da müşrikler için af dilemenin, dua etmenin ve onları dost edinmenin mümine yakışan bir davranış olmadığı bildirildiği gibi aynı zamanda müminlere yasaklanmıştır. Ancak bir mümin, bir müminin bağışlanması için Allah’a yakarışta bulunulabilir. Kur’an’da meleklerin, peygamberlerin ve müminlerin Allah’a yakarışlarında, yalnız müminler için af dilemiş olduklarına tanık olmaktayız. (Bkz: 40/7-9; 47/19; 59/10; 71/28.)
Müşrik olan babası için af dileyen Hz. İbrahim(a.s)’ın, müşrik olan oğlu için af dileyen Hz. Nuh(a.s)’ın ve müşrik olan akrabaları için af dileyen Hz. Muhammed(a.s)’ın dualarını kabul etmeyeceğini ve müşrikler için af dilemenin ne peygambere ne de iman edenlere yaraşır bir davranış olmadığını buyuran Yüce Allah(c.c), buna mukabil yasakladığı ve hoşnut olmadığı bir davranışı Peygamberine niçin emretsin? Böyle bir durum çelişki arz etmez mi? Allah’ın kitabında asla hiç bir çelişki ve eğiklik söz konusu değildir(4/82, 18/1). Eğer, Hz. Peygamber’in ebeveyni müşrik olsaydı, Hz. Peygamber’e onlar için “merhamet et diyerek dua etmesi” elbette emredilmezdi.
- Hâlâ Kur’an’ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı. (4/Nisâ, 82)
- Allah’a hamdolsun ki, kuluna Kitabı indirdi ve ona hiçbir eğrilik koymadı. (18/Kehf, 1)
Veya Hz. Peygamber‘in ebeveyninin müşrik olduğunu varsayalım, bu durumda Hz. Peygamber, müşrik olan ebeveyni için dua etme yasağından muaf tutulması gerekirdi. Örneğin; Ahzab suresinin 50. ayetinde olduğu gibi, diğer müminlere değil sadece Hz. Peygamber’e mahsus olmak üzere müşrik olan ebeveyni için dua edebileceği ayette bildirilirdi. Çünkü, aynı zamanda peygamberler toplumları için birer örnektirler.
…… Bir de kendisini mehirsiz olarak peygambere hibe eden ve peygamberin de kendisini almak dilediği mümin kadını, diğer müminlere değil, sırf sana mahsus olmak üzere helâl kıldık. (33/Ahzab, 50)
Bazı görüşe göre de, Tevbe suresinin 113. ayeti ile İsra suresi 24. ayeti nesh edilmiştir. Oysa ki, Tevbe suresinin 113. ayeti ile İsra suresinin 24. ayeti birbirini açıklamaktadır. Bu ayetler, Hz. Peygamber’in ebeveyninin iman ehli olduklarının delilidir. İsra suresinin 24. Ayeti, ‘Hz. Peygamber’in ebeveyninin müşrik olduğu’ görüşünü reddettiği için böyle bir yola başvurmak zorunda kalmışlardır. Kur’an ayeti esas alınıp, Hz. Peygamber’in ebeveyni iman ehli olarak kabul edildiğinde bu sorun doğal olarak ortadan kalkacaktır. O zamanda hadisler geçerliliğini yitirecektir. Burada ki çabalarının asıl nedeni, hadislerin geçersiz sayılmamasıdır. Çünkü hadislerde Hz. Peygamber’in ebeveyninin cehennem ehli oldukları yer almaktadır. Bu da hadisleri geçersiz saymama adına, Kur’an ayetini geçersiz sayarak, Hz. Peygamberin ebeveyninin cehennem ehli oldukları görüşünü haklı çıkarma çabasının bir sonucudur. Acaba bu nasıl bir Peygamber sevgisidir?
- Andolsun biz bu Kur’an’da insanlara her çeşit misali türlü biçimlerde anlattık, ama insanlardan çoğu inkarda direttiler.(17/İsra, 89)
Sonuç olarak; Allah’a ve ahiret gününe inananlar, yakın akraba bile olsalar müşrikler ile sevgiye dayalı bir bağ kurmazlar, müşrikleri dost edinmezler, müşrikler için af dilemezler, müşrikler için dua etmezler, müşriklerin mezarı başında dahi durmazlar. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Her kim bu sınırları aşarsa, Allah’a, Resulüne ve ona indirilene (Kur’an’a) inanmamış olur. Bunun aksi bir davranışta bulunmak, hakkında bilgisi olmayan bir şeyi istemek ve ziyana uğrayanlardan olmaktır. Böyle bir davranış içinde olan bir müminin öncelikle kendisi için Allah’tan af dilemekten başka bir seçeneği de yoktur.
Allah(c.c), Peygamber’ine ebeveyni için merhamet dileyerek dua etmesini emretmesinden Ebeveyn-i Resûl’ün müşriklerden değil, Hz. İbrahim(a.s) yoluna uyan haniflerden olduğu anlaşılmaktadır.
Allah’ın selamı iman edenlerin üzerine olsun.
Oğuz BAŞGÖZE