KUR’AN, HZ. PEYGAMBER ZAMANINDA BİR KİTAP OLARAK MEVCUT DEĞİL MİYDİ?
Oğuz BAŞGÖZE
İslami kaynak olarak gösterilen bazı eserlerde ve bugünde hakim olan görüşe göre, “Kur’an‘ın Hz. Peygamber döneminde bir Kitap olarak mevcut olmadığı, Hz. Peygamberin vefatından sonra bir grup sahabe tarafından “deri, kürek kemikleri, bağırsak, taş parçaları ve hurma yaprakları üzerinde yazılı olan ayetler ile hafızların ezberlerinden” zor ve meşakkatli bir uğraşıdan sonra cemedilerek bir kitap haline getirildiği” iddia edilmektedir.
Peki, bu iddialara Kur’an ve bilimsel araştırmalar nasıl cevap veriyor?
Bu konuya geçmeden önce kitabın tanımına, tarihçesine ve o günkü Arap yarımadasının jeo-politik, ekonomik ve kültürel yapısına bir göz atalım.
KİTAP NEDİR?
Kitap; bir kenarından birleştirilerek dışına kapak takılmış yani ciltlenmiş yada ciltsiz olarak bir araya getirilmiş, basılı veya yazılı yaprakların (deri, kağıt, parşömen vb.) bütünüdür.
KİTABIN TARİHÇESİ
Eski çağlarda metinler(hukuk metinleri, mezar yazıtları v.b.), taş ve maden gibi, çok dayanıklı ağır malzeme üzerine hakkedilirdi. En eski gereç olan taş (kayalardaki resim yazıları, klasik Eskiçağ’ın dikme taşları) kitabın içine girmez. Çünkü, anıtsal yazıtlar taşınabilir değildirler. Daha sonra tahta ve kil tabakası gibi daha hafif malzemeler kullanılmaya başlandı. Çinliler ise ipek kumaş kullandılar. Mezopotamya’da (M.Ö. 3000) kil tabletler üzerine harfler yazılıyordu. Sümer, Asur ve Hitit kil tabletleri ile Mısır papirüs ruloları yaklaşık aynı tarihler de ortaya çıkmış olmakla birlikte, kil tabletlerden çok, papirüs rulolar çağdaş kitabın öncüsü olarak kabul edilirler.
Papirüs, Nil nehri kıyılarında ve Nil deltasının bataklıklarında yetişen bir bitkidir. Saplarından hazırlanan şeritler dokunarak ve özel olarak hazırlanan sıvılara daldırılarak kurutulduktan sonra yazı yazılabilecek yüzeyler haline getiriliyordu. Yazı yazılan papirüsler birbirlerine yapıştırılarak 6 ila 10 metre uzunluğunda elde edilen şeritlerin uçlarına sopalar takıldıktan sonra kıvrılarak rulolar haline getiriliyordu. Papirüsten yapılan ilk kitaplar böyle rulolar halindedirler. Meşhur İskenderiye Kütüphanesi bu kitaplardan oluşturulmuştur. Bilinen ilk kitap Ölüler Kitabı’dır. “Ölüler Kitabı” örneklerinden yüzlercesi papirüs rulolar halinde mezarlardan çıkarılmıştır ve en eskileri Piramitler Dönemi’ne aittir, yani M.Ö. 2500′lere.
Papirüs ruloları Yunanlılar ve Romalılar tarafından da uzun süre kullanılmıştır. Papirüs, Yunanistan’a M.Ö. VII. Yüzyılda girdi. Romalılar II. Yüzyılda 15 m. Uzunluğunda 15-30 cm genişliğinde papirüs tomarları kullandılar. Roma’da halka açık kitaplıklar ve nadir kitap koleksiyoncuları vardı. Romalılar ithal ve ihraç ettikleri eserlerle geniş bir ticaret yapıyorlardı.
Büyük kitaplıkların kurulması, Helenistik çağda kitabı yaygınlaştırdı. M. Ö. 200 yılları civarında İskenderiye’deki Museion Kitaplığında 500.000, Serapeion’da ise 43.000 kitabın bulunduğunu tarihi belgeler göstermektedir.
M.S. 400 yıllarından itibaren de papirüs ruloların yerini parşömen ya da vellum kodekslerin alması, kitabın biçiminde bir devrim yaratmıştır. Anadolu’nun da kitabın tarihçesinde önemli bir yeri bulunmaktadır. Parşömeni, Bergama Kralı II. Eumenes’in bulduğu belirtilmektedir. Bergamalılar koyun derisini parlak bir cila ile kaplayıp deriye mükemmel bir beyazlık veriyorlar ve bu deriyi 60 x 110 cm. boyutunda bir dikdörtgene dönüştürerek parşömen yapıyorlardı. Bergama (Pergama) imalathaneleri oldukça ünlüydü. Hatta yöre kendi ismini de (parşömen, pergamineum) bu gerece vermiştir.
Çok yaygın bir yöntem haline gelen bu yeni aracın kullanılışı, kitabın dış görünüşünü çok değiştirdi. Katlanabilen parşömen yaprakları dikilerek bir araya toplanıyor, ardından ciltle korunabilen defter haline getiriliyordu. Kitap, böylece arkalı önlü yazılabilen bir dikdörtgen (codex) biçimi kazandı. Parşömen, kazıma ve düzeltmelere karşı papirüsten daha dayanıklıydı. Süslemeler daha güzel yapılabiliyordu. Sayfalar numaralandırılıyor, dizinler konabiliyor, kolay okunuyor ve metin karşılaştırmaları yapılabiliyordu.
ARAP YARIMADASININ JEO-POLİTİK, EKONOMİK VE KÜLTÜREL DURUMU
İslâm öncesi Arap Yarımadası’nın siyasi, ekonomik ve kültürel tarihine göz alacak olursak, Arapların dünyadan bihaber olmadığını görebiliriz. Araplar, kendi vadi ve çöllerinde mahsur kalan bir millet değildi, aksine faaliyetleri çok çeşitli sahalarda gözle görülür biçimde yaygındı.
Eski çağlara ait tarihi bilgi, bulgu ve eserlerden Arapların kıtalar arasındaki ticarette merkezi bir rol oynadıkları görülmektedir. Eski çağlarda ve orta çağların önemli bir bölümünde Çin, Hindistan ve diğer Doğu ülkelerinden ve aynı şekilde Doğu Afrika’dan Mısır, Suriye, Küçük Asya (Türkiye), Yunanistan ve Roma’ya kadar yapılan ticaretin Araplar vasıtasıyla gerçekleştiğini biliyoruz. Doğu ile Batı arasındaki bu uzun mesafeli ticaretin üç ana yolu vardı. Bu üç ana ticaret yolunun tam ortasında Araplar bulunuyorlardı. Ticarete yatkın bir millet olup çeşitli yönlere ticarî seyahatler yaparlardı.
Arapların beynelmilel ticarette kilit bir durumda bulundukları inkâr edilmez bir gerçektir. Arabistan’da, Suriye ve Mısır’dan gıda maddeleri ve şarap ithal etme işini umumiyetle Yahudiler yaparlardı. M.S. V.yy dan itibaren Mekke’nin tanınmış ve güçlü kabilesi Kureyş’e bağlı Araplar, dış ticarette önemli bir rol oynamaya başladılar. Hz. Peygamber zamanına kadar Kureyşliler; Yemen, Habeşistan, Irak, Mısır ve Suriye ile geniş bir ticari münasebete girmişlerdi. Doğu Arabistan’dan İran’a bağlantılı yapılan ticaretin merkezi Yemen’di ve ticari malların önemli bir bölümü Hayre, Yemâme (Bugünkü Riyad) ve Benî Temîm bölgelerinden Necran ve Yemen’e giderdi.
Bu ticarî ilişkilerin dışında da Arabistan halkı komşu ülkeler ile yakın siyasî ve kültürel ilişkiler kurmuşlardı. M.Ö. III. yüzyıldan Hz. Peygamber’in doğuşuna kadar, önce Petra’daki Nebtî devleti daha sonra Tedmür’deki Suriye devleti ve Hayre ile Gassan’daki Arap devletçikleri uzun süre iktidarda kaldılar. Bu devletlerin bir yandan Yunan ve Bizans, diğer yandan İran ile yakın siyasî, ekonomik ve kültürel ilişkileri vardı. Ayrıca ırkî açıdan Arabistan’ın iç kısımlarındaki kabileler, diğer ülkelerdeki ırkdaşlarıyla her alandaki münasebetlerini sürdürüyorlardı. Medineli Ensâr ile Suriyeli Gassanî hükümdarları aynı ırktan ve soydandı. Bunlar aralarındaki ilişkilerini hiçbir zaman kesmediler. Kureyşliler, Hayreliler ile çok samimi idiler. Hatta Kureyşliler okuma ve yazmayı da onlardan öğrenmişlerdi. Ayrıca Kureyşliler, Hayrelilerden “Hattı Kûfî” olarak bilinen meşhur yazı stilini de öğrenmişlerdi.
Buna ilâveten, Arabistan’ın her yöresinde şeyhler, eşraf ve büyük tüccarların yanında çok sayıda Bizanslı, Rûm, Yunanlı ve İranlı hizmetçi, uşak ve cariyeler bulunuyordu. İran ile Bizans İmparatorlukları arasındaki amansız mücadele ve savaşların sonunda esir alınan çok sayıdaki erkek ve kadınların çoğu bir süre sonra esir pazarlarında açık arttırma usulüyle satılırlardı. Arabistan, savaş esirleri, köle ve cariyelerin satıldığı büyük pazarlardan biriydi. Kölelerden birçoğu kültürlü, hünerli, sanat sahibi ve ticarette tecrübeli idiler. Bunlar usta birer sanatçı, esnaf ve tüccar olarak efendilerine değerli hizmetlerde bulunuyorlardı. Arap kabile reisleri, eşraf, şeyh ve tüccarları bunlardan mümkün olduğu kadar yararlanmaya çalışırlardı. Mekke, Taif, Yesrib ve diğer şehirlerde bu tür kölelerin sayısı çoktu.
Bu kısa hatırlatmalardan sonra konunun değerlendirilmesine geçelim.
KUR’AN, HZ. PEYGAMBER ZAMANINDA BİR KİTAP OLARAK MEVCUTTU
Tanımdan da anlaşılacağı üzere, yazılı yaprakların kitap olabilmesi için ciltlenmiş veya ciltsiz olarak düzenlenerek bir araya getirilip toplanmış ve taşınabilir olması gerekir. Bu özelliklere sahip olmayan yazılı yaprakların kitap olarak tanımlanması mümkün değildir.
M.S. VI. yy. Arap toplumu, zengin bir kültüre sahip olan Çin, Hindistan, İran, Mısır, Bizans ve Roma gibi ülkeler ile olan siyasi, ekonomik ve kültürel ilişkileri ve sahibi bulundukları köle ve cariyelerin büyük bir çoğunluğunun kültür düzeyi yüksek insanlardan oluşması, kitaplarla ilgili çağdaş gelişmeler hakkında bilgi sahibi olmalarını, yani yazı yazılacak yaprakların neden ve nasıl imal edildiğini, sayfaların nasıl numaralandırılıp düzenlendiğini ve nasıl ciltlendiğini, kısacası kitabın ne olduğunu ve neye kitap denildiğini çok iyi bilmelerini mümkün kılmaktadır. Ehli Kitap’tan, Mekke Müşriklerinden veya kalbi imana yatkın olanlardan bazı insanların “Allah katından indirilen, içinde hiçbir eğiklik ve çelişki olmayan, bir ışık ve apaçık olan, insanları doğru yola ileten” kitabı görme, okuma ve inceleme istekleri karşısında, Hz. Peygamberin, “elinde böyle bir kitabın mevcut olmadığını” söylemekten başka bir seçeneği olabilir mi?
Peki, bu insanlar “Muhammed, bize bir kitaptan söz etmesine rağmen ortaya bir kitap koyamıyor” diye düşünmezler mi? Hz. Peygamberi, mecnun, büyücü, kahin ve şair olmakla itham edenler, buna istinaden yalan söylemekle ve tutarsızlıkla itham etmezler mi?
İddia edildiği üzere, Hz. Peygamber döneminde, Kur’an bir kitap olarak mevcut değil ise, kendisini en iyi şekilde tefsir eden yüce Kur’an, bir çok ayetlerinde kendisinin bir kitap olduğunu söylemesi, bir çelişki teşkil etmez mi?
Çelişkisiz olması Kur’an’ın en büyük özelliklerinden birisi olmasına rağmen, Müslüman olma şerefine erişmiş olan bir insanın bunu çok iyi bilmesi ve özümsemiş olması gerekmez mi?
Kur’an’ın, Hz. Peygamber zamanında bir Kitap olarak mevcut olduğuna dair Kur’an ayetlerinden deliller:
2/BAKARA SURESİ:
2. Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir.
3/ALİ İMRAN SURESİ: 3. O, sana kitabı hak ve kendisinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi. O, daha önce Tevrat’ı ve İncil’i insanlar için birer hidayet olarak indirmişti.
7. Kitabı sana indiren O’dur: Onun ayetlerinden bir kısmı muhkemlerdir ki; onlar Kitap’ın anasıdır. Diğer ayetlerse müteşâbihlerdir. Şu var ki, kalplerinde bir eğrilik ve bozukluk bulunanlar, fitne aramak, onun teviline öncelik tanımak için Kitap’ın sadece müteşâbih kısmının ardına düşerler. Onun tevilini ise bir Allah bilir, bir de ilimde derinleşmiş olanlar. Bunlar, “Ona inandık, hepsi Rabbimizin katındandır.” derler. Gönül ve akıl sahiplerinden başkası gereğince düşünemez.
4/NİSA SURESİ:
105. Biz sana kitabı hak olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana öğrettikleri ile hüküm veresin. Sakın hainlerin savunucusu olma.
5/MAİDE SURESİ:
15. Ey Kitap Ehli! Elçimiz size geldi, Kitap’tan gizlediğiniz şeylerin çoğunu size açıklıyor, çoğundan da geçiyor. Gerçekten size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir.
48. Sana da kitabı hak olarak indirdik. Kitap’tan onun yanında bulunanı tasdikleyici ve onu denetleyip güvenilirliğini sağlayıcı olarak…O halde onlar arasında Allah’ın indirdiğiyle hükmet, Hak’tan sana gelenden uzaklaşıp onların keyiflerine uyma. Sizden her biri için bir yol ve bir şerîat belirledik. Allah dileseydi sizi elbette bir tek ümmet yapardı. Ama size vermiş olduklarıyla sizi imtihana çeksin diye öyle yapmamıştır. O halde hayırlarda yarışın. Tümünüzün dönüşü Allah’adır. O size, tartışmış olduğunuz şeylerin esasını bildirecektir.
6/ENAM SURESİ:
92. İşte bu da, bereket kaynağı, kendinden öncekileri tasdik eden ve şehirler anasını ve bütün çevresini uyarasın diye indirdiğimiz bir kitaptır. Ahirete iman edenler, ona da inanırlar. Onlar namazlarını vaktinde kılarlar.
155. Bu da bizim indirdiğimiz bereket kaynağı bir kitaptır. Artık ona uyun ve Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.
7/ARAF SURESİ:
2. Bu, sana, kendisiyle (insanları) uyarman için ve mü’minlere öğüt olarak indirilmiş bir kitaptır. Artık ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın.
11/HUD SURESİ:
1. Elif Lâm Râ. Bu Kur’an; âyetleri, hüküm ve hikmet sahibi her şeyden haberdar olan Allah tarafından muhkem kılınmış, sonra da ayrıntılı olarak açıklanmış bir kitaptır.
13/RAD SURESİ:
1. Elif Lâm Mîm Râ. İşte bunlar kitabın âyetleridir. Sana Rabbinden indirilen gerçektir, fakat insanların çoğu inanmazlar.
14/İBRAHİM SURESİ:
1. Elif, Lam, Ra; Bu, Allah’ın izniyle, insanları karanlıklardan aydınlığa, güçlü ve övülmeğe layık, göklerde ve yerde olanların sahibi Allah’ın yoluna çağırman için, sana indirdiğimiz kitaptır.
18/KEHF SURESİ:
1. Hamd, o Allah’a ki kuluna kitabı indirdi ve ona hiçbir eğrilik koymadı.
21/ENBİYA SURESİ:
10. Andolsun, size öyle bir kitap indirdik ki sizin bütün şeref ve şanınız ondadır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?
25/FURKAN SURESİ:
5. Dediler ki: “Öncekilerin masallarıdır bu. Birilerine yazdırdı onu. O ona sabah-akşam birileri tarafından yazdırılıyor.”
6. De ki: “O kitabı göklerin ve yerin sırrını bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
38/SAD SURESİ:
29. Bu Kur’an, âyetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.
39/ZÜMER SURESİ:
1. Kitabın indirilmesi mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi Allah tarafındandır.
2. Şüphesiz biz o kitabı sana hak olarak indirdik. Öyle ise sen de dini Allah’a has kılarak O’na kulluk et.
23. Allah, sözün en güzelini; birbirine benzeyen ve tekrarlanan bir kitap olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların derileri ondan dolayı ürperir. Sonra derileri de kalpleri de Allah’ın zikrine karşı yumuşar. İşte bu Kur’an Allah’ın hidayet rehberidir. Onunla dilediğini doğru yola iletir. Allah, kimi saptırırsa artık onun için hiçbir yol gösterici yoktur.
41. Biz sana kitabı (Kur’an’ı) insanlar için, hak olarak indirdik. Kim doğru yola girerse, kendisi için girmiş olur. Kim de saparsa, ancak kendi aleyhine sapar. Sen onlara vekil değilsin.
41/FUSSİLET SURESİ:
3. Bu, bilen bir toplum için Arapça bir Kur’an olarak âyetleri genişçe açıklanmış bir kitaptır.
41. Kur’an kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler mutlaka cezalarını göreceklerdir. Şüphesiz o, çok değerli ve sağlam bir kitaptır.
45/CASİYE SURESİ:
2. Kitabın indirilişi, mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi Allah tarafındandır.
46/AHKAF SURESİ:
12. Bundan önce bir rehber ve bir rahmet olarak Mûsâ’nın kitabı da vardı. Bu ise, onu doğrulayan ve zulmedenleri uyarmak, iyilik yapanlara müjde olmak üzere Arap diliyle indirilmiş bir kitaptır.
30. Dediler ki: “Ey kavmimiz! Şüphesiz biz, Mûsâ’dan sonra indirilen, kendinden önceki kitapları doğrulayan, gerçeğe ve doğru yola ileten bir kitap dinledik.”
52/TUR SURESİ: 2. Satır satır yazılmış kitaba,
İddia edildiği gibi, Kur’an, o dönemde bir kitap olarak bulunmuyorsa -insanlarda var olan bir kitap bilincine rağmen- niçin kendisini bir kitap olarak tanımlasın?
Kur’an ayetlerinden, Hz. Peygamber döneminde mevcut olan, insanlar tarafından bilinen ve okunan bir kitaptan bahsedilmiş olduğu net bir şekilde anlaşılmaktadır. Kur’an ayetleri; güvenilir, sağlam ve susturucu bir kanıt değil mi? Allah’ın sözünün üzerinde başka bir söz olabilir mi?
Veda Hutbesinden:
“Ey Müminler! Size bir emanet bırakıyorum ki ona sıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanet Allahın Kitabı Kur’an’dır”
Hz. Peygamber, Veda Haccında (H. 9 Zilhicce 10/M. 8 Mart 632 Cuma) sayıları yüz binin üzerinde olan müminler topluluğuna hitab ederken; bu insanlar tarafından bilinen, okunan ve ellerinde bulunan bir kitaptan mı yoksa, kendi vefatından sonra sahabeler tarafından deri, kürek kemikleri, bağırsak, taş parçaları ve hurma yaprakları üzerine yazılı ayetler ile hafızların ezberlerinden rast gele bir araştırma sonucunda cemedilecek olan bir kitaptan mı bahsetmişti?
Hadislerden:
İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm muhtazar (ölmeye yakın) iken evde bir kısım erkekler vardı. Bunlardan biri de Ömer İbnu’l-Hattâb radıyallahu anh idi. Resülullah aleyhissalâtu vesselâm:
“Gelin, size bir şey (vasiyet) yazayım da bundan sonra dalâlete düşmeyin!” buyurdular. Hz. Ömer:
“Resülullah aleyhissalâtu vesselâm’a ızdırap galebe çalmış olmalı. Yanınızda Kur’ân var, Allah’ın kitabı sizlere yeterlidir” dedi. Oradakiler aralarında ihtilâfa düştü. Kimisi: “Yaklaşın, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm size vasiyet yazsın!” diyor, kimi de, Hz. Ömer radıyallahu anh’ın sözünü tekrar ediyordu.
Gürültü ve ihtilâf artınca, Aleyhissalâtu vesselâm:
“Yanımdan kalkın, yanımda münakaşa câiz değildir!” buyurdu. Bunun üzerine İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ: “En büyük musibet, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm’la onun vasiyeti arasına girip engel olmaktır!” diyerek çıktı.”
Buhari, Megâzî 83, İlm 39, Cihâd 176, Cizye 6, İ’tisâm 26; Müslim, Vasiyye 22, (1637).
Henüz Hz. Peygamber(sav) hayatta iken, Hz. Ömer’in orada bulunanlara söylemiş olduğu “Yanınızda Kur’ân var, Allah’ın kitabı sizlere yeterlidir” sözü, Kur’an’ın kitap olarak mevcut olduğunun bir ifadesidir.
Abdülaziz b. Rafi’den dedi ki: “Ben ve Şeddad b. Ma’kıl, İbni Abbas’ın (r.a.) yanına girdik. Şeddad b. Ma’kıl İbni Abbas’a: Rasulullah (s.a.v.) bir şey bıraktı mı? diye sordu. İbni Abbas: İki Kapağın arasındakilerden başka bir şey bırakmadı dedi. Bu defa Muhammed b. el-Hanefiyye’nin yanına girdim ve aynı soruyu ona da sorduk. Muhammed b. el-Hanefiyye İki kapağın arasındakilerden başka hiçbir şey bırakmadı dedi” (Buhari, Kitâbu Fedail’l-Kur’an 39, Cilt 11, s. 5122)
Yine bu ifadelerden de, “Resûlullah (sav), iki kapağın arasındakilerden başka bir şey bırakmadı” cümlesinde bir kitap tanımı yapılmakta ve Kur’an’ın, Hz. Peygamber zamanında bir kitap olarak mevcut olduğu teyit edilmektedir.
Günümüz toplumunda kitabın ne olduğu küçük çocuklar tarafından bile çok iyi bilinmesine rağmen, koskoca adamların deri, kürek kemikleri, bağırsak, taş parçaları ve hurma yapraklarından oluşan bir kitap tasavvuru çok düşündürücü ve aynı zamanda sorgulanması gereken bir durumdur.
KUR’AN, “YAYILMIŞ İNCE DERİ ÜZERİNE” YAZILMIŞTIR
Ayrıca “Kuran ayetleri, çok ilkel yazı gereçleriyle deri, kürek kemikleri, bağırsak, taş parçaları ve hurma yapraklarının üzerine yazıldığı” iddia edilmektedir. Kendilerinden, 3600 yıl önce yaşamış olan Çinliler ipek kumaş, Mısırlılar papirüs rulolar ve 200 yıl önce yaşamış olan Bergamalılar parşömen kullanarak kitaplar yazmış olmalarına rağmen, M.S. VI. yy Arap Yarımadası insanı hala yazı malzemesi olarak deri, kürek kemikleri, bağırsak, taş parçaları ve hurma yaprakları gibi taş devri yazı gereçleri mi kullanıyorlardı?
Peki; 1. sayfası kürek kemiğinden, 2. sayfası deriden, 24. sayfası taştan, 52. sayfası bağırsaktan, 125. sayfası hurma yapraklarından oluşan bir kitap tasavvur edebiliyor musunuz?
Hacim olarak ne kadar yer kaplıyordu? Ağırlığı ne kadardı? Kolay taşınabiliyor muydu? Bu sayfalar nasıl muhafaza ediliyordu? Şimdiye kadar yapılmış olan çalışmalarda o döneme ait deri, bağırsak, kürek kemikleri ve taşlar üzerine yazılı Kur’an ayetlerine ait bulgular, bilgiler var mı? İddia sahiplerinin delilleri nelerdir? Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından ayıklanmaya çalışılan çelişkilerle dolu hadis kitapları mı? Bu iddialar kasıtlı ve anlamsız olduğu kadar hiçbir bilimsel temele dayanmamakla birlikte, Kur‘an‘ın anlam bütünlüğüne ve ruhuna da aykırıdır.
Kur’an, bu iddialara nasıl cevap veriyor?
TUR SURESİ:
1. Tûr’a,
2. Satır satır yazılmış Kitab’a,
3. Yayılmış ince deri üzerine.
TUR SURESİ (1 - 3. Ayetler) TEFSİRLERİNDEN ALINTILAR:
Andolsun o Tûr’a. Yani Hz. Musa’nın, Allah’ın sözünü işittiği Tûr-ı Sînâ dağına. Müfessir Beydâvî diyor ki: “Tûr, Süryânicede dağ mânâsınadır. Ayrıca madde âleminden mânâ âlemine veya gayb âleminden müşâhede (görünenler) âlemine uçan şey anlamını da ifade etmektedir.”
Mestûr, düzgün şekilde yazılmış demektir. Kitab-ı Mestûr’un Tûr lafzından sonra yer alması, bu düzgün yazılı kitabın Tevrat olduğu fikrini ilk defa akla getirirse de, şeklinde mârife getirilmeyip, nekre olarak zikredilmesi, bunun henüz tanınmayan bir kitap olduğunu ortaya koyar ki, İsrâ, 17/13. âyetine dayanarak söz konusu kitabın amel defteri olduğunu söylemek, en doğru görüştür. Ayrıca bu kitabın, Levh-i mahfûz veya yeni bir kitap olması itibarıyla Kur’ân olduğu da düşünülebilir. (Büyük Kur’an Tefsiri)
* * *
”Tur” ormanlı dağ demektir. Ancak ağır basan görüşe göre burada geçen Tur sözcüğü ile, Hz. Musa -selâm üzerine olsun- hikayesinde geçen ve üzerinde O’na kutsal sayfaların indirildiği ve Kur’an’da bilinen bir dağıdır.
En yalın ihtimale göre, bu kutsal sayfalarda yazılı Hz. Musa’nın kitabıdır. Bazı alimler ayetin ilerisinde yer alan, mamur olan ev yükseltilmiş tavan ifadelerine uygun olarak bunun Levh-i Mahfuz olduğunu ileri sürmüşlerdir. Buradaki “yazılmış kitap” deyimi ile “Levh-i Mahfuz’un kastedilmiş olması da uzak bir ihtimal değildir. (Fizilali’l Kur’an)
* * *
Yüce Allah, üzerinde Musa (a.s.) ile konuştuğu Tûr Dağına ve peygamberlerin sonuncusuna indirdiği Kitaba, yani dürülmemiş ve mühürlenmemiş, yayılmış ince deri üzerine yazılmış Kur’an-ı Kerim’e yemin etti. (Saffetü’t Tefasir)
* * *
Tûr’un asıl mânâsı dağ demektir. Ayetteki Tûr’dan maksat, Allah’ın Hz. Musa’yı üzerinde peygamberlik ile şereflendirdiği özel bir dağdır.
Semavi kitaplara inananlar uzun müddet korunsun ve devam etsin diye genellikle Tevrat, Zebur, İncil ve Peygamberlerin getirdikleri sahifeleri işte bu “Rakk” (çok ince deri) üzerine yazarlardı. Buradaki “açık kitaptan” maksat: Kitap Ehli olanların yanında bulunan mukaddes kitaplar topluluğudur. (Tefhimu’l Kur’an)
* * *
“Tur” yüce Allah’ın Musa ile üzerinde konuştuğu dağın adıdır. Tur, cennet dağlarından birisidir.
Mücahid dedi ki: Tur, Süryanicede dağ demektir. Bununla kastedilen de Tur-u Sina’dır. es-Süddî de böyle demiştir.
Mukatil b. Hayyan dedi ki: Tur diye anılan dağlar iki tanedir. Bunlardan birisine Tur-u Sina, diğerine ise Tur-u Zita denilir. Çünkü bu dağlarda İncir ve zeytin yetişir.
Tur’un bitki yetişen dağ olduğu söylenmiştir. Eğer bitki yetişmiyorsa ona Tur denilmez. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır.
“Yayılmış sahife(ler) içinde yazılmış kitaba.” Bununla mü’minlerin mushaflardan, meleklerin de Levh-i Mahfuz’dan okuduğu Kur’ân-ı Kerim’i kastetmektedir. (Kurtubi Tefsiri)
* * *
Âyette adı geçen Tûr dağından maksat, aslında üzerinde ağaç bulunan her dağdır. Allah Teala’nın, üzerinde Hz. Musa ile konuştuğu dağ da ağaçlı olduğu için ona da “Tûr” dağı denmiştir.
“Açılmış sayfalar üzerine yazılmış kitaptan maksat ise “Levh-i Mahfuz” veya “Allah’ın indirdiği kitap”tır. (Taberi Tefsiri)
* * *
“et-Tûr” nedir? Deriz ki: “et-tûr” hakkında bazı izah şekilleri vardır:
1) Tûr, maruf olan o Tûr Dağı’dır; Allah o dağda Hz. Musa (a.s)’ya konuşmuştur.
2) Bu, Cenâb-ı Hakk’ın kendisi için “Sina dağı…” (Tur, 2) buyurduğu dağdır.
3) Bu, bir cins isim olup, murad, dağa yemin etmektir. Ancak ne var ki “tûr” kelimesi, tıpkı (Şuara, 63) kelimesi gibi, büyük dağı ifâde eder.
“Kitâb-ı mestur” nedir?
1) Bu, Musa (a.s)’ın kitabıdır.
2) Semada bulunan kitap (levh-i mahfuz)dır.
3) Kulların amel defterleridir.
4) Kur’ân’dır. Her nasıl olursa olsun, bu kağıtlar içindedir. (Fahruddin Er-Râzi Tefsiri)
* * *
Tûr; Allah Teâlâ’nın üzerinde Hz. Mûsâ ile konuştuğu, Hz. İsâ’yı gönderdiği dağ gibi, üzerinde ağaç bulunan dağa denilir. Şayet dağın üzerinde ağaç yoksa ona Tûr denilmez.
«Andolsun, satır satır dizilmiş kitaba.» âyetindeki satır satır dizilmiş kitâb; Levh-i Mahfûz’dur. Bunun insanlara açıkça okunan yazılmış ve inzal olunmuş kitaplar olduğu da söylenmiştir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ: «Yayılmış ince deri üzerine, ma’mûr olan eve (Kâ’be‘ye)» buyurmuştur. (İbn Kesir Tefsiri)
Özetlersek;
Tur suresi 1. Ayette geçen “Tur”:
- Dağdır,
- Ormanlı dağdır,
- Üzerinde ağaç bulunan her dağın adıdır,
- Bitki yetişen dağdır, bitki yetişmezse Tur denilmez,
- Cennet dağlarından birisidir,
- Hz. Musa(a.s)’a kutsal sayfaların verildiği dağın adıdır,
- Gayb âleminden müşâhede âlemine uçan şey anlamını ifade eder.
Tur suresi 2 ve 3. Ayetlerinde geçen “yayılmış ince deri üzerine, satır satır yazılmış kitaba” ayeti kerimesinde ki “kitap”:
- Hz. Musa (a.s)’ın kitabıdır,
- Levh-i Mahfuz’daki kitaptır,
- Kur’an-ı Kerim’dir, - Müminlerin Mushaflardan ve meleklerin de Levh-i Mahfuz’dan okudukları Kur’an’dır, - Levh-i Mahfûz veya yeni bir kitap olması itibarıyla Kur’ân’dır, - Kitap Ehli olanların yanında bulunan mukaddes kitaplar topluluğudur,
- Amel defteridir.
İslam alimleri arasında bir çok konuda olduğu gibi, bu konuda da bir görüş birliği söz konusu değildir. Görüldüğü gibi tefsirlerde gibi çok çeşitli görüşler mevcuttur.
Şimdi, size iki soru:
1. “Tur” nedir? 2. “Yayılmış ince deri üzerine, satır satır yazılmış kitaba” ayeti kerimesinde murad edilen “kitap” hangisidir?
Tur suresi; Mekke döneminin ikinci yarısında, iniş sırasına göre 76. sırada, Secde suresinden sonra inen Mekki bir suredir. Hz. Peygamber, nübüvvetinin 4. yılından itibaren Mekke’de İslam’ı tebliğ etmeğe başladı. Tur suresi, muhtemelen İslami tebliğ hareketinin başlangıcından bir müddet sonra inmiş olmalıdır. Bu sırada Hz. Peygamberin, Mekke’de muhatabı olanlar İsrailoğulları değil, Mekke müşrikleridir. Mekke müşrikleri, İslam’a ve Müslümanlara karşı aşırı kin ve düşmanlık beslemişler ve her türlü engellemeleri yapmışlardır. Hz. Peygamber ve sahabeler, müşriklere karşı çok zorlu ve meşakkatli bir mücadele vermişlerdir. Tur suresinde de bahse konu olanlar da Mekke müşrikleridir. Onların şiddetle karşı çıktıkları ve kabullenmek istemedikleri; Hz. Musa (a.s)‘a, verilmiş olan kitap ve ona ilk vahyin verildiği Sina Dağı değildir. Zaten öyle bir problemleri de yoktur, asıl problemleri Hz. Peygambere indirilmiş olan Kur’an ve dolayısıyla ona ilk vahyin verildiği Hira Dağı’dır. Özünde Hz. Musa (a.s) ile Hz. Muhammed (a.s)’ın misyonları aynıdır.
Tur; esas anlamı itibarı ile “dağ” demektir. Hz. Musa (a.s)’a ve Hz. Muhammed (a.s)‘a ilk vahiyler dağda verilmiştir. 1. Ayette; Hz. Musa (a.s)’a yazılı levhaların verildiği Sina Dağı’ndan ziyade, Hz. Peygambere ilk ayetlerin vahyedildiği Hira Dağı (Nur Dağı) murat edilmiş olması muhtemeldir. Netice itibarı ile bu olayda büyük bir mucizedir ve nedense Hira Dağı ihtimali pek dikkate alınmamıştır. “Sina Dağı-İlk vahiy-Hz. Musa” ile “Hira Dağı-İlk vahiy- Hz. Muhammed” olgusu, ilahi mucizenin farklı zamanlarda ve farklı mekanlarda benzer yansımalarıdır. Allah’ın yol ve yönteminde bir değişiklik olmadığının delillerindendir. Bu ilahi mucizenin gerçekleştiği mekanlar olarak Tur Dağı ile Hira Dağına bahşedilen özellikler farklı değildir. Şüphesiz ki Allah, en doğrusunu bilendir.
Tur suresinin, anlam bütünlüğü dikkate alındığında, 2. ve 3. ayetlerinde buyrulan “yayılmış ince deri üzerine, satır satır yazılmış kitabın” Hz. Peygambere indirilen Kur’an olduğu anlaşılacaktır.
29. Ayette; Hz. Peygamberin, müşriklere vermesi emredilen “öğüt” tebliğ etmekle görevli olduğu Kur’an’dır. Bir çok ayette Kur’an’ın bir öğüt olduğu bildirilmektedir. Öğüt, aynı zamanda Kur’an’ın adlarından biridir. (Bkz: Al-i İmran, 138; Yusuf, 104; Yunus, 57; Nur, 34; Yasin; 69; Abese, 11; Müddessir, 54)
33. Ayette; müşriklerin, “onu kendisi uydurdu” sözlerinden ve 34. Ayette; Allahü Teala’nın, “onun benzeri bir söz getirsinler” buyruğundan da, Hz. Peygambere indirilen Kur’an’ın kastedilmiş olduğu açıkça görülmektedir.
Kur’an, anlam bütünlüğü dikkate alınarak incelendiğinde; Tur suresinin 29, 30 ve 39. ayetlerini, Nahl suresinin 57 ve 58. ayetleri ile Hakka suresinin 41. ve 42. ayetleri tefsir etmektedir. Hz. Peygamberi, mecnun, büyücü, kahin ve şair olmakla itham edenler ile (melekleri) Allah’a kızlar isnat edenlerin Mekke müşrikleri olduğu anlaşılacaktır.
Hz. Musa (a.s)‘a verilen kitabın yayılmış ince deri üzerine değil, levhalar üzerine yazılı olduğu, Araf suresinin 145. ve 150. ayetlerinde açıklanmaktadır. Böylece, Tur suresinin 2. ve 3. ayetlerini de, Araf suresinin 145. ve 150. ayetlerinin tefsir ettiğini görüyoruz. Kur’an ayetleri ışığında, ulaştığımız sonuca göre “ince deri üzerine satır satır yazılmış olan kitaba” ayeti kerimelerinde murat edilmiş olan kitabın Tevrat değil, Kur’an olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca, Muharref Tevrat’ın; Tesniye 9: 10 ve Çıkış 34: 1-4, 28, 29 babları da Araf suresinin 145. ve 150. ayetlerini teyit etmektedirler.
ARAF SURESİ: 145. Nasihat ve her şeyin açıklamasına dair ne varsa hepsini Musa için levhalarda yazdık. (Ve dedik ki): Bunları kuvvetle tut, kavmine de onun en güzelini almalarını emret. Yakında size, yoldan çıkmışların yurdunu göstereceğim.
150. Mûsâ, kavmine kızgın ve üzgün bir halde dönünce: “Benden sonra arkamdan ne kötü işler yaptınız? Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz?” dedi, levhaları yere attı ve kardeşinin başını tutup kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi): “Anamın oğlu, dedi, bu insanlar beni hırpaladılar, az daha beni öldürüyorlardı. (Ne olur) düşmanları üstüme güldürme, beni bu zâlim kavimle beraber tutma!”
Tevrat’a göre de; Hz. Musa (a.s), kırk gün kırk gece kaldığı Sina Dağı’ndan indikten sonra beraberinde getirdiği, üzerine on buyruğun yazılı olduğu taş levhalardır.
TESNİYE (YASA’NIN TEKRARI) 9:
10 RAB Tanrı parmağıyla yazmış olduğu iki taş levhayı bana verdi. Bu levhalar, dağda toplandığınız gün RAB’bin ateşin içinden size bildirdiği bütün buyrukları içermekteydi.
ÇIKIŞ (MISIRDAN ÇIKIŞ) 34: 1 “RAB Musa’ya, “Öncekiler gibi iki taş levha kes” dedi, “Kırdığın levhaların üzerindeki sözleri onlara yazacağım. 2 Sabaha kadar hazırlan, sabah olunca Sina Dağı’na çık; dağın tepesinde, huzurumda dur. 3 Senden başka kimse dağa çıkmasın, dağın hiçbir yerinde kimse görülmesin. Dağın eteğinde davar ya da sığır da otlamasın.” 4 Musa öncekiler gibi iki taş levha kesti. RAB’bin buyurduğu gibi sabah erkenden kalktı, taş levhaları yanına alarak Sina Dağı’na çıktı.
28 Musa orada kırk gün kırk gece RAB’le birlikte kaldı. Ağzına ne ekmek koydu, ne de su. Antlaşma sözlerini, on buyruğu taş levhaların üzerine yazdı. 29 Musa elinde iki antlaşma levhasıyla Sina Dağı’ndan indi. RAB’le konuştuğu için yüzü ışıldıyordu, ama kendisi bunun farkında değildi.
Sonuç olarak; Kur’an ayetleri, deri, kürek kemikleri, bağırsak, taş parçaları ve hurma yaprakları üzerine değil, yayılmış ince deri üzerine yazılmış olup, Hz. Peygamber’in vefatından önce bir kitap özelliğinde idi. Bizzat Hz. Peygamber tarafından, ince deri üzerine yazılı Kur’an ayetleri düzenlenerek toplanmış ve bir kitap haline getirilmiştir. Bunun aksini iddia etmek, Kur’an’a yapılan en büyük saygısızlık ve iftiradan başka bir şey değildir.
Saygılarımla Oğuz Başgöze
06 Eylül 2008, 22:04 tarihinde.
Sayın Başgöze gözden kaçırdığınız 3 ayet var. Yazınızı destekler biçimde ekliyorum.
BEYYİNE SURESİ
2 Allah tarafından gönderilen, tertemiz sayfalar okuyan bir resul gelinceye dek.
3 O sayfalar içindedir dosdoğru-eskimez kitaplar.
Görüldüğü gibi kitap denmese bile sayfaları okuyan bir resul var. Üstelik sayfalar tertemiz.
Ayetten Peygamber döneminde Kuran’ın yazılı olduğu net bir biçimde anlaşılıyor.
11 Eylül 2008, 11:54 tarihinde.
Peygamberin Topkapı’daki gizemi!
11 Eylül 2008 Perşembe 09:37
Bu mektup yıllarca saklandı, kimseye gösterilmedi! Topkapı Başkanı’nın bile bilmedi mektup nihayet ortaya çıktı!
Hz. Muhammed’in Kıpt Kavmi’nin reisi Mukavkıs’a gönderdiği İslam’a davet mektubu, Topkapı Sarayı’nda sergilenmeye başlandı. Saraydaki restorasyon çalışmaları sırasında zarar gördüğü iddia edilen mektup ve diğer kutsal emanetlerin bir metre yakınına kimse yaklaştırılmıyor.
Topkapı Sarayı’ndaki restorasyon sırasında Hz. Muhammed’in ceylan derisine yazdığı mektubun zarar gördüğü ve Ramazan’da bile sergilenmediği haberi üzerine kutsal emanet hafta başında sergiye açıldı.
Önceki uygulamaların aksine, kutsal emanetin etrafı güvenlik kordonu altına alındı. Ziyaretçilerin mektup ve yanında bulunan diğer emanetlere bir metrenin altında yaklaşmaları engellendi. Mektubun, restorasyon öncesine göre biraz daha yıprandığı da Topkapı Sarayı Müzesi’ne giden ziyaretçilerin gözünden kaçmadı.
Kaynak: İNTERNET HABER