BİR MÜSLÜMANA “KUR’AN MEALİ OKU” DEMEYİN!
Oğuz BAŞGÖZE
Gelenekleriyle çok sıkı bir bağı olan cahiliye dönemi insanları, Hz. Peygamberin tebliğ ettiği dinin ilkelerini, kendi inanç yapılarına ve çıkarlarına aykırı düşmesi sonucunda kabullenmekte zorlanmışlar, Hz. Peygamberin sağlığında bile, hiç korkmadan, çekinmeden Hz. Peygamber adına uydurma hadisler rivayet ederek İslam’ın içine sokmaya çalışmışlardır. Hz. Aişe, Hz. Ali ve Hz. Ömer başta olmak üzere bazı sahabelerin bu hadis uydurucularına karşı mücadele ettikleri bir gerçektir. Hz. Peygamberin vefatından sonra, özellikle Emeviler döneminde başlayarak Abbasiler döneminde sonuca ulaşan bir süreçte dini tahrif etme faaliyetleri hız kazanmış, bu yeni dini eski inanç sistemlerine dönüştürmekte başarılı olmuşlardır.
Bu dönemlerde uydurulan hadisler, Emeviler döneminin sonralarına doğru toplanmış ve Abbasiler dönemi başlarında kitap haline getirilerek, İslam dininin ikinci kaynağı oluşturulmuştur. Bu kaynaklar baz alınarak yapılan farklı yorumlar neticesinde fıkıh ekolleri ortaya çıkmış ve fıkıh kitapları yazılmıştır. Böylece İslam dininde tefrika Mezheplerin ortaya çıkışı ile başlamıştır. Ne yazık ki, İslam’a bu ilaveleri yapanlar dini savunduklarını söylemişler ve dinin kaynağı olduğu iddia edilen hadis ve fıkıh kitaplarıyla dinin yozlaştırılmasına neden olmuşlardır.
Geçmişte olduğu gibi bugünde gerçeklere vakıf olan din adamları çeşitli baskılar ve zorlamalar neticesinde bildiği gerçekleri açıklamaktan çekinmişler ve sindirilmişlerdir. Gerçek din adamlarının pasifize edilerek, dini hayattan soyutlanmalarıyla oluşan boşluk, gelenek dini ruhbanları tarafından doldurulmuştur.
Zaman içerisinde sahip oldukları sosyal, siyasal ve ekonomik erk neticesinde bir çok basın ve yayın organlarına sahip olan gelenek dini bağlıları, inançlarını yayma adına bu kaynakları maksimum bir düzeyde kullanmakta ve kendilerini İslam’ın tek yetkili temsilcileri olarak lanse etmektedirler.
Bugün ortaya sunulan din, Hz. Peygamberin tebliğ ettiği İslam değil, uydurma ve tahrif hareketinin sonucunda oluşturulmuş olan geleneksel bir dindir. Bu dinin kaynağını Kur’an değil, bağlıları tarafından kutsallaştırılmış din adamlarının kitapları teşkil etmektedir.
Görsel ve yazılı medyada ki konuşmalarında, yazılarında kendi öğretilerini anlatırlarken; “kitapta yeri var” , “kitaba bakalım, kitap ne diyor”, “kitap bunu söylüyor” , “ben kitaba göre konuşuyorum” gibi dillerini eğip bükerek söyledikleri her sözde kastettikleri kitap, Allah’ın kitabı değil, kutsallaştırmış oldukları din adamlarına ait olan kitaplardır. Hatta bu kitaplara, Kur’an’dan ve hadislerden daha çok itibar edilmesini, dinini öğrenmek isteyen bir Müslüman’ın Kur’an ve hadis kitapları yerine bu kitapları okumasını salık vermektedirler.
Bu konu ile ilgili görüşlerinden:
* “Dininin hükümlerini bizim gibi cahillere derin âlimler ve olgun salihler bildirdi. Bunlar, Muhaddisler ve Müctehidlerdir. Hadis âlimleri, hadis-i şerifleri inceleyip, sahih olanlarını ayırmışlardır. Müctehidler de, âyet-i kerimelerden ve hadis-i şeriflerden ahkam çıkarmışlardır. Biz, ibadetlerimizi ve bütün işlerimizi bu ahkama uygun olarak yapıyoruz.” (Üsul-ül-erbea fi-terdidil-vehhabiyye)
* İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki:
“Hadis-i şeriflerle amel etmek, bize caiz olmaz. Mezhebimizin hükmüne aykırı gibi görülen hadis-i şerifler, âlimlerin sözlerini reddetmek için delil ve senet olamaz.” [Mektubat 1/312, Mebde ve Mead 31]
* Muhammed Hadimi hazretleri de buyuruyor ki:
Dindeki dört delil, müctehidler içindir. Bizim için delil, mezhebimizin bildirdiği hükümdür. Çünkü bizler, âyet ve hadisten hüküm çıkaramayız. Mezhebin bir hükmü, âyete, hadise uymuyor gibi görünse de yanlış değildir. [Berika s. 94]
* Bir kimse, yapacağı şeyi, Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde arayamaz. Mezheb âlimlerinin kitaplarından okuyup öğrenmesi lazım olur. Müslüman’a yapılacak en büyük kötülük, “Kütüb-i Sitte’yi al hadisleri oku ve buradan dinini öğren veya Kur’an meali oku, dinini asıl kaynaktan öğren” demektir.
* Bir hadis, bir âyete zıt gibi görünürse, hadis-i şerife uyulur. Bir hadis, mezhebin hükmüne zıt gibi görünürse, mezhebin hükmüne uyulur. (www.dinimizislam.com - Mezheb ve Mezhebsizlik)
* Ubeydullah el-Kerhî’ (v. 340/951): “Mezhebimizin hükümlerine uymayan her âyet ya te’vil edilmiştir yahut da mensûhtur; her hadîs de böyledir: ya te’vîl edilmiştir yahut da mensûhtur; başka bir hadis ile yürürlükten kaldırılmıştır.” (el-Kerhî, er-Risâle, İst. ts, s. 84.)
Kerhî’nin demek istediği şudur: Nas ile mezheb çatıştığı zaman biz mezheb hükmünü alır, onu uygularız. (Hayrettin Karaman, İslam Hukuk Tarihi, İst., 2001, s. 236)
* * *
Sahip oldukları inanç sisteminin kendisine özgü bir takım hükümleri vardır. Bu hükümlere uygun olmayan Kur’an ayetleri ve hadisler zoraki yorumlarla uydurulmaya çalışılır. Baktılar ki uymuyor, o zaman geçersiz sayılır. Din adamlarının hükümleri tartışmasız olarak kabul edilmelidir. Onların hata yapmış olmaları mümkün değildir. Dolayısıyla bu beşeri hükümler, İlahi hükümlere tercih edilmelidir.
Bir Müslüman’a “kardeşim al Kur’an meali oku, dinini kaynağından öğren” diye tavsiyede bulunmak ona yapılabilecek en büyük kötülüktür. Siz siz olun bir Müslüman’a böyle bir kötülükte bulunmayın! Eğer, bir iyilikte bulunmak istiyorsanız din alimlerin kitaplarını tavsiye edin. Ki Müslümanlar dinini kaynağından öğrenip boyunlarına vurulmuş bukağılardan kurtulmasın! İnsanları Kur’an’dan uzak tutmak için çok büyük gayretler sarf etmişler ve etmektedirler de.
Çünkü, Müslüman Kur’an’ı anlamaya başladığı zaman, ilahi vahyin nuruyla aydınlanarak gelenek öğretilerini sorgulamaya başlayacaktır. Bunun sonucunda boynuna vurulmuş olan bukağıdan kurtulacaktır. Müslüman’ın mihenk taşı Kur’an olduğunda, çarpıklıklarının ortaya çıkması kaçınılmazdır. Müslümanların bilinçlenmesini istememelerinin nedeni, kendi inanç sistemlerinin çökeceği korkusudur. Zaten, asıl endişelerinin nedeni de budur.
Dinlerinin kaynağını oluşturan hadis kitapları çok çelişkilidir. Aynı konu ile ilgili birbirinden farklı birden fazla rivayetler mevcuttur. Her Mezhep bu rivayetlerden birini alarak kendi hükümlerinin temellerini oluşturmuştur. Mezhepler arasındaki farklılığın ve çatışmanın nedeni de budur. Dolayısıyla her mezhebin hükmü, görüşüne uymayan diğer hadislerle, hadislerde Kur’an ile çelişmektedir. Bu sorunu çözmek için “Ümmetimin âlimlerinin farklı ictihadları, mezheplere ayrılması rahmettir” diye, bir de hadis uydurmuşlardır. Bu rahmet neticesinde Müslümanlar birbirlerinin kanlarını akıtmışlar, bugün de akıtmaya devam etmektedirler. Yakın coğrafyamızda, Irak ve Filistin’de yaşanan bu kavgalar tarihimizin en acı örneklerinden birisidir. İslam; barış, huzur, kardeşlik, birlik, beraberlik, yardımlaşma ve dayanışma dini olmaktan çıkmış, düşmanlık, tefrika, kan, zulüm ve fitne dini haline dönüştürülmüştür. İşin en üzücü tarafı, her fırka da Allah yolunda savaştığını iddia ederek birbirlerini kafir olmakla suçlamalarıdır.
Geçmiş dönemlerde yaşanmış olan mezhep kavgaları:
1. Tuğrul Beğ’in veziri Amîdu’l-Mülk Kundürî’nin tesiriyle câmilerde, minberlerde Eş’arîler lânetlenmiş, Hanefîler ile Şâfiîler birbirine düşmüş, kavgalar olmuş, kargaşa ve fitne Horasan, Şam Hicaz ve Irak’a yayılmış, Kuşeyrî, İmâmû’l-Harameyn, İbn Muvaffak gibi zevâta eziyet edilmiş, hapis ve nefyedilmişler, memleketi terk etmek mecburiyetinde kalmışlardır. Eş’arîlerin lânetlenmesi âdeti Sultan Alparslan ve vezir Nizâmü’l-Mülk zamanına kadar devam etmiş, ancak onların zamanında önü alınmış ve ülkelerini terk eden ulemânın geri dönüşü sağlanmıştır.(İbn Sübkî, Tabakâtü’ş-şâfiiyyeti’l-kübrâ, Kahire, 1965, c. III, s. 389-405; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-târih, Beyrut, 1966, c. X, s. 33; Prof. Dr. O. Turan, Selçuklular Tarihi, İst. 1969, s. 241.)
2. Ebû’l-Kâsım Kuşeyrî’nin oğlu Ebû Nasrr 469/1077 tarihinde hacdan dönerken Bağdat’a uğramış ve Nizâmiye’de vaazlar vermişti. Vaazlarında Hanbelîlerin aleyhinde bulunduğu, onları mücessime olmakla itham ettiği için taraflar birbirine girdi. Hanbelîler Eş’arilere saldırıp adam öldürüyorlardı. Bağdat’ta bulunan Ebû İshâk Şirâzî ile Nizâmü’l-Mülk arasında yazışmalar oldu, vezir devletin mezhepler karşısında tarafsız olduğunu, mezheplerin ve bu arada Ahmed b. Hanbel’in muhterem olduğunu ifade etti; alınan tedbirlerle fitne yatıştı; bu arada vaazlarda mezheplerden bahsetmek yasaklandı ve vezir Fahruddevle azledildi. (İbn Sübkî, age., c. IV, s. 234 vd.; Suyûtî, Târihu’l-hulefâ, Kahire, 1952, s. 424; Prof. Turan age., s. 241.)
3. Hicrî 317 tarihinde, Halîfe Muktedir zamanında Bağdat’ta, “Makam-ı Mahmud”un tefsîri sebebiyle mezhepler arasındaki ihtilâf büyümüş, Hanbelîler ile diğer mezhep sâlikleri arasında kavgalar, çarpışmalar olmuş, birçok Müslüman ölmüştür.( Suyûtî, age., s. 384.)
4. 475/1082 yılında Mağrib’den gelen, mezhep itibarıyla da Şâfiî ve Eş’ârî olan, Ebu’l-Kâsım el-Bekrî, Nizâmü’l-Mülk tarafından kendisine maaş bağlanarak Bağdat’a gönderildi. O, vaazlarında Ahmed b. Hanbel’i medh, fakat Hanbelîleri zemmediyordu. Bu da Hanbelîleri kışkırtmış ve kadı Abdullah Damganî’nin evi bir ilmî münakaşa esnasında basılmış ve kitapları yağma edilmiştir. Bu gerginliğin devamı dolayısıyla halîfe, Ebû İshâk Şirâzî ile Ebû Bekir Şâşî’yi Melikşah’a gönderdi. Bu büyük şahsiyetler her geçtikleri beldede ta’zimle karşılanıyor ve teberrüken rikâblarına el sürülüyordu. Sultan Melikşâh ve vezîri Nizâmü’l-Mülk huzurunda onlarla İmâmü’l-Harameyn Ebû’l-Ma’âlî el-Cuveynî arasında cereyan eden müzakere ve münazaralardan sonra bütün fikir ve istekleri kabul edildi. Nizâmiye’de Eş’arîlik hakkında vaazlarına müsâade edildi ve bir hâdisenin önlenmesi için de medresenin kapılarına Türk muhafızları kondu.(İbnü’l-Esîr, age., c. V, s. 340-344.) Böylece devlet, ictimâî nizam ile birlikte fikir ve din hürriyetini temine çalışıyordu. (Murtezâ Zebidî, age., c. I, s. 282.)
5. Ebu’l-Muzaffer İbnu’s-Sem’ânî (H. 426-489) hac dönüşü gördüğü rüyâlara dayanarak, gürültülü bir şekilde Hanefîliği terk edip Şâfiî mezhebine geçince (H. 468) iki mezhebin mensupları arasında münakaşalar çıkmış, bunlar büyüyerek fitne ve mukatele halini almış, Horasan’dan Irak’a kadar yayılmıştır. Bu arada Merv’de büyük câmi kapanmış ve Şâfiîler bir müddet cuma namazı kılamamışlardır.
6. Hicrî VII. asırda, İsfehan şehrini ziyâret eden meşhur coğrafyacı Yakût, Mu’cem’de şu satırlara yer vermiştir: “Zamanımızda ve daha önce bu şehir ile civarı defalarca harap edilmiştir? Bunun sebebi Şâfiîlerle Hanefîler arasındaki daimî geçimsizlik, taassup ve savaştır. Hangi grup galip gelirse diğerinin bölge ve mahallesini yağmalamış, yıkmış ve yakmıştır…” (Mu’cemu’l-buldân, Beyrut, 1957, c. I, s. 209)
7. Hicrî 617 târihinde Rey şehrini ziyâret eden Yakût burasının da harap olduğunu görünce sebebini soruşturuyor ve şu cevabı alıyor:
“Sebep basit; fakat Allah bir şeyi murad edince oluyor: Bu şehrin ahâlisi üç grup idi: Şâfiî, az idi; Hanefîler, daha çok idiler ve Şiîler, bunlar ekseriyeti teşkil ediyorlardı. Civar ahâlisi ise çoğunlukla Şiî idi ve biraz da Hanefîler vardı. Önce Şiâ ile Sünnîler arasında taassup savaşı başladı, uzun müddet vuruştular; Hanefî ve Şâfiîler arasında taassup baş gösterdi, harp başladı ve sayıları az olmasına rağmen Şâfiîler galip geldiler. Civardaki Hanefîlerin silâhlı olarak gelip mezhebdaşlarına yardım etmeleri de fayda vermedi. İşte bu gördüğün harap yerler Şiîler ile Hanefîlere ait olan yerlerdir. Onlardan ancak mezhebini gizleyen kalmıştır.” (Yâkût, age., c. III, s. 117.)
(www.HayrettinKaraman.net- İslam’ın Işığında Günün Meseleleri/İslam Tarihinde Mezheb Kavgaları)
Yukarıda da belirttiğim gibi aynı konuda birbirinden farklı rivayetleri olan hadislerin içerisinden birini delil olarak olan bir mezhep ile aynı konuda diğer farklı hadisi delil alan mezhebin hükümleri arasında doğal olarak çelişki oluşmaktadır. Bunun sonucunda bir mezhepte helal veya mübah olan bir şey, diğer mezhepte haram veya mekruhtur.
Bu tutarsızlıklar sonucunda, mezhepler arasında oluşan sürtüşme ve kavgaları giderme adına bir orta yol bulunarak, mezhep taklitçiliği icat edilmiştir. Örneğin, bir mezhep sâliki, kendi mezhebinin hükümlerine göre haram olan yiyeceği, helal kabul eden diğer bir mezhebi taklit ederek, o yiyeceği yeme özgürlüğüne kavuşabilmektedir. Dinde helal ve haram koyucu olarak, yaratılmış olanı kabullenmek ve ona iman etmek nedir sizce?
Bu konu ile ilgili örnek verecek olursam;
KUR’AN AYETLERİ:
“Allah size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı” (2/173, 5/3, 6/145 ve 16/115.)
Beyinsizlikleri yüzünden bilgisizce çocuklarını öldürenler, Allah’ın kendilerine verdiği rızkı -Allah’a iftira ederek- haram sayanlar, mutlaka ziyan etmişlerdir. Gerçekten onlar sapmışlardır. Doğru yolu bulmuş da değillerdir.(6/Enam,140)
Dillerinizin yalan yere nitelendirmesinden ötürü “Şu helaldir, şu haramdır,” demeyin, sonra Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a karşı yalan uyduranlar ise iflah olmazlar. (16/Nahl, 116)
HADİSLER:
Esma Bintu Ebi bekr radıyallahu anhüma anlatıyor: “Biz, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm zamanında bir at kestik. O zaman Medine’de idik. Hepimiz onu yedik.”
Buhari, Sayd 24, 27; Müslim, Sayd 36, (1942); Nesai, Dahaya 33, (7, 231).
Halid İbnu’l-Velid, anlatıyor: Resulullah (sav), at, katır ve eşek etini yemeyi yasakladı.”
Ebu Davud, Et’ime 26, (3790), 33, (3806); Nesai, Sayd 30, (7, 202)
MEZHEB HÜKÜMLERİ:
Martı eti; Hanefi ve Hanbeli’de haram. Şafii ve Maliki’de helaldir.
At eti; Hanefi mezhebinde tenzihen(helale yakın) mekruhtur. Şafii ve Hanbeli mezhebinde helal, Maliki mezhebinde haramdır.
Kirpi eti; Hanefi ve Hanbeli mezhebinde haramdır. Şafii ve Maliki mezhebinde helaldir.
Deniz ürünleri; Hanefi mezhebinde, balık ve balık şeklinde olan hayvanlar helaldir. Yengeç, midye, istiridye, ıstakoz, kerevit, karides gibi deniz haşaratı ile deniz aygırı, deniz hınzırı gibi balık suretinde bulunmayan diğer deniz hayvanları haramdır. Diğer üç mezhepte ise deniz ürünlerinin hepsi helaldir.
Maalesef, Müslümanlarda Kur’an’ın uyarılarına rağmen, Kitap Ehli’nin düştüğü durumuna düşmüşlerdir. Müslümanların birlik, beraberlik ve kardeşlik içerisinde yaşabilmelerinin tek yolu Allah’ın kitabına sarılarak dinde ayrılığa düşüp parçalanmamaktır. Kur’an odaklı bir yaşam biçime sahip olmaktır. Hz. Peygamberin yaşam biçimi, Kur’an merkezliydi. Onun yolundan gitmek, ancak onun misyonunu devam ettirmekle mümkün olabilir. Hz. Peygamber’in “Ey Rabbim! Benim kavmim Kur’an’ı büsbütün terk ettiler” şikayetine maruz kalanlardan olmamak için sadece ve sadece Kur’an’a sarılmalıyız.
Aşağıdaki ayetler içinde bulunduğumuz durumu ne kadar güzel anlatmaktadır:
İyi bilin ki, halis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp da başka dostlar edinenler, “Biz onlara sadece, bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” diyorlar. Şüphesiz Allah, ayrılığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve nankör olanları doğru yola iletmez. (39/Zümer, 3)
Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz. (3/Ali İmran, 103)
Rabbinizden size indirilene (Kur’an’a) uyun. O’nu bırakıp da başka dostların peşlerinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz! (7/Araf, 3)
Onlardan bir zümre vardır, aslında Kitap’tan olmayan bir şeyi siz Kitap’tan sanasınız diye, dillerini Kitap’la eğip bükerler. O, Allah katından olmadığı halde “Bu, Allah katındandır.” derler. Bilip durdukları halde, Allah hakkında yalan söylerler. (3/Ali İmran, 78)
Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl, çünkü sen doğru yoldasın.
Şüphesiz bu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüttür, yakında ondan hesaba çekileceksiniz.(43/Zuhruf; 43, 44)
Peygamber der ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı büsbütün terk ettiler. (25/Furkan, 30)
Hahamlarını ve rahiplerini Allah’tan ayrı rabler edindiler, Meryem oğlu Mesih’i de öyle. Oysa kendilerine yalnız tek Tanrı olan Allah’a ibadet etmeleri emredilmişti. O’ndan başka tanrı yoktur. O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir. (9/Tevbe, 31)
Tevrat’la yükümlü tutulup ta sonra onu taşımayanların durumu, Kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın ayetlerini yalanlayanların durumu ne kötüdür. Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez. (62/Cum’a, 5)
Kur’an’ın ilk buyruğu insanın okumasına dairdir. Okuyan bir insan bilmediğini öğrenir ve öğrendiği üzerinde düşünür. Okumak, öğrenmek ve düşünmek insan olmanın temel nitelikleridir. İnsanın görevi bilgi edinmektir. Bilgi bizim için hayati öneme haiz bir değerdir. Bilginin doğruluğunu ve yanlışlığını belirleyen en önemli etken bilginin kaynağıdır. İslam’da bu kaynak Kur’an’dır. Yanlış öğretilerden sıyrılmanın tek yolu dinimizi kaynağından öğrenmektir. İşte o zaman sırtımızda taşıdığımızın bilincine varmış olarak, bizim için yararlı ve zararlı olan bilgileri rahatlıkla süzgeçten geçirebiliriz. Bu bilinç bize, bilgilerini överek satmaya çalışan din tüccarlarının gerçek yüzünü kolaylıkla görmemizi sağlayacaktır.
Daha çok sözlü geleneği tercih eden, okuma ve araştırma alışkanlığı olmayan insanımız, bilgi satan kimselerin uydurma söylemleriyle dinlerini öğrendiklerini sanmakta ve bununla beraber kendilerine enjekte edilen bu zehrin farkına bile varamamaktadırlar. Bunun sonucunda hem dünyevi hem de uhrevi hayatlarında ziyana uğrayanlar arasında yerlerini almaktadırlar.
Platon’un sözleri bu anlamda çok manidardır:
Şüphesiz, bilgi ruhun gıdasıdır. Bu yüzden tıpkı beden için gerekli olan yiyecek maddelerini toptan satan tüccarların yaptığı gibi, sofist de sattığı şeyi övdüğü zaman, bizi kandırmasın diye dikkatli olmalıyız. Çünkü tüccarlar, gerçekten yararlı mı, yoksa zararlı mı olduğunu bilmeden ve hiçbir ayırım yapmadan, sattıkları bütün malları överler. Onların alıcıları da neyin yararlı, neyin zararlı olduğunu bilmez. Tıpkı bunun gibi şehir şehir dolaşarak bilgi satan kimseler de sattıkları bütün malları aynı şekilde överler. Ama, dostum, onların çoğu da bu malların insan ruhu üzerinde nasıl bir etki yapacağını gerçekten bilmez. Bu yüzden neyin iyi neyin kötü olduğunu biliyorsan, Protagoras’ın ya da başka birinin sattığı bir bilgiyi rahatça satın alabilirsin. Ama dostum, neyin iyi neyin kötü olduğunu bilmiyorsan, o zaman dur ve en değerli şeyini bir şans oyununda tehlikeye atma. Çünkü bilgi satın almak, yiyecek ve içecek satın almaktan çok daha tehlikelidir.
(Erich Fromm, Erdem ve Mutululuk, 11, Eflatun, Protagoras, 10-11 (313 d, e - 314 a,b)
Oğuz Başgöze - 29 Mart 2008
15 Eylül 2008, 21:56 tarihinde.
çok güzel muhtesem bravo
18 Eylül 2008, 09:44 tarihinde.
Yazının bir yerinde “Maalesef, Müslümanlarda Kur’an’ın uyarılarına rağmen, Kitap Ehli’nin düştüğü durumuna düşmüşlerdir. Müslümanların birlik, beraberlik ve kardeşlik içerisinde yaşabilmelerinin tek yolu Allah’ın kitabına sarılarak dinde ayrılığa düşüp parçalanmamaktır. Kur’an odaklı bir yaşam biçime sahip olmaktır.” denilmiş.
Bu blogda ve “sadece Kuran” diye yola çıkan diğer sitelerde yazanların yazdıklarını okuyoruz. Buralarda da birbirine neredeyse küfredenler çıkmıyor mu? Sen bilmezsin anlamıyorsun, ben bilirim diyenler yok mu? Mesela, Kuran’ın emrettiği en temel ibadetlerden biri olan namaz konusunda bile ihtilafa düşülmüyor mu? Birisi 2, birisi 3, diğeri 5 vakit namaz vardır diyor. Oruç konusunda da birisi orucu erken açıyoruz diyor, diğeri itiraz ediyor.
Diyelim ki, “sadece Kuran” diyen iki kişi var. Biri diyor ki ‘kardeş gel ikindi namazı için camiye/cemaate gidelim’. Teklif sunulan kişi de diyor ki ‘ikindi namazı mı? Kuran’da farz olan sadece gece namazları vardır.Gündüz namaz yoktur. Bu yüzden teklifini kabul etmiyorum’ dese ne olur? Bunların ikisi de Kuran’la amel ettiğini iddia ediyor…
Şimdi, temel ibadetlerde bile ihtilafa düşülmüş olmuyor mu? Diğer konuları siz düşünün. Nerde kaldı “Kuran odaklı din”? Nerde kaldı ihtilafa düşmeyin uyarısı?
18 Eylül 2008, 19:01 tarihinde.
Sayın İsmail
Ortada bilgi kirlliği var. Yorumunuzdan anladığım, sizin de bu bilgi kirliliğinden kafanızın karıştığı.
Kimileri namaz vakti üç derken kimisi de beş diyor. Hatta bu sitede okuduğum yorumda, namaz vakitlerini üç kabul edip, sağlama almak için beş vakit kıldığını söyleyen var.
Tanrı herkese akıl vermiş. Herkesin algılaması bilinçaltını etkileyen nedenlerle benzersiz.
Kuran açık ve net. Tanrı’nın buyruğuna uyun ve “OKU” yun. Sizin ve herkesin görüşlerinden de yararlanalım. Akleden topluma hep birlikte ulaşalım. Dilerim Tanrı’da bizi dosdoğru yola ulaştırsın.