BEKKE’nin Sırrı
Fazlasıyla materyalist olduk.. Yoksa, sekülerleştiğimizi mi söylesek..?!
Bir türlü, Kurân’ı tanımak konusunda mesâfe alamıyoruz.. Yukarıdaki sebeplerden mi acaba?!
Neden, mûcize kelâmı kendi sıradan standartlarımızın mahkûmu gibi görüyoruz..?? Bu bağnazlık neden??..
Neden, Kurân’ı paçavra düşüncelerin ve zayıf akılların esiri gibi görüyoruz..???
Neden, Kurân’ın sonsuz deryasında kulaç atmak ile bir bataklığın içinde debelenerek daha çok batmayı birbirine karıştırıyoruz??!!
İzninizle, bugün bunların farklılığını vurgulayacak somut bir örnek sunmak istiyorum. İnşaALLAH, bu örnek Kurân’ın sonsuz deryasında kulaç atmanın ne demek olduğunu bize anlatabilir…!!
Örneği bir yerden alıntı yapmıyorum… Bizzat te’lif olarak –Allah’ın izni ve lutfuyla- ortaya koyuyorum*… (İlk olarak 16 Temmuz 2006’da HanifDostlar forumunda dile getirmiştim..)
Kurân’ımızda Âli İmran:96’da bir mekân adı olarak BEKKE kelimesi geçer.. Bütün, tefsirler bunu MEKKE olarak anlar**…
Netice olarak, Bekke için şu söylenmiş olur… Bekke, Mekke’nin geçmişteki diğer adıdır veya birçok isminden biridir….
Yâni, Bekke Mekke’dir!!
Hiç fazla söze gerek yok; bu çok sağlıklı, çok mantıklı bir düşüncedir!! Bununla beraber, BEKKE nüansını Kurân’ın mûcize dokusuna bağlı olarak daha fazla anlamanın yolu var mıdır diye sorabiliriz.??
İşte şimdi, bu sorunun cevabını veriyoruz!
Önce, Âli İmran:96’ya müracaat edelim…
“İnne evvele BEYTin vüdı’a linnâsi lellezî biBEKKEte mübâreken ve hüden lilâlemiyn”
“Muhakkak ki insanlar için konulan ilk ev, alemler için mübarek ve bir hidayet olarak Bekke’dedir!
Tâkip eden 97. âyeti incelediğimizde, 96. Âyetteki “ilk ev”in çevresini tanımlayan diğer unsurların sayıldığını görüyoruz… Yâni, Kâbe’den bahsediliyor! Dolayısıyla, Bekke denilirken MEKKE dışında bir mekândan bahsedilmiyor aslında!!
Âli İmran:97_ “Onda apaçık ayetler ve Makam-ı İbrahim vardır… Kim ona dahil olursa emin olur… Ona bir yol bulabilenin o evi hac etmesi insanlar üzerinde Allah’ın hakkıdır… Kim de küfreder ise muhakkak ki Allah alemlerden Ğaniy’dir.”
Peki, Arapça olan Kurân’ın Rabça söyleyişi ile Bekke’nin tam karşılığına nasıl ulaşacağız???
Bunun için Fetih:24’e bakalım…
“Ve hüvellezî keffe eydiyehüm anküm ve eydiyeküm anhüm biBATNİ MEKKEte min ba’di en azferaküm aleyhim ve kâneLLAHÜ bimâ ta’melûne basıyra”
“Sizi onlara muzaffer kıldıktan sonra Mekke’nin batnında/göbeğinde, onların ellerini sizden sizin ellerinizi onlardan uzak tutan O’dur… Allah yaptıklarınızı Basıyr’dır.”
Evet, burada düğüm çözülüyor ve Rabça bir söyleyiş Bekke’nin taşıdığı nüansı ortaya koyuyor…
Âli İmran:96’da “biBEKKEte” ile Fetih:24’de “biBATNİ MEKKEte” eşdeğerlik arzediyor.. Bu eşdeğerliği anlamamıza BEKKE ve MEKKE arasındaki ses uyumu dışında “Bİ” bağlaçları yardımcı oluyor…
Net olarak şu sonucu çıkartıyoruz.. BEKKE, BATNI MEKKE demektir! Yâni, Mekke bir şehir ise, Bekke onun tam merkezi, göbeği mesabesindeki adrestir. Daha doğrusu, Mekke Bekke’den doğmuştur!
Dahası, bize göre Bekke adı geleceğin bilgisi ile geçmişte özellikle oluşturulmuştur.
Ne dediğimizin anlaşılması için, görüşümüzü hayâlî bir senaryo üzerinden aktaralım…
Düşünün ki Hz. İbrâhim sizsiniz…. “İlk Ev” için yönlendiriliyorsunuz… Peygamber olmanız sebebiyle size geleceğin bilgileri de veriliyor…
Öğreniyorsunuz ki, “ilk ev”in çevresinde gelecekte bir şehir olacak ve adı MEKKE olacak!! Mekke’de zuhûr edecek son peygamberin adı da MUHAMMED olacak…
Görüyorsunuz ki “ilk ev” geleceğin Mekke’sinin tam göbeğinde kalacak… Düşünüyorsunuz ve gelecekten aldığınız bu bilgiyi değerlendirerek geleceğe neleri bildiğinizin işâretini bırakmak istiyorsunuz… Bu maksatla, “Batın” kelimesinin “B”sini alıyor ve bunu Mekke’deki “M”nin yerine ikâme edip “Bekke” ismini türetiyorsunuz... “Batnı Mekke” anlamında….
Bu senaryo ile taşların yerine oturmasını ve meselenin daha kolay anlaşılır olmasını umuyorum.
En başta söylediğim gibi, bu örnekleme ile aslında kutsal metin (Kurân) tetkiklerinin ne kadar çok nüans üzerinden yapılması gerektiğine işâret etmiş oluyorum.
Cenâbı Allah, Kurân’ındaki Rabbâni dilin (Rabça) güzel sürprizleri ile şereflendirsin bizleri…
Neyzen_Semazen
*Bu makaleyi kaleme alırken (10.02.2008) Sn. Hüseyin Güler’in mealini inceledim. Hüseyin Bey’in Âli İmran:96’inin çevirisinde Bekke karşılığı olarak parantez içinde “Mekke’nin Batını” yazdığına tanık oldum. Ortak noktada buluşmuş olmak beni sevindirdi. Ref: http://www.ahmedhulusi.org/kuran/003_aluimran.htm
** Yine, bugün Bekke için Taberi, Kurtubi, İbni Kesir tefsirlerine müracaat ettiğimde, Taberi’nin bu konuda geniş bir rivayetler zinciri sunduğunu gördüm. Hatta Tâberi’de, İbni Kesir ve Kurtubi’den farklı olarak bizim yukarıdaki açılımımıza denk düşecek bir rivâyet gördüm. Rivâyet, sanki diğerlerine göre daha az kayda değermiş gibi arada anonim olarak zikredilmişti. Diyordu ki “Bekke ismün li BATNI MEKKE ve Mekke ismün li’l-Harem”… Yâni, Batnı Mekke’nin ismi Bekke’dir ve Harem’in ismi de Mekke’dir…
11 Şubat 2008, 22:43 tarihinde.
Nasıl ki; insanın bir zahiri(beş duyuyla algılanan) bedeni(et-kemik beden), bir de batıni (beş duyuyla algılanamayan) bedeni(ruh bedeni) var…O yapının da zahirine(beş duyu ile algılanan beton yapısına) Mekke, batınına (beş duyu ile algılanamayan manevi yapısına) Bekke denmiş.”Mekke’nin batını” derken bu manevi yapısı kastediliyor ki, tavaf sırasında insanı etkisi altına alır.
12 Şubat 2008, 18:33 tarihinde.
değerli Neyzen_Semazen,
bu nitelikli makaleniz için size ne kadar teşekkür etsem azdır.Benzer konulardaki nitelikli makalelerinizi sık aralıklarla burada paylaşmanızı şiddetle rica ediyorum.Allah kaleminizi daha da bereketlendirsin.
12 Şubat 2008, 22:59 tarihinde.
Sevgili Yalnız_Kürt,
İlginiz, ricanız ve duanız için gönülden teşekkürler…
Sn. Saim,
Değişik bir yorum getirmişsiniz.. Dikkate ve saygıya değer.. Bununla beraber, bu yorumu delillendiremeyeceğimiz düşüncesindeyim.. Çünkü, Rabça söyleyiş Arap lisânı kullanılarak gerçekleşiyor.. Bu yüzden, BATN (Karın, göbek) kelimesi ile BÂTIN (Zâhirin zıddı) kelimesi arasında -aynı kök harflere sahip olsalar bile- anlam birlikteliği bulunmuyor.. Buna rağmen, kök harflerin aynı olmasından kaynaklanan ve anlamlara da bir dereceye kadar sirâyet eden benzerliği kullanarak sizin yaptığınız gibi bir yorum getirmek elbette çok şık bir yorum olarak kabul edilebilir…
Katkınız ve ilginiz için teşekkürler..
Neyzen_Semazen
13 Şubat 2008, 00:54 tarihinde.
Selam Neyzen_ Semazen Kardeşim,
Bekke, Mekke’dir.bunda katiyyen şüphe yok.
bu konuda kanaatimce, önemli olabilecek, farklı bir açılım getirebilecek bir bilgi var herkesle paylaşmak istediğim :
” bekke ” nin Arapça anlamı ” ağlayan kişi ” olduğuna göre, belki de buradan hareketle Mekke için ” bi Bekke’te mübareken ” denilmesinin bir hikmeti, Mekke’ye ruh vermek , orada Rabb’lerinin rızasını arayan geçmiş Peygamberlerin tevhid yolunda çekmiş oldukları çile ve cefalara, işkence ve ağlayışlara dikkat çekmek / işaret etmek, oraya tavaf için gelenlere bu durumda daha bir ihtiramlı ve saygılı olmaları , ibadetlerini daha büyük bir huşu içinde yapmaları gerektiğine dair bir işaret ( Ayet / Bekke) vermek olabilir diye düşünüyorum. kesin emin değilim sadece düşünüyorum ve bu düşüncemi katkı verecek herkesle paylaşmak istiyorum.
Yüce Rab hepimizin ilmini , takvasını arttırsın / yanlışlarımızı düzelttirsin ve son nefesimizde bile Müslüman olmaktan başka bir hal üzere iken canımızı almasın inşaAllah.
Sevgilerimle
13 Şubat 2008, 18:29 tarihinde.
Hasan Bey,
Teşekkürler…
“Bekke” için “ağlayan kişi” karşılığının Arap dili açısından uygun olduğundan emin değilim.. Bu emin olamayış, Bekke isminin etimolojisi hakkında tefsirler ve sözlüklerde gördüğüm açılımlar sebebiyle… Yâni, etimolojik olarak Bekke’yi oluşturan temel seslere baktığımızda Arap dilinde B+K+K maddesini inceliyoruz.. Meselâ, Lisân’ul-Arab’ın bu maddesine müracaat ettiğimizde dolaylı olarak “ağlamak” ile tevil edilebilecek bir karşılık var.. Ancak, bu oldukça marjinal ve dolaylı bir karşılık..
Kök harfler düzeyinde öne çıkan karşılık daha çok “izdiham, kalabalık” olmuş.. Buna mukabil, Mekke’nin kök harflerini dikkate alarak Lisân’ul-Arab’ın ilgili maddesine müracaat ettiğimizde verilen karşılıkların etimolojik olarak iğreti durmadığını görüyorum.. Yâni, M+K+K kök harflerinden MEKKE şeklinde bir isim türetilmesiyle kalıp ve anlam bütünlüğü sözlüklerde çok rahat sergilenirken, B+K+K seslerinden oluşan Bekke isminin kalıp ve anlam uyumunu sergileyecek veriler daha çok “marjinal” ve hatta iğreti duruyor… Tabii, bu benim algıladığım ve anladığım..
Böyle olunca, bana göre Bekke’in kök harflerinden hareketle anlamına ait ipuçları yakalamak MEKKE için olduğu kadar kolay görünmüyor..
Ancak, bu etimolojik incelemeyi bir kenara bıraktığımızda, incelememizde sunduğumuz gibi bir mekân İSMİ olan Bekke’nin tam karşılığının BATNI MEKKE olduğunu Kurân’ımızdan öğreniyoruz… Makalede ifade ettiğim gibi, benim nazarımda olay tersinden gerçekleşmiştir… Yâni, sebep sonuç ilişkisi bu isimlendirmede tersine işlemiştir.. Etimolojik olarak hangi anlamlara tekâbül ettiğini zorlamasız olarak bildiğimiz MEKKE ismi bana göre Arapçanın ve Arapların ürünüdür.. Buna mukabil, Bekke isminin aslında Arapça ile ilgisinin olmadığını düşünüyorum. Daha doğrusu, Batnı Mekke’den türetilmiş bir kısaltma isim olduğunu ve bunun meselâ Hz. İbrahim (A.S.) tarafından kodlanmış olabileceğini tahmin ediyorum..
Bütün, etimolojik yorumları ve spekülasyonları bir tarafa bıraktığımızda Kurân’a göre kesin olan şey, Bekke’nin Batnı Mekke olduğudur.. Yâni, Kâbe ve Mescidi Haram koordinatları itibariyle Mekke’nin göbeğinde yer almaktadırlar.. Dolayısıyla, Bekke Mekke’dedir… Böylece Kurân, “Bekke de neresidir YâHû?” diyenlerin merakını kendi Rabça söyleyişi ile gidermiştir..
Selam ve Saygılarımla,
N_S
neyzen_semazen@yahoo.com
14 Şubat 2008, 22:43 tarihinde.
Selam;
Merak ettim, kalpazanlardan ziyâde onlara müşteri olmaya daha dünden râzı düşüncesizlerin ürettiği şeylere kadar düştünüz mü?
İlminize yakışmıyor.
Muhabbetlerimle…
15 Şubat 2008, 15:18 tarihinde.
Sn. Ali Aksoy,
Tahmin ediyorum; “admin” olarak yukarıdaki mesajı siz kaleme aldınız??
Yine, tahmin ediyorum; HanifDostlar’daki şu cümlenizle beni kast ettiniz..
“Alaycı, kibirli, bildiğini saklayan herkişiyi de, ona bilmediğini kim öğretti ise O’na havale ediyorum.”… (Alınganlık hakkımı
kullanarak bu cümlenizin kapsamında bana da yer verdiğiniz ve hatta ilk olarak bana işaret ettiğiniz hissine kapıldım..)
Şimdi söylüyorum; aslında “Bekke’nin Sırrı”nı sizin için kaleme almıştım.. Yâni, siz olmasaydınız; bu konuya öncelik verecek değildim!
Tabii, bendeniz geçmişten bugüne sizin yazdıklarınızı tâkip etmeye çalışıyorum.. Ne kadar saygın bir üslûba sahip olduğunuzun ve ne kadar saygıdeğer olduğunuzun farkındayım.. Şu dakika itibariyle bile kanaatimde en ufak bir değişiklik olmadı..
Elbette, şu anda cevap verdiğim mesajınızı okuyunca da “kalpazanlar” ve “sakar salaklar” hakkında bende bir kanaat değişikliği olmadı..
Meselâ bana “kimdir o kalpazanlar ve sakarlar; ismen örnekler misiniz” denilecek olsaydı, çok net olarak HanifDostlar Forumundan size bazı rumuzları telaffuz edebilirdim.. Elbette, bunu birilerini tahkir kasdıyla yapmazdık… Meramımız, maksadımız tahkir değildir!! Durumun vehâmetine ve felâketin büyüklüğüne paralel - “bir bilen” olarak- sarsıcı bir uyarı yapabilmektir..
Uyarımın esası şudur.. Kurân’a yönelişin sâdece dînen değil aynı zamanda ilmen çarpık ve sapık versiyonları vardır.. Bu versiyonların bir virüs gibi bulaşıcı özellikleri vardır.. Bulaştırana “kalpazan” kendisine bulaşana “sakar sa…” demenin bence sakıncası yoktur; faydası vardır… Tabii, bir meseleyi ortaya bu şekilde koymaya çalışırken “acaba şu arkadaş da bundan alınır mı” diyerek düşünmek lüksümüz yoktur.. Çünkü, aslında maksadımız tek tek kişiler değildir; tıpkı maksadımızın tahkir olmayışı gibi…
Bize göre, Kurân’a yöneldiği iddiası ile ortaya çıkanlar çoğunlukla sapla samanı karıştırmaktadırlar ve yanlış sorularla yola çıktıkları için samanlıkta iğne aramaktadırlar.. Aradıklarını bulamayanlar yanlış hükümlerinin çarpık görüntülerini Kurân araştırması diye yutturmaktadırlar.. Kurân’ın Brütüs’ü olanlara “Sen de mi Brütüs?!” kabilinden “kalpazan” demek ve bu şuurlu veya şuursuz kalpazanlık karşısında tuzağa düşebilecekleri sakarlık ve salaklıktan sakındırmak sakındırdıklarımızın hayrınadır… Bence böyledir..
Bu meyanda, “Namazı Kurân’da bulamadık” diyerek ahkâm kesenler -sizi kast etmiyorum- kalpazandırlar… Kurân’da “resimli namaz hocası” arayanlar da henüz Kurân’ı kavramaya çok uzaktırlar.. Nasıl uzak olunmasın ki, Kurân’ı Hz. Muhammed (S.A.V.) mertebesinde okumak lâzım ki o resimli namaz hocasına ulaşılabilsin… Kurân’ı “gerektiği gibi okumak” O’nun için bile “kolay” olmamıştı…
Kurân yoldaşımız olsun ve biz onun Brütüs’ü olmayalım… Âmin!
Saygılarımla,
N_S
neyzen_semazen@yahoo.com
15 Şubat 2008, 16:48 tarihinde.
Selam Neyzen;
Tahmininiz doğrudur. Tepkim kişilere değil, eylemedir. Şu ki, ben o okuduklarınızı yazarken dahi hem kendim hem siz için Rabbimden ancak hidayet ve af dilemişimdir.
Tepkimin özü şudur:
1) Hanif dostlar forumu çok ciddi, korkutucu, kafa karıştırıcı, uyarıcı vs. pek çok konunun tartışıldığı bir forum. Hayır mı, şer mi onu da Allah bilir. Şimdi bir kesim Kuran’dan soru soruyor. Doğru da sorabilir, yanlış ta sorabilir. Bize düşen eğer burası bu işlerin tartışıldığı bir forumsa güzellikle cevap vermek olmalıdır. Bir kısım cevaplar önceden verilmiş olabilir. Şu halde, o önceki cevapların linkleri verilebilir. Ama bunu yapmak yerine, sadece niyet okumaya dayalı karalama çalışması, tahkir, alışık olduğumuz bir tepkinin yansımasıdır sadece.
2) Var olan tepkilerin dışında tepkili, tepkisiz verilen cevaplarda “tevatür” gibi bir delilin kullanılması da, beğenelim yahut beğenmeyelim çelişkili bir durumdur. Bu tutum, iyice düşünüldüğünde bizi önceki inancımıza geri döndürür. O halde, tevatüre delil olarak yapışanlar önce kendi içlerindeki çelişkiyi gidermek durumundalar. Yani Kuran yol gösterici olarak yeter mi, yetmez mi ? Önce bu soruyu içlerinde netleştirmeliler.
3) Bu nedenle ben esasen bir kesimin delillerini sahiplenip geliştirerek tartışmayı uzatıp, neticenin ortaya çıkmasını dilemiştim. Fakat, karşılaştığım tablo hiç de umduğum gibi olmadı. Bunun iki nedeni olabilirdi.
a) Cevap beklediklerimizin bir delili yok
b) Cevap beklediklerimiz bizi muhatap almıyor.
İkiside mümkündür. Fakat, (b) şıkkı doğru ise, en azından bunun açıklıkla baştan söylenmesi bekleyenler bakımından da faydalı olurdu. Bendeniz, sizin bu husustaki tavrınızın kapsamına çok sonraları vakıf olabildim.
4) Bütün şu tartışmalar içinde en doğru söz sizin yukarıda beyan ettiğiniz şeydir. Yani, Kuran’ı Muhammed gibi okuyabilmek. Evet doğrudur. Fakat bu hüküm neticesi itibariyle Kuran’ı Muhammed olmayan her kişiden uzaklaştırıp, hadis külliyatına dönmekten başka bir şeye götürmez. Senin, bak ben bunu gayet iyi anlayabiliyorum dediğin her şeyi, ne biliyorsun Muhammed gibi anlayabildiğini der, çürütürüm.
Tevatür savunması apaçık bir çelişkidir. Bunu ikrar etmeyebilirsiniz.
Misal, biri şöyle diyebilir:
Kuran’da sakal bırakma emredilmez. Fakat resul, kendisine vahye ve önceki resullerin yoluna uyma emrinden yola çıkarak, Harun’un “Saçımı sakalımı çekiştirme..” sözünden ışık almış, sakal bırakmıştır. Bak bu farklı bir okumadır.
Şu halde bize düşen ilk iş,
1) Kuran yeter mi yetmez mi, sadece Muhammed’e mi yeter sorusuna tam bir cevap vermek.
2) İkide bir kullandığımız “tevatür” ün ne olduğunu da iyice açıklamaktır.
Zaten bu iki şey esasen aynı sonuca çıkacaktır.
Sizi kırdı isem özür dilerim. Tüm talep ve sözlerimin kişiliklerimizden uzak, eylemler üzerine kurulu olduğunu bilmenizin huzuru ile Allah’tan hepimiz için hidayet ve bağışlama dilerim.
Ali Aksoy
15 Şubat 2008, 19:31 tarihinde.
Ali Bey, Tekrar Merhaba!
Siz, son mesajınızı maddeler halinde aktardınız.. Bendeniz, vakit darlığı sebebiyle -madde madde değil de- kısa bir cevapla karşılık vermek istiyorum..
Bendeniz, ilmî ve aklî standartlara vurulduğunda “safsata” olarak nitelenebilecek şeylere karşı -konu İslam ve Kurân olduğu için- sert ve çarpıcı bir üsluptan yanayım.. Çünkü, meseleye içerdiği tehlikenin büyüklüğünü dikkate alarak bakmaya çalışıyorum..
İkinci olarak, her müslüman bireyin Kurân’a yönelişinin bireylerin arka planlarına paralel getiriler sağlayacağı kanaatindeyim.. Burada, bireylerin Kurân’dan önce aynaya bakmaları lâzım.. Yâni, kendi özel durumlarımızı lâyıkıyla değerlendiremezsek Kurân’ın bizimle kuracağı iletişimin diline yabancı kalırız.. Yâni, Kurân her konuda ve meselede tam tekmil yeterlidir de, yeterli olan Kurân’dan yararlanmada biz acaba yeterli miyiz veya yeterliliğimizin seviyesi nedir soruları bence fevkalade önemli!!
Bence problem burada başlıyor!!
Diğer taraftan, benim detayını veremeden şöyle bir kenarından temas ettiğim Resulü Ekrem gibi Kurân’ı okumak vurgusu benim nazarımda aslında çok şey anlatmaktadır.. Tabii, detayına inmek icap eder; bu da zaman ister.. Ancak, şunu söyleyebilirim.. Böyle bir okuyuş veya buna yakın bir okuyuş, “onun gibi okuduğunu nereden biliyorsun?” diyerek çürütülemez… Bu çok “ağır” bir konu başlığı!! Dolayısıyla, Kurân’dan daha çok feyz almak isteyenlere kendi özel durumlarındaki yeterliliği anlamaya çalışmalarını tavsiye ediyorum.. Her konu herkesin işi olmayabilir.. Aslında işimiz olmayan bir konunun ucundan tutarak, kendimize ve çevremize imanî açıdan zarar verebiliriz..
Dolayısıyla, Kurân’ın bize vereceği feyzin ne olacağını bence Kurân’a bırakalım… Biz, belli şeyleri illâ almaya çalıştığımızda sıkıntı yaşayabiliriz.. Nitekim, Kurân’da bildiğimiz namaz yoktur diyenler Kurân’ın kendilerine fitne olduğu insanlardır… Bu insanlar, Kurân okumuyorlar; Kurân ile güreş tutuyorlar…
Selamlar,
N_S
18 Şubat 2008, 23:52 tarihinde.
selamlar,
Gerçi henüz test aşamasındayız ama yazınızı sitemize alıntıladım ve yazınıza eleştiriler geldi.Haberiniz olsun istedim.Eleştirilere yönelik değerlendirmelerinizden faydalanacağımızı belirtmek isterim.
http://www.kurannesli.net/foru.....1&t=46
19 Şubat 2008, 10:50 tarihinde.
Sn. Paris,
İlginize teşekkür ederim.. Sitenizin sizler ve okurlar için hayırlı olmasını Cenabı Allah’dan dilerim..
Sitenizde yer alan yorumları okudum.. Yorum sahiplerine ğıyâben teşekkür ederim..
Okuduklarımdan öncelikle şu neticeyi çıkardım.. HanifDostlar ve Kuranmüslümanı gibi belli bir mâziye sahip olduğum iki bildik ortam için kaleme alınmış bir makale yabancı bir ortamda elbette farklı algılamalara yol açabiliyor.. Bu algıları önlemenin tek yolu ise bu makalenin yabancı ortamlar için yeniden düzenlenmesi…
Diğer taraftan Sn. Bülent Şahin’in “dikkatli” yorumu kendi içinde önemli hususlara temas ediyor.. Kendileriyle yazışmak veya bizzat görüşmek suretiyle tanışıyor olsaydık aslında dile getirmeyecekleri eleştiriler ortaya koymuşlar.. Çünkü, altını çizdikleri konularda zâten yetkinliği olan insanlardanız.. Bir konu hariç! O da Tevrat ve İncil gibi diğer kitaplar.. Bendenizin, bu kaynaklar(?) üzerinde geçmişte ve bugün hiçbir çalışmam olmamıştır.. Kurân araştırmalarında bu kitaplara müracaatı mahzurlu görmemekle birlikte bendeniz müracaat etme ihtiyacı duymuyorum.. Kurân araştırmalarında Tevrat’a ve İncil’e müracaat etmek gibi “ilmî” bir gereklilik kat’î sûrette bulunmuyor.. Bu, Sn. Şahin’in “ındî” değerlendirmesidir..
Sn. Şahin’in temas ettiği diğer hususlara cevap olabilir ümidiyle yukarıda yer alan ve Sn. Hasan Öktem’e hitaben yazılmış mesajın incelenmesini önerebilirim..
Son söz olarak, Kurân araştırmalarında “yer” ile bağlantımızı kopartmadan ve ayaklarımız yerden kesilmeden bilinirliği yüksek ilmî altyapılar üstünde Kurân’ı tefsir çalışmalarından TE’VİL çalışmalarına terfi etmeliyiz.. Aksi takdirde, önümüzdeki -eğer o kadar vaktimiz varsa- 1400 seneyi de elimizdeki MUCİZE’nin mucizevi etkilerinden mahrum geçireceğiz.. Dolayısıyla, Sn. Şahin’e “Bİ” harficerr’inin bu makalede bir tefsir aracı olarak değil de bir TE’VİL aracı olarak kullanıldığını söylememiz gerekiyor.. O zaman mesele bir başka boyuta transfer veya terfi ediyor.. “Te’vil İlmi nedir ve nasıldır?”
Saygılarımla,
Neyzen_Semazen
Not: Kendimi “Kuran Müslümanı” veya “Hanif Müslüman” gibi vurgulu ifadelerle tanımlamıyorum.. Sn. Şahin bu konuda yanlış bir algı edinmiş.. “Müslümanlık” bize göre ekstra vurguları gereksiz kılacak bütün anlamları bünyesinde taşıyor.. Buna mukabil, misafiri ve üyesi olduğumuz web siteleri temel kavramların nüanslarını vurgulamak ihtiyacı içinde farklı künyeler kullanabilirler.. Bu da çok tabiidir!
25 Şubat 2008, 12:48 tarihinde.
selamlar tekrar,
Hanifdostlar sitesine yazmama kararınız site müdavimleri açısından büyük bir kayıp.Yazılarınızı inceledim:Özellikle ”Kabe Dikili Taş Değil mi?” başlığı altında gösterdiğiniz ilmi performans ayakta alkışlanacak türden.İlmi cevaplarınızla safsatacıları hezimete uğratmışsınız.Böyle bir değerden site müdavimlerinin faydalanamaması olacak şey değil.
Biz Kurannesli olarak sizi sitemize davet ediyoruz.Sitemize yapacağınız katkılardan müteşekkir olacağız.Orda bulunmanızdan büyük bir memnuniyet duyacağız.
Sitemize alıntıladığım yazınıza gelen eleştirileri ordan cevaplamanızı isteriz.Hem ben de verdiğiniz cevapları tekrar alıntılamak zorunda kalmamış olurum:)
25 Şubat 2008, 22:37 tarihinde.
Değerli Paris,
Hakkımdaki lutufkâr sözleriniz ve güzel düşünceleriniz için gönülden teşekkürler…
Biliyor musunuz, “Kâbe Dikili Taş Değil mi?” zırvası karşısında yapılmış bir savunmanın hakkını sizin gibi teslim eden ne kadar az insan var!!
Düşünün ki, Semazen olarak siz, güneş bütün sıcaklığı ve ışıltısı ile ortada iken, gözlerini balçıkla sıvamış olanlara güneş balçıkla sıvanmaz dersi vermeye mecbur kalmışsınız……. Bunu üstelik defaatle yapmışsınız.. Meselâ, aklıma şimdi gelen “Yevm’ul Cumua” meselesi……… Meselâ, “Hârun’un Kızkardeşi” konusu………
Biz, bu zırvaları tedavüle süren zırdelilerden ziyade -aslında- deli yakınlarından
çok çektik… Bir yerden sonra gına geldi; zırdelileri (onlar kendilerini bilirler) ve deli yakınlarını (onlar da kendilerini bilirler..) rahat bırakarak rahata ermeyi tercih ettik.. :))
Bana yaptığınız bu çok güzel dâvetiniz sebebiyle ne kadar teşekkür etsem azdır… Demek kadirşinas kulların nesli henüz tükenmemiş… Bununla beraber, zamanı çok sınırlı bir insan olarak HanifDostlar’dan sonra başka bir adreste oradaki gibi yoğun bir performans sergilemek üzere bulunmam maalesef mümkün değil… Bu yüzden, KuranMüslümanı dışında bir adreste yazmama kararı aldım… Daha doğrsu, HanifDostlar gibi tartışma forumlarında…
Güzel davetiniz için tekrar teşekkür ediyor ve beni anlayışla karşılamanızı gönülden rica ediyorum…
Selamlar,
N_S
24 Ağustos 2008, 14:50 tarihinde.
Merhaba,
Şu günlerde HanifDostlar Forumu’nda “Kâbe” başlıklı bir inceleme var.. İncelemeye iki adet “insan” yorum (!) katmışlar..
Hakikaten, bazı yorumlar (!) ve yorumcular(!) karşısında insanın nefesi kesiliyor.. Allah’dan sövüp saymamaya yeminliyim de şu an yaşadığım infaili soğukkanlı cümlelerle ifade edebiliyorum. Yoksa, bu “yorumcu”ların istihkakına en galiz küfürler düşebilirdi..
YaHû! Madrabazlar!!!!
Belli ki MÜSLÜMAN değilsiniz; o zaman NESİNİZ??
Belli ki AKLINIZ BAŞINIZDA değil!! O zaman sağlıklı insanlar arasında işiniz ne???
Kendi vahim durumunuza bir AD bulunuz…
Siz MÜSLÜMAN değilsiniz; dininiz İSLAM değil… Bu dinin Kâbe’sine Hacc’na sövmeyiniz.. Bu yaptığınız PROVOKASYON’dur…
Ey Müslümanlar! Provokatörlere karşı uyanık olunuz… Dünyanın bu en âdî, en müfsid, en müfrit mesleğine mensup (provokatörlük) sözde yorumculara forumlarınızı yasaklayınız!!!!!!
Bunların, ilimsiz, hikmetsiz, aşksız, şevksiz, hakikatsiz, ruhsuz, irfansız, ahlaksız ve de imansız söz yığınlarına “çöp” muamelesi yapınız… Bunlara cevap yazarak nefeslerinizi tüketmeyeniz… Bunları muhatap almayınız!! Bunlardan uzak durunuz!!! Onlar sizden uzak durmuyorlarsa, siz onlardan kaçınız!!! Onları ve hallerini Allah’a havale ediniz!!
Selam ve Saygılarımla,
N_S
14 Eylül 2008, 13:27 tarihinde.
Merhaba,
24 Ağustos’da hemen yukarıda yer alan mesajımı okudunuz..
Lütfen, bir daha okuyunuz ve şu gelişmeye dikkat kesiliniz…
http://63.231.71.139/forum_pos.....#038;TPN=1
Evet, bu gelişme 13 Eylül tarihli…. Hicrî aylardan mübârek Ramazan!! Provokasyonun zamanlamasına lütfen dikkat ediniz…
Şimdi, eğer anlaşılmayan bir şey kaldıysa; ilgili forumda gelişmeyi yorumlayan Sn. yalnız_kürt’ün mesajını da okuyunuz…
http://63.231.71.139/forum_pos.....#038;TPN=6
Ayakta uyumayınız!! Nice zamandır safsatacılardan, iman hırsızlarından bahsediyoruz!!!
Selam,
N_S