ŞURA
ŞURA YAPILANMASI
1 – Giriş
ŞURA
(36) Size verilen şeyler, şu iğreti hayatın nimetidir. İnanıp Rablerine tevekkül edenler için Allah katında bulunan ise daha hayırlı, daha kalıcıdır.
(37) Onlar, günahın büyüklerinden ve tüm iğrençliklerinden uzak dururlar. Öfkelendikleri zamansa, affedenler onlar olur.
(38) Rablerinin çağrısına cevap verirler, namazı kılarlar. İşleri/yönetimleri, aralarında bir şûra’dır. Kendilerine verdiğimiz rızklardan infak ederler.
(39) Kendilerine zulüm ve haksızlık gelip çattığında, yardımlaşırlar.
İnanıp rablerine tevekkül edenlerin özelliklerinin sayıldığı bu ayetler çok önemlidir. Bu bir emir değildir; emirden çok daha önemlidir. Bu bir tariftir. Emri yerine getirmeyen günahkâr olur ve bir takım eksikliklere rağmen yine neyse odur. Ama bir tarif yapıldığı zaman o tarife uymazsanız artık tarifi edilen şey olma özelliğinizi kaybedersiniz. Şuradan bahsediyorum. Eski zamanlarda insanların sayısının azlığı, çoğunun cahil olup sözü dinlenmeyen kimseler olması şuranın kısmen yerine getirilmesi için şartların hazır olmasına yardımcı olmuştur. Ama günümüze gelecek olursak Kuranda bahsedilen şura asla gerçekleşmemiştir. Cumhuriyet ve demokrasinin bu şuranın yerine getirilmesi olduğunu düşünenler yanılıyor. Bu yazımda bunu ispat edeceğim ve Kuran ineli beri ilk defa şuranın çok kalabalık toplumlar için uygulanabilmesini sağlayan bir yöntem ortaya koyacağım. Ve böylece kesinlikle göstereceğim ki Kuran tabanlı bir sistem tüm beşeri sistemlerden çok daha üstündür. Adı ister cumhuriyet olsun ister demokrasi.
Neden cumhuriyet ve demokrasinin dışında bir yol aradığım düşüncesi insanları yanıltabilir. Ben bu sistemlerin düşmanı değilim. Bütün bunların kazanımlarını kabul ediyorum ve bunlardan gerektiği şekilde istifade edilmesinden yanayım. Cumhuriyet, şimdiye kadar uygulanmış tüm yönetim şekillerinden daha iyidir. Geriye dönüş söz konusu değildir. Ancak bazı açıkları vardır. Bunlar öyle etkili açıklar ki, bir kere sistemi ele geçiren maddi güce sahip bir zihniyet, tüm etkisi altındakilerin bilincini ve zekâsını yönetimde etkisiz hale getirebilecek ve bu topluluğu kendisine çalışan bir çiftlik haline getirebilecek güce sahip oluyor. Ülkemizdeki durumu küçümseyebilirsiniz. Ama daha iyi görmek için dünya geneline bakmalısınız. Bütün dünya, maddi gücün toplandığı bir azınlık tarafından koca bir çiftlik haline getirilmiştir. Bunun nasıl becerildiğini aşağıda anlattıklarımdan sonra daha iyi anlayacaksınız.
Ama önemli olan eleştirmek değil; çünkü yerine yenisini koyamayacaksanız hiçbir anlamı yok. Sonuçta büyük topluluklar bir şekilde yönetilmek zorunda. İşte bu sebeple ben yerine Kurandaki tarife dayalı farklı bir çözüm de getiriyorum. Dikkatle incelediğiniz zaman üstünlüğünü açıkça anlayacağınız yeni bir yönetim ve yapılanma şekli. Bu yapılanma sadece ülkeler için değil; dernekler, partiler gibi çok üyesi olan tüm topluluklar için etkili bir yöntem. Ve aslında büyük bir topluluğu tüm bireyleriyle etkili bir eylem mekanizması haline getirebilecek bildiğim tek yöntem. Buna şimdilik Kurana atfen “şura yapılanması” diyorum. Ad bulmakla fazla uğraşmıyorum. Önemli olan yöntemin kendisidir.
Önce Cumhuriyet ve demokrasiyi anlatmaya başlayacağım ki dünyayı bu yolda bekleyen tehlike daha açık bir şekilde anlaşılsın. Göreceksiniz ki “şura yapılanması” bir tercih değil bir zorunluluktur. Zira ülkemiz dış dengeler açısından çok riskli bir alanda. Uzun uzun anlatmaya gerek yok. En ufak bir hatanın telafi edilmesi mümkün olmayan sonuçları olabilir. Bir an önce bu hassas durumdan çıkmak için elimizden geleni yapmalıyız.
Şura yapılanmasını okuduğunuz zaman şu soruların cevaplarını bir arayın:
Bu yapılanma Irakta uygulansaydı mezhep kavgaları diye bir şey olur muydu?
Bu yapılanma Filistin’de uygulansaydı milletvekillerinin hapse atılmasıyla çöken sistemi çökertmek mümkün olur muydu? Ki şura yapılanmasını çökertmek için neredeyse tüm ülkeyi hapse atmak lazım.
Bu yapılanma Afrika ülkelerinde uygulansaydı oranın açlarını umursamayan, kaynağını tüketen, savaşlara ve boş yere kan dökülmesine göz yuman işbirlikçileri buna fırsat bulabilirler miydi?
Ve en önemlisi bir gün kendi ülkemiz için şunu demek zorunda kalmayalım: Şura yapılanması ülkemizde uygulasaydı böyle mi olurdu? Allah korusun. Allah korusun ama kul da artık biraz aklını başına toplasın ve bir an önce tehlikenin farkına varsın.
2 – Cumhuriyet
Cumhuriyet ve demokrasiyi neden ayrı incelediğim yeri geldiğinde anlaşılacaktır. Cumhuriyetin tanımından başlayalım. Aslından tanımından değil de iddiasından başlayalım; yani halkın egemenliği iddiasından başlayalım. Bu bir tanım değil iddiadır. Oysa bir yönetim şekli iddialarıyla değil net uygulama yöntemleriyle tanımlanabilir. Ancak ondan sonra iddiaların gerçekten yerinde olup olmadığını araştırabiliriz. O halde Cumhuriyetin gerçekte ne olduğundan başlayalım.Halkın egemenliği ideali için büyük topluluklara uygulanabilecek bir model geliştiremediklerinden bu ideal uygulamada, halkın kendini yönetecek bireyleri seçmesi olarak somut bir şekle dönüştü. Özet olarak:
1 – Yönetim sınırlı sayıda bireyden oluşacaktır.
2 – Bu bireyleri halk seçecektir.
3 – Seçecek ve seçilecek olan insanlar din, dil, ırk, cinsiyet, sosyal durum… gibi ayrımlara tabi tutulmayacaktır.
Bu durumda halkın egemenliği idealine yaklaşmak için seçecekler ve seçilecekler için her oyun aynı değerde olması eşitlik vurgusunu, seçileceklerin kendi fikirlerini ifade etme serbestliği ise özgürlük vurgusunu gerekli kılıyor. Tanım budur. Geriye sadece uygulamadaki ayrıntılar kalıyor. Halkın egemenliği tanım değildir. İddiadır! Şimdi bakalım bu yerinde bir iddia mıdır:
Temsil aşamasında Cumhuriyet:
Soru: Kimin seçilme şansı var?
Halkın egemenliği ölçütü açısından bu sorunun cevabı çok önemlidir. Tanıma bakacak olursak seçilme konusunda bir ayrım yok. Ülke için iyi olacağına inandığı fikirleri olan varsa aday olur, fikirlerini açıklar, beğenilirse seçilir, beğenilmezse seçilmez. Bu yüzeysel yaklaşım acaba ne kadar doğru? Şimdi biraz daha ayrıntıya inelim. Ülkeyi yönetecek kadroda bulunması çok faydalı olacak birisi bunu sadece kendisi biliyorsa ne yapmalı? Kendi görüşlerini abartılı bir şekilde övmeli, rakiplerini ise olabildiğince aşağılamalı. Mümkünse kirli çamaşırlarını ortaya dökmeli. Üstelik bunun için aracılara ihtiyacı olmalı. Halka doğrudan kendini tanıtamaz. İktidara oynayan güçlü bir grubun arasına karışmalı. Fikirleri bunlara uymasa da kendine en yakın olanı bulmalı ki bu durumda bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar alternatifi var demektir. Fikirleri sorulduğunda yalan söylemeli, lider kadroyla iyi geçinmek için ne gerekiyorsa yapmalı. Yanlışlara bilerek göz yummalı. Bunları yapmazsa başarılı olmak için çok uzun yıllar mücadele etmesi gerekecektir ki eğer hükmetme hırsı yoksa buna katlanamaz. Böyle bir durumda dahi oyunun kurallarını iyice öğrenmeli ve kendini tamamen buna adamalıdır. Yani kendi meziyetlerini, yeteneklerini bir kenara bırakıp politikacı olmalıdır. Kimlerin seçilme şansı var sorusunun gerçek cevabı şudur: politikacıların! Oysa ülkenin politikacılara değil ülke sorunlarına hâkim, iş bilen kadrolara ihtiyacı vardır. Cumhuriyet böyle bir kadroyu asla iktidara getirmeyecektir.
Soru: Seçilenler kimi temsil ediyor?
Seçenleri mi? Peki seçen kimdir? En azından binlerce kişidir. Aslında bu kalabalık, temsil tanımının gereğini bir kişide toplamaktan çok uzak bir çeşitlilik gösterir. Alternatif zorunlu olarak çok azdır. 50, 60 parti olsa da değişecek bir şey olmadığı gibi bu sefer de başka sorunlar görünür. Zaten oyların yüzdesiyle ilgili barajlar bu sorunlar olmasın diye konulmuştur. Her insanın oylarını değişik sebepler yönlendirir. İnsanlar kendilerine göre önemli sebepleri seçerek oylarını kullanır. Gerçek topluluk temsili, bir çıkarı ya da bir amacı temsil etmek değildir, o topluluğun karakterini temsil etmektir. Binlerce insanın çok farklı sebeplerle oy kullanmasıyla ortaya gerçek bir çoğunluk temsili çıkması mümkün değildir.İşte burada ideolojiler ve dünya görüşleri devreye girer. Bunları temsil eden birkaç parti devreye girer. Aslında oy veren hiç kimse “bu oyu şunları yapman için veriyorum” deme seçeneğine sahip değildir. Sadece partiler ne yapacağıyla ilgili vaatlerde bulunur. Oy veren de sadece işine geleni seçer. İşte anahtar burada! Fazla oy kazanmak için ne yapmak gerekir! Ülkenin gelişmesiyle ilgili ayrıntılı ve akıllıca yapılmış planlar mı oy toplar, yoksa sivri söylemler mi? Sadece kendi işine bakıp kendi projeleriyle mi ilgilenmek iyidir, yoksa halkı olmayan tehlikelerle korkutmak ve tahrik etmek mi? Bu durum harekete geçirici, tetikleyici mekanizmalarının etkinliğiyle ilgilidir. Bunlar ideolojilerdir. Seçimlerde kullanılmak zorundadır. İyi kullanan kazanır. Kullanıldıkça halkı böler, böldükçe etkinliği artar. Sonunda insanlar akılları devre dışı bırakılmış taraftarlara dönerler. Akıllarını nasıl kullansınlar? Kendilerine yakın gördükleri partinin oyu binde beşlerde sürünüyor. O ise büyük bir savaşın ortasında. Ne yapsın? Belki de tek bir tetikleyici unsur üzerinden oy veriyor ama verdiği oy sonucunda yardım ettiği parti ülkeyi 5 yıl yönetecek! Onaylamadığı binlerce iş yapacak! Oysa o, tek bir şey için oy vermek zorunda bırakılmıştı. Bu mu temsil? İşte ideolojiler böyle beslenir! Tetikleme mekanizmalarının bireyler yerine kitlelere yönelik olması Cumhuriyetin en büyük zaafıdır. Çünkü göreceğimiz gibi etkili bir yönetim mekanizması olmayan kitlelerde akıl, sağduyu etkisiz kalır ve çıkarlar, içgüdüler ön plana gelir. Ve kitleler için şura yapılanması dışında etkili bir yönetim mekanizması bilmiyorum.Ülke için en iyi tercih olduğunu kafası çalışan insanlara anlatıp durmak bir fayda vermez. Çünkü kafası çalışan insan oyunun boşa gidip gitmeyeceğine bakar. Bu yüzden önemli olan çoğunluğun oyunu almaktır. Çoğunluğun oyunu almak ise açık, net karlar göstererek mümkündür. İşte bu sebepledir ki politikacılar boş vaatlerde adeta yarışırlar. Erişemeyecekleri hedefleri, erişemeyeceklerini bile bile gösterirler. Kısacası çözüm değil çoğunluğa hoş ve gerçekçi görünecek vaatler önemlidir. Kanuna aykırı yapılaşmaya göz yumma gibi seçim rüşvetleri de az değildir. Ülkemizde geçtiğimiz dönemlerde en sık rastlanan oy toplama yöntemini hatırlayın (il ve ilçe yapma vaatleri). Bu arada ülke sorunlarına gerçek çözüm getirecek öneriler ikinci planda kalır. Çünkü halkın çoğunluğu bunları ayırt etme özgürlüğüne sahip değildir (etse de buna göre oyunu vermez, veremez). İnandırmak tek başına olacak bir iş değildir. Sendikalar, basın vs. tüm bunlarla iyi geçinmek gerekecektir. Bilhassa basın birçok ülkede kimin iktidara geleceğini tespit eder durumdadır. Basının birkaç patronun ya da ideolojinin elinde olması durumunda zaten söz konusu olmayan halkın egemenliği kavramı iyice dibe vurur. Gerçek şudur ki çoğunlukla bir ülkede yönetimi ele geçirmek için basını ele geçirmek yetiyor. Basın istediğini seçtiremese bile seçilmişler üzerinde çok miktarda olumsuz etkilere sahiptir. Seçilmişler her zaman basınla iyi geçinmek zorunda olduklarını bilirler. Denilebilir ki basında çok seslilik sağlanırsa böyle bir sorun olmaz. Bu pek gerçekçi değildir. Çünkü ne gibi bir düzenleme yapılırsa yapılsın basının halkı temsil edecek bir seviyeye gelmesi mümkün değildir. Basın kendini temsil eder. İnsanlar çoğunlukla seveceği gazeteyi okurlar, seveceği televizyon programlarını ve kanallarını seyrederler. Kendilerini ya da belli ideolojileri temsil edecek olanı değil. Kaldı ki çoğunluğun temsili gerçekleşse bile çoğunluğun tercihi yine öncelikle kendi çıkarlarından yanadır. Bu çıkarların önceliğini su yüzüne çıkaran ise daha sonra inceleyeceğimiz gibi büyük toplulukların içinde insanın şahsiyetini ortaya koyamamasıdır. İnsanın genelde doğası budur.
Bir yönetim sistemi insanı kusursuz kabul edemez. Çoğunlukta hâkim olanın çıkarlar olduğunu dikkate almalıdır. Akıllı insanın temsilcisi yoktur. Çünkü akıllı insanla cahilin oyu birdir. Böylece mesela işçi grev yapar ve oy kaygısı olan hükümetten hakkını alırken hakkını müdafaa edemeyenler bundan zararlı çıkar. Akıllı da bu kalabalığa uymak zorundadır. Yoksa hiçbir değeri yoktur. İşte cumhuriyetin böyle bir eşitlik kavramı büyük bir adaletsizliği doğurmaktadır. Yeni bir partinin başarı kazanması ise çok zordur. Ülkenin en yetenekli insanları bir araya gelse de yetmez. Şansa ve başka birçok kontrol edilemeyecek gelişmelere ihtiyaç duyulur. Bunu açıklamaya gerek yok. Böyle olması küçük partilere verilen oyların, baraj olsa da olmasa da sonuçta kayıp olacağı gerçeğinden ileri gelmektedir.
Soru: Alternatifler nelerdir ve bunları bize tanıtan kimlerdir?
Bir insanı en fazla kaç kişi iyi tanır? Çoğunluğu en fazla on, onbeş kişi. Eğer ünlü biri ise bu sayı artar. Ama bu gibi şanslara çoğu yetenekli insan sahip değildir. Kısacası çoğunluk bir insanı denemeden ne yapacağını bilemez. Genelde herhangi bir insan çoğunluk tarafından hiç tanınmaz. Sonuç olarak onun yerine birilerinin bunu yapması lazımdır. Alternatifleri tanıtan basındır. İşte böyle bir aracının gerekliliği her zaman büyük sorun olmuştur. Zira halktan çok aracıları ikna etmeye uğraşılır. Onlarla iyi geçinilir. Onların istediği şekilde konuşulur ve davranılır. Bunun sakıncaları ise ortada. Bunlar gösteriyor ki cumhuriyetteki temsil, gerçek bir temsil değildir. Aslında temsil sorunu çözmez. İleride anlatacağımız gibi doğru olanı çoğunluğu olduğu gibi temsil etmek değildir. Hatta kusurlarından arındırarak temsil etmek de yeterli değildir. İlgili olduğu her alanda bireyin belli bir etkisi sadece seçim dönemlerinde değil, her an olmalıdır. Bu temsil işindeki yanlışlıklar sadece genel seçimler için değil seçimin söz konusu olduğu her aşama için belirgindir. Örneğin Türkiye’deki uygulamalara bakacak olursak delege seçimlerinde de böyledir. Önce seçilmiş olan başkan delege seçimlerini istediği gibi yönlendirir. Sonra da kongrelerde bu delegeler başkanı bir daha seçer. Böylece yeniliğin olmasının büyük ölçüde şansa bağlı olduğu bir kısır döngüye girilir. Başkan kendi isteğiyle ya da zorunlu olarak başka bir sebepten ayrılmadıkça yerine bir başkası gelmez. Gelse bile artık karakter, başkanın yönlendirdiği delege seçimlerinden dolayı yerleşmiştir. Bu ise siyasi partilerin çok dar kalıplara sıkışmasıyla sonuçlanan mühim bir yanlışlıktır. Alternatif partilerin ortaya çıkmasının güçlüğü de buna eklenince halka fazla tercih şansı kalmıyor. Bu seçimler başka türlü yapılıp sorun giderilemez mi? Hayır, özetle Cumhuriyet içinde bunun bir çözümü yok.
Uygulama Aşamasında Cumhuriyet
Soru: Seçmenler yönetime karışabilir mi?
Seçim dönemi geldi, birey oyunu kullandı ve seçimler bitti. Sonra bireyin etkinliği nedir? Hiçbir şey. Artık kendisine ihtiyaç duyulmaz. Bir dahaki seçime kadar artık ne düşündüğünün etkin bir değeri yoktur. Seçim yaklaşırken icabına bakılır. Sorumluluk sahibi insanlar buna aldırış edebilir. Ama etse ne olur? Bütün seçmenleri muhatap almak mümkün değildir. Kaç parçaya bölünürse bölünsün, bunun için nasıl bir mekanizma kurarsa kursun yetersiz kalacaktır. Çünkü sorunu olanların sayısı çok, bunlarla ilgilenecek etkinliğe sahip olanların sayısı ise azdır. Sonuçta insanların problemleri birikir. Sadece önemli olanları ile ilgilenilebilir. O da çoğunlukla zamanında olmaz. Birçok meseleye ise hiç ilgi gösterilmez. Çünkü seçmenin, yönetimle ilgili etkinlik gerektiren bir problemini kendi çözme olanağı yoktur. Bu yüzden birçok problem artık benimsenmiş ve yaşamın bir parçası haline gelip umursanmaz olmuştur. Çünkü birey bunların çözümüyle uğraşmanın zaman kaybı olacağını artık iyice anlamıştır. Bunun bir örneği artık görmezden geldiğimiz sokaklarda yaşayan evsizler ve suça itilen çocuklardır. Kolayca çözümlenebilecek bir sorun olmasına karşın cumhuriyet içinde çözülmesi mucizelere kalmış durumdadır. Benim önereceğim yönetim sistemi ile böyle bir sorunun nasıl kolayca çözülebileceğini zamanı gelince anlatacağım.
Soru: İyi fikirler uygulamaya konabilir mi?
Halktan bir kişinin iyi bir fikri uygulamaya koydurması hayaldir. Bunu geçelim. Yönetimdeki parti içinden bir kişi için bile fikrin özelliklerine göre önemli sorunlar olabilir. Bir kere bu fikir partinin felsefesine, yapısına uymak zorundadır. Çünkü partinin grup olarak bir etkisi vardır. Eğer partinin çoğunluğu bir konuda hararetli bir fikir birliğine varmışsa diğerlerine buna uymak düşer. Kısacası parti içine giren kişinin kendi şahsiyetini ortaya koyması sadece partiyle uyumuna bağlıdır. Oysa bir kişinin etkili olabilmek için başvurabileceği parti sayısı da azdır. O halde en uygununu seçip orada güçlenmeyi bekleyecek, bu sırada da partinin büyükleriyle iyi geçinecek ve gizli hesaplar yapacaktır. Aksi halde gelişmesini tamamlayamadan kötü ve telafisi zor bir imaj bırakır.
Soru: Yönetime muhalefet ne kadar mümkün?
Bir parti çoğunluğu alıp iktidar olursa ya da güçlü bir koalisyon kurulursa artık ülke bir dahaki seçime kadar onların elindedir. Pratik olarak müdahale etmek ancak anayasanın kesin olarak koyduğu kurallara aykırılık durumunda mümkündür. Ne kadar çabalanıp, demokratik haklar denenirse de sonuçta yönetimin içinden bir yandaş grubu elde edilemezse hiçbir etki yapılamaz. Bu ise genellikle çok zordur ve pek ahlaki bir yöntem de değildir. Seçilmişler hak ettiklerinden çok daha fazla bir etkinliğe çok uzun bir süre sahiptirler. Bu durumda zaten tercihleri son derece kısıtlı olan halktan aldıkları oyların hakkını vermek ancak vicdanlarına kalmıştır. Bu sorumluluklarına uygun çalışmaya kendilerini pratik olarak zorlama şansı yoktur. Bu gibi sorunlar cumhuriyetin uygulandığı ülkelerde az veya çok görülmektedir. Bugün cumhuriyetin kullanılan en iyi devlet şekli olması sebebiyle gelişmiş ülkelerin hepsinde bu şekil benimsenip geliştirilmiş ve hataları giderilmeye çalışılmıştır. Özde cumhuriyetin sözünü ettiğimiz hatalarının önüne geçilemez. Çünkü temelde iki önemli yanlışlık vardır. Birincisi her insanı bir oyla birbirine eşitlemek. İkinci önemli hata ise temsil hakkını alan az sayıda insana karşılık bulundurması gereken etkinliğini uzunca bir süre terk eden çoğunluk. Ancak hatalar bazı kurum ve örgütlerle kısmen örtülür. Burada yazdığımız sorunlar ilk bakışta ülkemiz gibi gelişmemiş ülkelere has gibi görülebilir. Yani kurumların yozlaşması bu hataları meydana çıkarıyor, kurumlar işlediği zaman bu sistem en güzel sonuçları verir diye düşünülebilir. Gerçekte zengin bir ülkede etkin kurumlar fazla ise ve barış da hâkimse birçok kötü sistemin yanlışlıkları rahatlıkla görülmez olur. Ama Cumhuriyet gibi aklı etkisiz hale getirip çıkarları ön plana süren bir sistem toplum ahlakını bozar ve uzun vadede büyük bir çöküşe sebebiyet verir.Ülkemizde cumhuriyetin yakın zamanlardaki hikâyesi dahi bu çarpıklıkların birçoğunu gösteriyor. Birden bire ortaya çıkıp sadece sloganlarla, boş olduğunu aklı başında herkesin anladığı vaatlerle ve buna rağmen elindeki basın gücüyle neredeyse barajı aşacak duruma gelen parti gördük. Buna rağmen yıllarını vererek ciddi çalışmalarla parti kurup, aklı başında sözler söyleyen, basını yanına almak için birçok taviz de verdiği halde elinde bir basın desteği olmadığı için binde beşlerde sürünenleri gördük. Bambaşka ideallerle başlayıp etkin güç odaklarının tepkisini çekmemeyi alışkanlık haline getirerek zorunlu dönüşüm geçirenleri gördük. Yurt dışından küçücük bir destekle oy patlaması yaşayanları gördük. Dış güç odaklarının gücünü her zaman hissedip dış politikasını onların emrine teslim edenleri gördük. Neleri görmedik…
Aracılar demiştik. Yani basın. Cumhuriyetin ülkelerin şartlarını düşünmeksizin olağan şeklinde asıl güç basının elindedir. Yani cumhuriyetin olağan şekli halkın egemenliği değil basının egemenliğidir. Bir sonraki yazımda da anlatacağım gibi günümüz toplumlarının kurtuluş reçetesi gibi gösterilen cumhuriyet ve demokrasi, aslında insanların aklını etkisizleştirip onları sürü haline çevirmeye çalışan, dünyayı birkaç etkin güç odağının kocaman bir çiftliği durumuna dönüştürmeye çalışan büyük bir proje halini almıştır. Burada cumhuriyetin söylenilen şeyle hiçbir ilgisi olmadığını açıkça gösterdim. Kendi önereceğin sistemi sonradan cumhuriyetle tekrar karşılaştırın. Ne demek istediğimi çok daha iyi anlayacaksınız.
3 – Demokrasi
Cumhuriyeti inceledik ve gördük ki halkın egemenliğiyle hiçbir ilgisi yok. Öyle görünüyor ki bunu batılı düşünürlerden bir kısmı da çok iyi biliyor. Ama başka medeniyetlere açık kapı bırakmak da istemiyorlar. Öyle ya, ya daha iyi bir şey bulunursa… İşte bu açık kapıyı kapatmak için kurnazlık yaptılar ve yeni bir kavramı yüceltmeye başladılar: demokrasi. Neden yeni bir kavramı yüceltmek gerekti? Çünkü cumhuriyet tanıma anlamsız bir ideal eklenmeye çalışılmasına rağmen belirgin yöntemlerle tanımlanmış durumdadır. Yani hatalarını örtmek mümkün değildir. Ama demokrasi belirgin yöntemlerle tanımlanmamıştır. İşte bu yüzden iki ayrı kavram olmak zorundadır. Demokrasi ideallerle tanımlanmıştır. Yani aslında tanımlanmamıştır! Tanımı açık bırakıp içini zamanla doldurma yoluna gitmişlerdir. Yani cumhuriyet bir yöntem, demokrasi de bir amaç, yükselen değerler olarak gösterilmeye çalışılmıştır. Peki, bu yapılabilir mi? Eğer yutturulsa yapılabilir. Maalesef cumhuriyetin yerini alacak bir sistem üretilmediği için yutturulmuştur da. Bakmayın siz demokrasiye karşı açıkça cephe alan grupların da olduğuna! Akla dayalı konuşmuyorlar. Sadece duygularıyla konuşuyorlar. Demokrasinin onların medeniyetine üstün gelmiş olmasını kaldıramadıklarından bunu yapıyorlar. Yoksa arka plandaki oyunu tam olarak anlamıyorlar, onu bozacak bir şey de üretemiyorlar.Gelelim demokrasiye… İdeallerle bir sistem tanımlanabilir mi? Önce bu ideallere bakalım (bu ideallerin de tutmadığını gören bazı akıllıların yardımıyla, bu idealler sonra anlatacağım gibi evrim geçirmeye başladı): Halkın egemenliği, özgürlük, eşitlik, insan hakları… Şimdi biri dese ki “ben zamanı değiştiren bir makine düşünüyorum, adı falan olsun”, bir başkası da ileride o makineyi yaptığında ilk düşünen kişi “ben onu düşünmüştüm, bu yüzden onur bana ait ve benim koyduğum ad verilecek” dese bunun haklı bir yanı olur mu? İşte demokrasiyi uyduranlar da buna hazırlanıyorlar. Ya da şunu düşünelim: Biri diyor ki “ben en büyük sayıyı biliyorum”. O zaman “o sayı nedir” diye soruyorsunuz ve karşılık olarak diyor ki: “o sayı, kendisinden daha büyük bir sayının olmadığı sayıdır” şeklinde tarif ediyor. Bu ikincisini şunun için söyledim ki demokrasiyi yüceltenler bunun evrensel kabul görmüş değer olduğunu iddia ederler. Bunun arkasında onu putlaştırma mantığı vardır ki başarılı da olmuştur. Çünkü dikkat edin, ne zaman demokrasinin yokluğundan söz edilse insanların aklına insan haklarının, özgürlüklerinin yok olması gelir. Yani bu kavramlar artık demokrasinin tekeline alınmıştır. Oysa demokrasinin olduğu ülkelerde daha geçen yüzyılda ırk ayrımcılığı doruktayken Kuran bunu 1500 yıl önce çözümlemişti. Şimdi bu insan hakları şeklinde bir marka altında demokrasiye mal edilmek isteniyor. Yani değer hırsızlığı yapılıyor. İslam’ı göz göre göre bozan gelenekçiler onlara bu olanağı veriyor. Çünkü aynı başlık altında gelenekçilerin birçok Kuran’dan başka kaynak aramalarından doğan sabıkaları var. Demokrasiyi yüceltenler derken, mevcut şartlarda alternatifi olmadığı için ona yönelenleri eleştirmiyorum. Demokrasiyi kendileri için geliştirmek ve kullanmak, düzeltmek isteyenler tamamen eleştiri alanımın dışındadır. Benim asıl hedefim demokrasiyi dünyanın tamamı üzerinde kendilerinin bir iktidar aracı haline getirmeye çalışanlara yöneliktir.
İşte böylece demokrasi dünya üzerindeki tüm onaylanan, yükselen değerleri vakumlar hale geldi. Ama yöntemin cumhuriyet olmasından kaynaklanan temel yanlış, yükselen değerler açısından yapılan vurgularda da mühim bir yanlışa yol açtı: Bireylerden başlayarak her şey çıkarlara göre tanımlanıyor. Mesela özgürlük. Özgürlük demokrasinin temel aldığı en önemli kavramlardandır. Özgürlük duruma göre çok somut tanımlanabilir. Mesela hapishanedeki bir mahkûmun özgürlüğünün kısıtlandığı somut bir biçimde ortadadır. Ya da köleliğin geçerli olduğu devirlerde köleler için durum aynıdır. Irk ayrımcılığının yapıldığı zaman ve bölgelerde de… Dolayısıyla özgürlük böyle durumlarda akla gelen bir kavramdır. Asıl mesele bunu temel alıp bunun üzerine bir medeniyet inşa etmeye kalkışınca ortaya çıkıyor. Benim özgürlükler konusunda bir tavize niyetim yok. Göreceğiniz gibi şura yapılanması özgürlükleri bizzat talep edenlerin yöneltmesiyle zaten doğal olarak koruma altına alıyor. Yani hiçbir vurguya gerek kalmaksızın doğal koruma. Eğer vurguya gerek kalırsa ne olur? Şimdi buna bakalım.
Demokraside özgürlüğün kısıtlanması ancak diğerlerinin özgürlük alanına dayandığı zaman söz konusu olacaktır. Çünkü bu en temel kavramdır. Mesela batıda cinsel özgürlük artık tartışılamaz bir kavramdır. Çünkü bu, diğerlerinin özgürlüğünü kısıtlayan bir serbestlik değildir. O halde özgürlüğün temel alındığı bir medeniyette ahlaki olmaması düşünülemez. Ama böyle olması doğru mudur? Bunu tartışmaya girmeyeceğim çünkü cinsel özgürlükte, bu özgürlüğe göre ahlak ayarı yapmanın çarpıklığı kendini net olarak göstermiyor. En azından bir kesime göre… Ama yine de şunu eklemeden edemeyeceğim: cinsel özgürlüğün uzantıları ve getirdiği ahlaksızlar, sapıklıklar ve hastalıklar önüne geçilemez bir hal aldı. Birçoğunu bir kısım insan savunabilir bile. Ama bu sapkınlıklar sonuçta insanlığın yüz karası öyle bir kavram üretti ki tüm insanlığa ayıp olarak yeter: illegal bir sektör halini almış çocuk istismarı. Tam adını söyleyemiyorum bile… Sormak lazım: değdi mi? İnsanlar çok kolay söyler: “serbestliğini istediğimiz şey o değildi ki”. Tabi özgürlüğün temel alınması sonucu sınırı insanlar kendi keyiflerine göre koyunca “zinaya yaklaşmayın” uyarısının da insan kitleleri için hiçbir anlamı kalmıyor. Çünkü bu kitlelerin çıkarları tehdit edecek bir yaklaşımda bulunması düşünülemez. Demokrasinin yaklaşımı şudur: bize dokunmadıktan sonra herkes istediği gibi serbest olsun. Ahlaki olmayan her şeyin kanunlarla kısıtlanması gibi bir yolu önermiyorum. Ancak dediğim şu: Demokrasi, kendi ahlakını getiriyor ve zinayı teşvik ediyor. Çocuk yaştakilerin kız, erkek arkadaş edinmesi, öpüşmesi teşvik ediliyor. Kanuna gerek yok. Topluluğun ahlak anlayışı bunları teşvik etmese düzelme için yeterli olur.
Demokraside özgürlüğe göre ayar yapıldığına göre ve bazılarının istediği özgürlükler diğerlerinin özgürlük alanına girdiğine göre, bir kısım insanlar rahatça hareket edebilmek için kendi özgürlük alanını genişletmek istediler. Bunun sonucu olarak da kendilerine has özgürlük alanı tanımladılar. Demokrasinin kralı olan basın bundan geri kalacak değildi. Basın özgürlüğü… Ne diye basın özgürlüğü diye ayrı bir kavram tanımlamaları gerekti? Çünkü yaptıkları iş diğerlerinin özgürlük alanına giriyor da ondan. Sonuçta aracılık için kendilerine de ihtiyaç var. O halde kendilerine genişletilmiş özgürlük istediler. Tabi bu bir kısım tarafından doğal olarak istismar edildi. İnsanların özel hayatlarına girdiler, haklarında iftiralar uydurdular… Ama en önemlisi kendi çıkarlarına göre halkı yanlış bilgilendirdiler ve yönlendirdiler. Kimse de onlara hesap soramadı. Ceza alanlar ise sadece resmi ideolojinin beğenmedikleri oldu. Açık suçlar yüzünden ceza alanlar ise çok önemsiz bir bedelle kurtuldular. Basının sadece bizim ülkemizde yoldan çıktığını düşünenler yanılıyor. Bakınız Filistin sorununa ve bakınız şu dünya basınının aldığı adaletsiz tavra… Milletvekilleri için kürsü özgürlüğü vardır. Neden? Çünkü bu olmazsa dertlerini anlatamazlar. Seçenlerle somut bağları olmadığı için buna ihtiyaçları vardır. Bu kötüye kullanılırsa ne olacak? Buna kim karar verecek?
Din ve vicdan özgürlüğü kavramını bilirsiniz. Bu da dindar kesimin, demokrasinin ilkelerini kullanarak kendi özgürlük alanını genişletme çalışması için kullandığı bir kavramdı. Ama sonuç ne oldu? Başörtüsünü bir kısım insanlar kendi özgürlükleri için tehdit olarak algıladılar. Yani tipik bir özgürlük alanları çarpışması… Üstelik bu algılama demokrasinin bir numaralı savunucuları tarafından tescil edildi. Yani batılılar. Özgürlük eşitlikle birleşmeli ki adalet olsun denilebilir. Ama sorun şu: bir kadın başörtüsü taktığı zaman artık o tehdit kapsamına girdiğinden onun için eşitlik kavramı çalışmaz. Gerçi eşitlik üzerinde de durmak lazım ama o, özgürlük kadar ince bir aldatmaca olmadığından şahsen inceleme gereğini duymuyorum.
Denilebilir ki batı bize böyle diyor ama kendisi öyle uygulamıyor. Yani aslında batıda demokrasi çalışıyor. Batıda demokrasinin işliyor görünmesi yanıltıcı olmasın. Onların bizdeki gibi bariz dertleri yok. Dolayısıyla oradaki sorunları anlamak için daha ince düşünmek gerekir. Acaba batıda insanlar mutlu mu; yani gerçekten bilinçli olarak mutlu ve huzurlu mu? Yoksa sadece heveslerini oyalayacak geçici lezzetler peşinde koşan, bunlarda bir eksiklik yaşadığı zaman hemen umutsuzluğa düşüp yaşama sevincini yitiren, insanlık değerlerini yitirmiş bir kitleyle mi karşı karşıyayız. İnsanlar genelde elinde olmayanları değerli görür. Yani mesela fakir zengine özenir… Ama bilenler batıda insanların büyük bir gelecek endişesi içinde olduğunu bilir. Gençlerin çoğu bunu hissetmez, ama biraz yaşlanıp avunduğu değerler elinden gitmeye başlayınca kendine hemen bir sığınak arar. Dine yönelenler olur. Ama onlar da artık gelecek korkusuyla her şeye inanmaya hazır bir şekilde kendilerini kullanılmaya hazır bir şekilde sistemin başka bir parçasının eline teslim ederler.
Batı toplumunun özeti şudur: onlar demokrasi dinine inanmıştır. Bu dinin temel kuralı özgürlük alanını genişletebildiğin kadar genişlet, heveslerinden istifade edebildiğin kadar et. Ne istersen yap, yeter ki kurallara uy ve sistemi tehdit etme. Aslında böylece heveslerine tatmine özendirilmiş bir topluluk, sistem tarafından kurulmuş bir çiftlik gibidir. Kullanıldıklarını anlayanların sayısı çok azdır. Onlar da kabahati sisteme bulmazlar. Çünkü artık nefislerine taptıkları için bu imkânları onlara sağlayan sisteme laf etmezler. Tek sorunları bu sistemin başlarındakilerledir. Sistem kullanıldıklarını anlayanlar için de hazırlıklıdır. Onlardan bir adım ötededir. Demokrasiye teslim olmuş dinler yardımıyla onları kullanmaya devam eder. Ölene kadar bırakmaz da zavallı insan farkında bile olmaz. İşte bu sebeple batı, asla bu sorunlardan kurtuluşu kendi içinde bulamaz.
Kısacası demokrasi, özgürlüğü temel almakla aslında bir çatışma ortamı açmıştır. Çünkü kime göre özgürlük sorusunun cevabı yoktur. Cevabı ben vereyim: gücü elinde bulundurana göre, gücü yetene göre… Ama adalet için aynı soru sorulamaz. Belki “neye göre adalet” sorusu sorulabilir ama “kime göre adalet” sorusu sorulamaz. Şimdi şu “demokrasi getireceğiz” diye ülkeleri kana bulayanları düşünün. Aslında niyetleri kendilerini korumak ve bunu da zaten söylüyorlar. Saldırıya uğradıklarında hiçbir zaman kendilerini hesaba çekme ihtiyacı duymadılar; bunun yerine hiçbir belge olmadan kendilerine saldırmış olabilecekleri hesaba çekmeye başladılar. Kendi özgürlüklerinin sınırlanmasına da bir şey demediler; çünkü can korkusu vardı. İçlerinde kendilerine benzemeyenlere yan gözle bakılmasına da aldırmadılar. Aslında Müslümanlar dâhil içlerinde kendilerine benzemeyen çok azdır. Neden başkalarına saldırarak kendilerini korumak varken kendilerini hesaba çekip keyiflerini bozsunlar? Tabi ki bilinçsiz, sağduyusuz bir kitleden bekleneni yaptılar. Çünkü böyle bir kitlenin içinde insanların sesi duyulmaz. Sorun kendilerini sorgusuzca ellerine teslim ettikleri demokrasidir. Ama kullanıldıklarının farkında bile değiller. Belki de farkında olmak istemiyorlar.
Başkalarına devrim yoluyla demokrasi götürenler o ülkeyi esir almış olurlar, yani kendi çiftliklerine katmış olurlar. Çünkü artık orada bir piramit kurmuşlardır. Tepedekiler en fazla zenginliğe ve onu istediği gibi kullanma olanağına sahip olduğundan yeni efendilerine karşı gelmezler. Demokrasinin bildik kitle yönetim yöntemleriyle de kendi altındakileri sömürürler ve uyuşuk tutarlar. Birçokları diyor ki işgalciler Irak’ta istediklerini elde edemediler. Onlara iyi uykular dilerim. İşgalciler Irak’ı kalkındırmak mı istiyordu? Kendileri gibi zenginleşsinler, kaynaklarını heba etmesinler diye mi uğraşıyorlardı? Hayır! Oraya demokrasi getirmek istiyorlardı ve getirdiler de. Artık orada kavga, kan, gözyaşı hiç bitmez. Çünkü demokrasi cumhuriyetten miras alarak tetikleyici unsur olarak ideolojileri ve mezhep gibi şeyleri kullanır. Bu ise bölünmeyi keskinleştirir. Bir de çıkarlar ön plana çıktı mı (ki demokraside başka türlü olamaz) Umurlarında mı? Onlar petrol bağlantılarını yaptılar. Bakın bağlantıları yapan şirketlere… Hangi ülkelerin bunlar? Orada kendi askerleri dâhil ölenler umurlarında mı? Hayır, orada tam olarak yapmak istedikleri buydu; Irak’ın kaynaklarını demokrasi yoluyla ele geçirmek. Demokrasiyi alet ederek demiyorum, çünkü zaten onlar için demokrasi artık böyle işler içindir. Pek çok insanın anlamadığı nokta bu! Savaşın petrol için olduğunu çoğu söylüyor ama demokrasinin bahane edildiğini zannediyorlar. Hâlbuki demokrasi bahane edilmedi; gerçekten getirilmek istendi ve getirildi.
Demokrasinin farklı şekillerde tanımlanmaya çalışıldığından bahsetmiştik. Ancak böyle bir hak yoktur. Olamaz da. Demokrasi Cumhuriyetin ürünüdür ve tanımlama çabaları da ancak ona göre yapılabilir. Temel değerler olarak özgürlük ve eşitliği almak zorundadır. Bu, Cumhuriyetten dolayı böyledir. Her iki değer de oy kullanımının sağlıklı yapılması içindir. Oy kullanımının adaletle ilgisi yoktur. Çünkü zaten adaletsizliğin ta kendisidir. Adaletsizliğe dayanan bir yapı kuracaksın, sonra da adaleti temel değer olarak yükselteceksin!
Demokrasi insanlığın başına gelmiş en büyük beladır. Diğer sistemlerde hiç değilse işler kötü gittiğinde suçlunun kim olduğunu bilirsin. Kralsa kral… Ama demokraside önümüze birkaç tane aday çıkarırlar, bunlardan birini seçmek zorunda bırakırlar, iş kötü gittiğinde de utanmadan seçmeni suçlarlar: “bunlara oy veren sen değil miydin?”. Hayır! Bunlara oy veren biz değildik. Birileri sadece kendi keyiflerine uygun olmak üzere eleyip önümüze bunları getirdi. Biz de onların keyiflerine uygun olanı onaylamak zorunda kaldık. Sağcıysan bu, solcuysan şu, dindarsan falanca, demokratsan filanca… Yani her seçimde insanlar aptal yerine konuyor. Demokrasinin geri planında hep asıl yöneten, gören için aşikâr ama kitle için gizli kalmış birileri vardır. Ülkeye göre değişir. Ama bunlar hep vardır ve demokrasiden kurtulmadan bunlardan kurtuluş yoktur. İşte asıl sorun da burada başlıyor: Demokrasiden kurtulmak için cumhuriyetten kurtulmak gerekir. Cumhuriyetten kurtulmak içinse yerine daha iyisini getirmek gerekir. Karşı konulamaz şekilde daha üstün olanını. Şimdiye kadar bu yapılamadı. Ama artık bir alternatif var.
Demokrasinin temel değerleri keyfe göre evrime uğruyor. Öyle bir hale gelecek ki yavaş yavaş cumhuriyetle hiçbir ilgisi kalmayacak. Neden? Çünkü artık bu, yükselen tüm değerleri emen, hadi sadece emse neyse bir de yozlaştıran bir vakum halini aldı. Peki, batı bu demokrasiyi neden böyle yüceltiyor. Çünkü bütün dünyayı, büyük bir insan çiftliği haline getirmeye çalışıyorlar. Kendi ülkelerinde yaptıkları gibi… Çıkarları peşinde koşan, bunun dışında birlik olamayan bireyler. Ve maalesef başarmak üzereler. Tanımsız olduğu için, sadece yükselen değerleri vakumladığı için ve insanlar bunu fark edemediği için nereden vuracaklarını bilemiyorlar.
Eğer burada anlatmaya çalıştığım şey iyi anlaşılmazsa yazım gereksiz yere tepki çekecektir. Tekrar ediyorum, şimdiki demokrasiyi savunanlar ve onu geliştirmeye çalışanlarla hiçbir zorum yok, hatta şura yapılanmasını keşfetmeseydim onları desteklerdim bile; benim asıl deşifre etmeye çalıştığım kesim batıda gücü elinde bulunduran odaklar. Eğer bunlar demokrasiyi kötüye kullanmasaydı demokrasi çok faydalı olabilirdi. Ama maalesef tetikleme mekanizması olarak demokrasinin bireylere değil de kitlelere seslenme zorunluluğu onlara büyük bir koz vermiş oldu. Bunun nasıl olduğunu aşağıdaki yazılarımı dikkatle takip ederseniz daha iyi anlayacaksınız.
4 – Şura Yapılanması
Şimdiye kadar yazdıklarım sizi korkutmasın. Cumhuriyet ile gelen kazanımlardan geri adım diye bir şey söz konusu değil. Kazanılmış özgürlükler, özgürlük vurgusu yapılmadan da korunabilir. Böyle bir vurgu yapılması zorunluluğu demokrasinin zaafından kaynaklanıyor. En önemli sorunumuz temsil edilecek insan sayısının çokluğu. Bu kadar insanı bir araya toplayıp her konuda fikirlerini almak mümkün değildir. Çokluk sorununu nasıl aşacağımızı bir yana bırakıp küçük bir grubun kendi problemleriyle nasıl ilgilendiğine bakalım. Söz konusu grup beş ila on kişiden oluşan bir gruptur ki böylece grubun içindeki insanlar birbirlerini kolayca tanıyabilsinler. Şimdi bu grubun amacını belirleyelim. Öncelikle bireylerin kendi problemleri vardır. Sadece kendilerini ilgilendiren, yardım alamayacakları problemler kendilerine aittir. Bunları geçelim. Grubun iç problemleri vardır. Mesela bu grup bir apartmanda birbirine en yakın olan 3, 4 ailenin bireyleri olabilir. Bir de sadece kendilerini ilgilendirmeyip dışarıyla alakalı problemleri vardır. Amaç sadece problem çözmek değil, tanışmak ve uyumlu, ortak bazı hedefleri olan bir topluluk oluşturmaktır da. Çünkü bu gruba kendi içinde iyi bir yönetim oluşturması hedefini verdik. İyi bir yönetim içinde insanların birbirini iyi tanıması önemlidir. Bu grup iki haftada bir toplansın diyelim. Hiçbir konuları ve problemleri olmasa da toplansın. Tabi ki bu durumda toplantının havası daha değişik olur. Bir çeşit komşu ziyareti gibidir. Sonuçta bu toplantılar bir yıl kadar bir sürede insanların birbirini iyice tanımaya başlamasıyla neticelenir. Bunun dışında grubun kendi iç problemleriyle haftada bir olan toplantılarında ilgilenmesi çözümler için çok faydalıdır. Burada insanların sesini duyurmada güçlük çekeceği bir kalabalık yoktur. Herkes grubun kapsamı içindeki sorunlarını doğrudan muhataplarına anlatır. Böylece küçük sorunlarda neyin doğru neyin yanlış olduğu çoğunlukla belirlenir. Şu ana kadar pek özel bir şey görünmüyor. Ama ileride görülecektir. Bir süre daha bu grubu anlatmaya devam edeceğim. Grubun dışarıyı ilgilendiren problemleri ve sosyal faaliyetlerinin belirlenmesi, toplantıların yönetimi… gibi konular için bir temsilci seçmesi lazım. Bu temsilcinin nasıl seçileceğini belli sınırlarla kendi iç problemleri olarak görebiliriz. Oylama olduğunu farz edersek insan sayısının azlığı önemli bir fark oluşturur; herkes kendisini doğrudan tanıtır, anlatır. Zaten tanıtmasına da gerek yok. Bir süre içinde grupta kimin ne olduğu meydana çıkar. Böylece insanlar tercihini hiçbir aracıya gerek kalmadan yapar. Eğer insanlar bir diğerini kendini temsile layık görmezse grubun sorunları üzerine daha uygun çözümler getirir ve temsile kendi talip olur. Eğer daha önemli sorunları varsa grup değiştirir. Ama sonuçta bir kalabalıkta kaybolmaz. Kimsenin reyini kazanmak için olduğundan farklı davranması da bir üstünlük sağlamaz çünkü doğrudan tanındığı için herkesin ne olduğu zaten belirlidir. Başkasının kendisine göstereceği kısa vade kârlar insanı etkilese bile iş temsile geldiğinde insan doğrudan kendini temsil edecek olan kişinin daha ahlaklı, daha akıllı olmasını tercih eder. Çünkü insan sayısı azdır. Temsil açısından kazanacağı menfaat ya da göreceği zarar büyüktür. Eğer bir kere yanlış yapılırsa bir daha yapılmaz. Zaten yanlış seçimin telafisi görüleceği gibi çok kolaydır. Temsilci, bir grubun kendisini aşan problemlerini tarif edeceğimiz bir üst kademeye nakleder. Her türlü üst bağlantıları düzenler. Toplantılara başkanlık eder ve üst kademe toplantılarının bir üyesidir de. Grubun her görüş ve tepkisini üst kademeye yansıtır. Bu grubun kendi iç sorunlarıyla ilgilenip kendi başkanlıkları ve dış bağlantıları için bir temsilci seçtiğini gördük. Ancak bunun milyonlarca bireyi olan bir devletle ne alakası var? Şimdi bunu açıklayacağız.Böyle bir grubun yönetiminde en azından şunu gördük ki sorunlarla herkes doğrudan ilgilenip grup içinde kendini gösterebilir. Herkes birbirini tanıdığı için aracısız temsilci seçimi yapılır. Bireylerin kafasını karıştıracak bir durum yoktur. Şimdi 10 milyon bireyi olan bir devlet düşünelim (söz konusu yönetim sadece devlet için değil, çeşitli dernekler ve kuruluşlar için de uygulanabilir). Bu 10 milyon kişiyi oturdukları yerleri ve ailelerin birey sayısı gibi durumları dikkate alarak ortalama 10’arlı gruplara bölelim. Bu gruplar yukarıda sözünü ettiğimiz şekilde işlevini görsünler. Bunların temsilcilerini düşünürsek yaklaşık 1 milyon kişi eder. Bu 1 milyon kişiyi de yerleşim yerleri dikkate alınarak yaklaşık 10’arlı gruplara bölelim. Bunların da işlevi önceki kademedeki gruplara benzesin. Ancak üst ve alt gruplar arasında bir bağlantı vazifesi görmelerinden bazı farkları olacaktır. Bunlar bir alt kademedeki grupların temsilcilerinden oluşan gruplar olduğundan alan olarak daha geniş bir temsile sahiptirler. Ayrıca alt kademeden gelen tepki ve sorunları karşılamak ve kendileri yetersizse kendi temsilcileri aracılığıyla bir üst kademeye iletmek ya da sorun kendilerini ve daha üst kademeleri ilgilendirmiyorsa geri göndermek görevleri arasındadır. Bunların temsilcilerinin sayısı 100,000’dir. Ancak bu temsilcilerin seçilmesinden itibaren ilk kademedeki gruplaşmalarla doğrudan ilgisi kesilir. Yani geldikleri ilk grubun toplantılarına artık katılmaz ve oradaki sorunlarla doğrudan muhatap olmazlar. Artık bu temsilciler sadece iki gruba karşı sorumludur; birinin temsilci yani başkanı, diğerinin de üyesi olarak. Sonraki gruplaşmalarda da aynı şekildedir. Bu yeni temsilcilerin ilk temsil ettiği gruplar da kendilerine başka temsilciler seçerler. Böylece bu 100,000 temsilci sayısı üçüncü kademe gruplaşmada 10,000… ve nihayet 6’ıncı kademe gruplaşmada yaklaşık 10’a iner. İşte bu sözgelimi 10 kişi ülkeyi yönetecektir. Elbette bunların da bir temsilcisi olacaktır. O temsilci de tüm ülkenin temsilcisi olacaktır. Ülke temsilcisi doğrudan sadece bu 10 kişilik grupla muhataptır. Diğer tüm kademedeki temsilciler iki gruba karşı sorumludur. Temsilci olmayanlar ise sadece bir grubun üyesidirler. Ara kademe grupların iki yönlü bağlantı görevi vardır. Alt kademeden üst kademeye doğru tepki ve sorunların iletilmesi kadar önemli olan diğer görevleri de üst kademeden alt kademeye doğru bilgilendirme, yönlendirme ve tepki iletilmesidir. Artık bu ülkenin yönetimine bakabiliriz.
Örneğimizde başkan seçimi yedinci kademede olmuştur. En alt gruptaki bir bireyi düşünelim. Sorunu ya da dikkate alınmasını istediği fikri kendi grubunu aşabilir. Eğer yeterince değerliyse yerine ulaşır. Çünkü eğer en üste ulaşması gerekiyorsa 6 kademe atlamalıdır. En üste olan bu yakınlık dikkat çekicidir. Kesin bir kaynaşmada söz konusudur. Çünkü her grup kaynaşacak kadar az sayıda üyeye sahiptir. Yani seçim ve oluşum hep aracısız ve bilinçli olarak yapılır. Üstelik herkesin her an yönetimde etkisi vardır. Kişinin kendini ilgilendiren problemlere yakınlığı vardır. Yani hiçbir mesele gereksiz yere üst makamlara gidip birikmez. Nerede çözümü varsa orada çözülür. İnsanlar başlangıçta hafife alıp bazı hatalar yapsa da temsilin ciddiyeti zamanla anlaşılacaktır. Kademeler arttıkça ahlak ve zekâ gibi nitelikler açısından bir arınma söz konusu olacaktır. Çünkü haksızlıkların egemen olduğu bir ortamda bile insanlar kendisinin daha ahlaklı ve yetenekli kişilerce temsil edilmesini tercih ederler. Bu arınma sonucu gerçek değerler üst kademelere doğru iyice saflaşır ve hakikaten en uygun bir yönetim kadrosu, kaynaşma için geçen zamana bağlı olarak oluşur. Üst kademelere doğru olan saflaşma alt kademelere doğru yönlendirici, biçimlendirici bir etki oluşturur. Çünkü alt kademelerden gelen, yanlış tepkiler, düzeysiz yaklaşımlar, gereksiz karmaşık durumlar temsilci tarafından karşılanıp ya düzeltilir ya da temsilci yetersiz kalırsa üst kademelere iletilir. Böylece bunun için en olgun tepkiyi getirecek bir seviyeye ilerlendiğinde temsilciler vasıtasıyla karşı tepki olarak her grubun yapısına uygun olarak iletilir. Bu gibi arınmış etkiler grupların zamanla kendi yapısını tanımasını, anlamasını sağlar. Böylece gruplar üzerinde, üst kademeye doğru olan saflaşmaya yakınlaştıran olgunlaştırıcı bir etki oluşur. Yani gruplar kendi halinde sahipsiz bırakılmaz. İhtiyaçları olduğu her zaman yukarıdan yardım, öğüt, bilgi alırlar.
Bu sadece bir tanıtım yazısı ve kadroların seçilmesi gibi ayrıntılara girmiyorum. Üst kademelere doğru yerleşim yerlerinin birbirinden uzaklaşmasından doğan uygulama zorluğuna gelince çağımız teknolojisinin buna doğrudan bir çözümü var: üst kademeler doğru olan toplantılara insanlar kendi evlerinde bilgisayarları başında katılabilir. Tabi bunun için iyi bir program hazırlanması gerekir. Mevcut sohbet programları buna uygun değildir. Eğer bunu eski çağlarda uygulayacak olsaydık çözümümüz şu olurdu: yönetimi mesafelerin uzak olmadığı alanlara bölerdik. Senede bir kere o alanların temsilcileri belli bir yerde mesela bir ay boyunca toplanıp tüm ülkenin meselelerini görüşürdü. Yani teknoloji olmasaydı bile uygulanabilirdi. Ama şimdi çok daha kolay.
Şimdi daha önce cumhuriyete sorduğumuz soruları şura yapılanmasına da soralım. Hatırlayacağınız gibi bu sorulara cumhuriyet yönetiminin olumlu bir cevabı yoktu ve kusurları ortaya dökülmüştü.
Temsil Aşamasında Şura Yapılanması
Soru: Kimin seçilme şansı var?
Bu sistemde hiç kimsenin temsilci seçilmek için politikaya özel marifetleri, arkasında güçlü bir destek gibi aracılara ihtiyacı yoktur. Herkes seçilebilir. Kişinin ihtiyacı olan sadece temsil konusundaki yeteneklere sahip olmasıdır. Yani problemlere hâkim olma, dürüst, güvenilir ve yetenekli olma, iyi iletişim kurma. Bu ortadadır. Çünkü kişi kendini doğrudan tanıyan birkaç insanın arasındadır ve kendisini tanıtmak için uygun ortam da hazırdır. Hatta bu özelliklere sahip kişi temsilciliğe talip olmasa bile mecburen göze batacaktır. Şimdi cumhuriyette kendini gösterebilmek için insanların nasıl çırpındığını hatırlayınız ve karşılaştırınız.
Soru: Seçilenler kimi temsil ediyor?
Hangi gruptan seçildiyse o grubu. Çünkü bilinen bir kişidir. Her şey konuşulup anlaşılmıştır. Ne yapacağı, nasıl yapacağı, kimin için yapacağı belirlidir. Üstelik sorumluluk duyduğu insanlar her zaman muhatabıdır. Yani her an görevinden alınma riskiyle karşı karşıyadır. Bu yüzden kimseyi aldatma şansı yoktur. Mecburen kendini seçenleri temsil edecektir.
Soru: Alternatifler nelerdir ve bunları bize tanıtan kimlerdir?
Alternatifler grubun diğer üyeleridir. Bunları tanıtan kendileridir. Hiçbir aracı yoktur, yönlendirme söz konusu değildir. Her şey zamanla belli olur. Kimi kendini 2 ayda tanıtır, kimi 2 yılda. Ancak hiç kimse bunun için özel çaba harcamak zorunda değildir. Hatta tanınmaktan kaçınacak olsa bile bunu başarma olanağı çok azdır.
Uygulama Aşamasında Şura Yapılanması
Soru: Seçmenler yönetime karışabilir mi?
Her an. Zaten seçmen ve aday gibi bir ayırım yoktur. Herkes yönetimdedir. Çoğunlukla kendi problemleriyle ilgilidirler. Kendi etkinlikleri yetmezse üst kademelere iletirler. Mesele sadece onu kapsama alanı içine alan ve etkinliği yeten kademeye kadar gider. Daha ileri gidip gereksiz yere daha önemli işlerle ilgilenmek zorunda olanların zamanını almaz.
Soru: İyi fikirler uygulamaya konabilir mi?
Yeterince iyiyse yerine mutlaka ulaştırılıp değerlendirilir. Çünkü fikir sahibi artık sadece bir seçmen değil yönetimdendir. Yani her an etkinliği olan biridir. Ayrıca partiler ve ideolojiler gibi bağ ve sorumlulukları da yoktur.
Soru: Yönetime muhalefet ne kadar mümkün?
Sorumluluğu üzerine alan insanlar her zaman için doğrudan temsil ettiği grupla muhataptır. Eğer yapmak istedikleri muhalefet daha üst kademelerde ise temsilcilerini bu yönde zorlar ve hesap sorarlar. O temsilciler de bu tepkiyi zorunlu olarak benzer şekilde yansıtır. Çünkü temsil ettiği öbek, her an üzerinde etkinlik sahibidir. Tabi karşı tepki de aynı şekilde etkili ve çabuk ulaşır.Şura yapılanmasındaki temsil ile cumhuriyetteki temsil aynı şey değildir. Cumhuriyetteki temsil durağan bir temsildir ve kimin neyi temsil ettiği, neye karşı sorumlu olduğu belli değildir. Şura yapılanmasındaki temsil ise dinamik bir temsildir. Bu çok önemli bir farktır. Bu durumda temsilcinin belli bir şuraya katılması grubun katılması demektir. Cumhuriyetteki temsilin bununla yakından uzaktan bir ilgisi yoktur.
5 – Şura Yapılanmasının Üstünlükleri
Şura yapılanmasındaki en önemli özellik dinamik temsildir. Düşünün: Şura yapılanmasında hitabınız şahıslaradır ve diğer temsilcileredir. Yani bir toplantıda yüzünü gördüğünüz, adını, fikirlerini bildiğiniz kişilerle muhatapsınız. Ama cumhuriyette nasıl? “Ey çiftçi”, “ey işçi”, “ey işveren”, “ey Sünni”, “ey alevi”… Dikkat ettiniz mi! Daha hitap ederken bile sınıfa ya da ideolojiye yönelik hitap yapmak zorundasınız. Çünkü etki mekanizmasını tetiklemek için buna mecbursunuz. Büyük topluluklarda çıkarların ön planda olması zorunluluğu da biraz sonra daha açık anlatacağım gibi ortada. O halde daha en başta sınıf ve ideoloji çatışmaları zorunlu hale geliyor. Şimdi bunu biraz daha ayrıntılı inceleyelim: Büyük topluluklar ve küçük topluluklar arasındaki farkCumhuriyet, büyük toplulukların bir ortalamasını almak gibidir. Burada tarif ettiğimiz sistem ise küçük bir topluluğun üstün yönlerini bir araya getirmektir. Çünkü birinde kaynaşma var. Diğerinde buna benzer bir şey yok. Büyük ve küçük bir grup arasında şu açılardan farklılıklar vardır:
Psikoloji
Büyük toplulukta aklı etkisizleştiren içgüdüler ve çıkarlar ön plandadır. Çünkü toplulukta bireyin kaybolması vardır. Tek başına bir etkinliği yoktur. Toplum üzerinde sıradan bireyin hiçbir etkisi olmayınca doğal olarak topluluğun akışına kendini bırakmıştır. Aksi halde dışlanır. Çünkü belli bir akışa kendini kaptıran büyük bir toplulukta kimseye söz dinletme olanağı yoktur. Öyleyse yapacağı şey toplulukta kabul göreceği bir konum almaktır. Verme konumunda değildir. Çünkü bunun görülen bir değeri olmaz. Çokluk içinde verilenler değersiz görünür. Bu yüzden insan sistem açısından kendini bir değer gibi görmez. Daha çok alma ve çokluğun nimetlerinden istifade etme konumundadır. Bu, insanın tanınmadığı topluluk için geçerlidir. Yoksa tabiî ki yakın çevrede insanın olduğu gibi davranması en iyisidir. Küçük toplulukta durum farklıdır. İnsanın kişiliği ve ahlakı bilinecek ve grubu etkileyecek bir konumdadır. Bu durumda olduğu gibi davranmak en iyisidir. Yanlışları ve doğruları kabul ettirebilir. Bildiklerini kendine saklamak zorunda değildir. Şöyle bir örnek verebiliriz. Büyük bir topluluğun üstüne bir çuval dolusu altın atsanız ve bunlar sizin olsun deseniz ne olur? Elbette bilhassa ihtiyaç söz konusu olursa büyük bir karmaşa. Çünkü geride kalıp, sakin, tok gözlü ve adaletli davrananın payı diğerleri tarafından yağmalanır. Aç gözlülükle hareket eden kazanır. Çünkü böyle bir kalabalıktan seçilip de kimseye hesap vereceğini düşünmez. Üstelik çoğunluğun aynı şeyi yapması onun ayıbını kendi vicdanında çok azaltır. Oysa küçük bir gruba aynı şeyi yapsanız, üstelik bunlar birbirini iyi tanıyan kimseler olursa muhtemelen farklı bir sonuç alırsınız. İlk başta bir şaşkınlıkla benzeri bir davranış gösterecek olan varsa da akıl verecek olan, olgun yolu gösterecek olan da bulunacaktır. Paylaşmayı öneren olacaktır. Sonuçta daha makul bir paylaşma yolu izlenmesi olasılığı daha yüksektir. Zira insanlar açgözlülüklerini kendini tanıyan kişiler önünde göstermekten çekinirler. Tüm zaaflarda da bu böyledir. Yani küçük topluluklarda olumlu bir etki vardır.
İletişim
Fikir alma konusunda herkesin görüşünün dinlenebileceği bir grup ile büyük bir topluluk arasında fark vardır. Bu yüzden büyük topluluklarda sonuca gitmek zordur. Çıkar çatışmaları söz konusu ise çok daha zordur. Bu gibi durumda bireyler arasında dozu kaçmış bir mücadele vardır. Sessiz kalan ve hırçınlığa yanaşmayan kaybeder. Küçük topuluklarda ise herkese sıra gelir. Mücadelenin dozu kaçsa bile olayı her zaman toparlamak mümkündür. Küçük topluluklara hâkim olmak kolaydır. Büyük toplulukta ise tartışma demek karmaşa demektir.
Meziyetlerin toplanması
Büyük topluluklarda meziyetler kişinin şahsi malı olarak kalır. Zekâ, ahlak gibi meziyetler büyük topluluklarda etkisiz kalır. Çünkü göz önünde değildir. Tanınma söz konusu değildir. Böyle olunca da kimin hangi konuda ne gibi üstünlükleri vardır bilinmez. Sonuç olarak belli amaçlar için kim ne şekilde kullanılacaktır belli değildir. Küçük bir grupta ise kimin nede iyi olduğu bellidir. Kimin hangi konuda sözünün dinleneceği bellidir. Bu yüzden bir amaç için meziyetler yerinde kullanılabilir. Büyük topluluklar sadece çıkarlarına hitap edenleri dinlemeden yanadırlar.Bu büyük ve küçük grupların karşılaştırılmasının sonucu cumhuriyette yalnızca seçim ile ilgili konularda belirleyicidir. Yönetimle ise alakası yoktur. Çünkü zaten halkın yönetime hiçbir etkisi yoktur.
Yönetimle birey arasında karşılıklı bağ ve köprüler
Her zaman için insanların bir konudaki fikri üste ulaşır. Yalnızca fikirler değil, sorunlar, tedirginlikler, yani üst kademeyi ilgilendiren her şey. Aynı şekilde üst kademeden alt kademeye de ulaşır. En uzak mesafe, ülkenin nüfusuna göre 7–8 kademedir. Hadi milyarlarca nüfusu olan bir ülkede olsun 10 –12. Böylece her bireye ulaşılır ve sistemin gerektiği kadar etkili bir parçası yapılır. Küçük grupların üstünlüğüne böylece etkileşimden doğan faydalar da katılır. Gruplar başıboş kalsa yapısına göre yine olumsuz durumlar söz konusu olabilir. Ancak grupların temsilcileri o grubun genel yapısını yukarı kademelerde belli eder. Ayrıca grubun genel doğrulara uymaması temsilcide görüldüğü için bu gizli kalacak bir şey de değildir. Önce temsilci genel doğruları benimser ya da benimsemezse kendi doğrularını anlatır. Eğer diğerlerinin öğreneceği bir şey varsa bu yukarı kademeye doğru bir etki olup genel doğrulara yeni bir olgunluk kazandırır. Böylece ne kadar üst kademeye giderse o derece kapsama giren tüm bireyler bu yeni olgun fikirlerden nasibini alır. Karşı durumda da temsilci genel doğruları benimser böylece kendi grubuna da o yönde bir etki yapar. Anlaşmazlık durumunda ise çeşitli olanaklar mümkündür. Kaynaşmaya engel olan sebepler temsilcide varsa grubun yararına olan temsilcisini değiştirmektir.
Tanışma ve kaynaşma
Sonuçta bir temsil sorunu olduğundan, bu temsil son derece önemli bir konu olduğundan ve konunun önemi en azından belli bir sürede anlaşılacağından bireyler gruplarına önem vereceklerdir. Bu ise günümüzde oldukça zayıflayan insan ilişkileri ve komşuluk açısından önemlidir. En alt kademe toplantılarının komşuların birbiri arasında olacağı unutulmamalıdır. Bu hiç küçümsenmeyecek bir faydadır. Komşulukların gelişmesi etkileşimler dolayısıyla toplumların gelişimi açısından çok önemlidir. İnsanların birbirinden öğreneceği çok şey olabilir. İnsanın gelişimi açısından en faydalı konulardan biridir bu. Sonuç olarak insanların birbirini daha iyi tanıması sağlanır. Üst kademeler için de aynı şey geçerlidir. Ancak temsil vasıtasıyla gelenlerin tanınması bir ölçüde alt kademenin tanınması demektir. Bu şekilde yönetim grubuna doğru ülkenin tüm bireylerinin bir ölçüde temsili vardır. Tüm olumlu etkilerin üstte birikmesidir bu. Sistemin özelliği olumsuz etkilerden arınmaya meyilli olmasıdır. Bu, temsilci seçiminin küçük gruplarda olmasından gelen bir özelliktir.Bu maddelerden anlaşıldığı gibi yönetim, sistemin kapsadığı tüm insanları etkileriyle kabul eden bir yönetimdir. Burada karmaşa yok, birleşme ve toplanma var. Akıl ve diğer meziyetlerde de bu böyledir. Sonuçta çok etkili bir çözüm üretme aracı oluşturulmuş demektir. İnsanların dışlanması söz konusu değildir. Her birey kendi etkisinin varlığının kesin bağlarla farkındadır.
Şimdi bu mekanizmanın işlemesini daha kesin bir şekilde izah edebiliriz. Yönetim kavramının ne anlama geldiğini açmakla başlayalım. Yönetmek, bazı ortak özelliklere ya da amaçlara sahip bir insan topluluğunun, varlığının amaçlarına uygun bir şekilde devamının sağlanması için, onu karar mekanizması olarak temsil etmektir. Ülke yönetiminde belirgin amaçlar yoktur, ancak aynı ülkenin sınırları içinde yaşayan insanlar vardır. Evrendeki her şey bu mekanizma içinde bir giriş değeridir. İşte bu sistem bu değerleri işleme koymak için eşsiz bir araçtır. Veriler en alt kademe gruplarda değerlendirilip eleme yapılır. Böylece üst kademeye doğru gereksiz bilgi nakilleri olmaz. Üst kademelere doğru hem yeni bilgilerle ve akıllarla bir arada değerlendirme vardır, hem de aynı şekilde eleme söz konusudur. Bazı şeylerin değerlendirmesi bir yerde durur. Mekanizma bu noktada bir çıkış değeri verir. Bu değer mekanizmayı hem alt kademelere doğru, hem üst kademelere doğru etkiler. Sonuçtan bütün bireylerin etkin şekilde nasibini alma olanağı vardır. Böylece en mükemmel değerlendirmeler böyle bir geri dönüş yaparak mekanizmanın işlevini olgunlaştırır. Bireyler üzerindeki etkisi de şimdiye kadar uygulanan hiçbir yönetim sistemiyle karşılaştırılamayacak kadar dolaysız ve büyüktür. Hiçbir yönetim sisteminde buna yaklaşacak etkili bir mekanizma görülmemiştir. İşte bu sistemi üstün yapan en önemli nokta da budur.
Mekanizmadan bahsetmişken bu sistemin bir kavramı daha ne şekilde etkileyeceğini göz önüne sermek isterim; liderlik. İnsanlığın var oluşundan beri yönetim kavramı lider ya da liderlerle bir arada düşünülmüştür. Lider etkinliğinin en az olduğu yönetim şekli olan demokraside dahi liderler kavramının yönetimdeki yeri her zaman sıradan insanların etkilerinden arındırılmıştır. Yani ülke yönetmek bunların işi olmuştur. Sıradan insanlara verilen tek çarpıcı etkinlik seçme hususundadır. Oysa yeni tanıttığım sistemdeki temsilcilere “lider” isminin yakıştırılamayacağı ortadadır. Bunu anlamak için temsilcinin temsil ettiği grupla olan ilgisine bakmak yeterlidir. Temsilcinin grubu yönetmesi, yani kararlar üzerinde gruptan daha fazla bir etkinliğe sahip olması gibi bir durum söz konusu değildir. Tersine grup temsilciyi yönetir. Çünkü temsilci bir üst kademede temsil görevini yürütmek üzere seçilmekle grupla olan bağını koparmış değildir. Seçilmekteki nedeni grubun istediği doğrultuda çalışmalar yapmaktır. Onu buna zorlayacak olan ise her an grubuyla bağı olmasıdır. Yani her an görevinden alınabilir. Cumhuriyetteki temsil kavramında ise iş çok daha farklıdır. Bir kere liderin düşünmesi gereken hesap vereceği zamanlar sadece seçim zamanlarıdır. Ayrıca kendisini seçen kaynaşmış bir grup yoktur da. Her zaman farklı nedenlerden oy alabilir. Bir kısım seçmenine ihanet ederken başka taraftan destek alabilir. Yani milletvekili denilen insanların konumu temsilcilik değil düpedüz liderlik ve görevleri de kendisini seçenlere hizmet değil onları yönetmektir. Lafta öyle söylese de icraatta iş vicdanına kalmıştır. Denilebilir ki bu sistemde de üst kademe temsilcilerin daha alt gruplarla bağı olmadığı için bunlara karşı konumu aynıdır. Hayır. Çünkü onların doğrudan elinde olmasa bile onların elinde olan temsilcilerinin elindedir. Ya da birkaç kademe daha ileridedir. Ama sonuçta cumhuriyette olduğu gibi bağlantı bir yerde bıçak gibi kesilip yönetenler ve yönetilenler diye bir ayrılık olmaz. Tümevarım bunu ispatlar. Bir kere en üst temsilciye lider denemez çünkü tüm etkinliği sorumlu olduğu grubun elindedir. Bu grubun bireyleri de lider değildirler. Aynen onlarında etkinliklerini tamamen ellerinde bulunduran grupları vardır. Öyleyse kim liderdir? Hiç kimse lider değildir. Liderlik kavramının bu sistemde yeri yoktur.
6 – Şura Yapılanmasının Örnek Bir Kullanımı
Yukarıda demokrasi içinde çözülmesinden umudu kestiğimiz bir sorundan bahsetmiştik: evsizler ve suça itilen sokak çocukları. Şimdi bunun nasıl çözüleceğinden bahsedelim ve çözümün cumhuriyette ve şura yapılanmasında nasıl uygulanacağına bakalım. Böyle bir sorunun çözümünde toplumsal duyarlılık ve işbirliği gerekiyor. Böyle insanların bulunduğu her semtte onlara barınak ve iş vermek gerekiyor. Gerekirse sığınma evleri açılacaktır. Ama en önemlisi insanların kendi semtlerindeki mahallelerindeki ihtiyaç sahiplerini bilmesi ve bunların gerekli ilgiyi gördüğünü takip etmesidir. Çünkü onmilyonluk bir şehirde böyle insanların sayısı yüzbinden fazla olabilir. Devletin bunlarla tamamıyla ilgilenebilmesi mümkün değil. Oysa toplumsal bir duyarlılık gösterilirse her bölgenin insanları kendi bölgesindeki yardıma muhtaç böyle insanların sorunlarını rahatlıkla çözebilecek imkâna sahiptirler. Onlara bir ev kiralayıp ağaç dikme, bahçe bakımı gibi küçük işler ve eğitim imkânı sağlamaları zor değildir. Bu vatandaşlara yük getirecek gibi düşünülmemelidir. Mutlaka bu gibi işlerle ilgilenebilecek zamana sahip insanlar her mahallede bulunur. Yeter ki onlara bir yol gösterilsin. Çözüm belli. Bakalım nasıl uygulanacak?
Demokrasi
Diyelim ki demokrasi ile yönetiliyoruz ve başbakan söz konusu sorunu çözmeye karar verdi. Gerekenlerden bahsetti: sığınma evleri, iş imkânları, eğitim… Zaten bu konunun çözümü barizdir. Gerekli parayı denkleştirmek için halka sesleniş konuşması da yaptı diyelim. Böyle bir sorunu çözmek için toplumsal duyarlılık gerekiyor. Herkesin kendi çevresindeki ilgili muhtaç insanlara yardımı gerekiyor. Başbakanın konuşmasını kaç kişi dikkate alacak ve gereğini yapacaktır? Yüzde on çok ama çok iyimser bir tahmin olurdu. Parayı denkleştirse bile çözümün uygulanmasında devletin imkânlarını ve kadrolarını devreye sokması gerekecek! Buradan itibaren demokrasi içinde bu konunun çözümü hakkında başka hiçbir şey söylemeye gerek görmüyorum.
Şura Yapılanması
Ülke temsilcisi bu sorunu çözmeye karar verdi ve sıkça yüz yüze görüştüğü en üst düzey temsilcilere bu konuyu ciddiyetle aktardı. Kayıtsız kalmalarını düşünemeyiz. Onlar da aynı şekilde kendi temsil ettikleri gruplarda benzeri bir toplantı yaptılar ve böylece en alt kademelere kadar inildi. Burada dikkat edilmesi gereken, bu sorunu ileten kişiler her zaman küçük bir gruba yüz yüze hitap ediyorlar ve hepsinin tepkisini yakından alıyorlar. Diyelim ki bir mahallenin temsilcisi kendi temsil ettiği gruptan o mahalledeki muhtaçların belirlenmesini ve çözüme ayrılabilecek kaynakları ortaya çıkarmalarını (her ailenin yardım olanaklarını, konuyla ilgilenebilecek bireyleri…) istedi. İki hafta sonra onlardan rapor alacak. Buna kayıtsız kalabilirler mi? Sonuçta birkaç kişiler ve böyle küçük bir işi becerememek epey utanç verici olsa gerek. Aynı işi muhtarlar da yapabilir diyecek olanlara biraz daha düşünmelerini tavsiye ederim. Sonuçta er ya da geç bu raporlar alınacak ve muhtaçlar tüm ülkede, istisnalar dışında biliniyor olacaktır. Yardım imkânı kısıtlı olan mahalleler muhtaçlarını diğer yerlerdeki sığınma evlerine gönderebilirler. Böylece bu sorunun çözümüne tüm ülkenin katılımı sağlanmış olacaktır. Demokraside bu oran için yüzde on çok ama çok iyimser olur demiştik. Şura yönetimi için ise rahatlıkla çözüme katılım oranı için yüzde elli derim. Çünkü düşünün; bir insanın gelirinin yüzde birini vermesi derecesinde bir ilgi dahi, yurt genelinde çoğunlukla gösterilen bir ilgi derecesi olduğunda, bu çözüm için gerekli kaynak rahatlıkla sağlanır. Çünkü insanlar doğrudan tanıdıkları, komşularından daha fazla tanıdıkları insanlar tarafından aracısız yönlendiriliyor olacaklar. Bu, başbakanın televizyondan yaptığı bir konuşmayla bir olabilir mi? Ya da muhtarın cama astığı duyurular? Bu tarz toplumsal katılımlarla, hem de kişilere bölündüğünde çok önemsiz kalacak katılımlarla çözülebilecek kaç tane sorunumuz olduğunu bir düşünün.Aklınıza gelebilir ki şura yapılanması insanların tamamına bir yük getiriyor. Oysa durum böyle değil. Bilakis, şura yapılanması üzerine almak zorunda olup da başkalarına yüklediğimiz, böylelikle çözümsüzlüğe terk ettiğimiz sorunları asıl sahiplerine yüklemektir. Çünkü yük asıl sahibine yüklenmeyince en küçük sorunlar bile zamanla büyüyor, artıyor ve başa çıkılmaz bir hal alıyor. Şura yapılanması doğal olanıdır. Diğer uydurulanları ise yapay yöntemlerdir.
Yük konusunda şunu da söyleyebiliriz: şura yapılanmasının alt kademeler getirdiği tek yük iki haftada bir yakın komşularını ziyaret etmek, varsa sorunlarıyla ilgilenmek olacaktır. Aslında bu zaten yapmamız gereken bir şey değil mi? Kaldı ki zaten bu da seçmelidir. İsteyen katılmayabilir ama o zaman evin önündeki alana ağaç mı dikilecek yoksa bina mı yapılacak kararlarını başkalarına bırakmış olur. İnsanlar isteyerek katılacaktır. Tekrarlamak gerekirse şura yapılanması günümüzdeki insanlar arası kopukluğa bir son vermekle de önemli bir sosyal görevi yerine getirecektir.
7 – Sonuç
Dünya demokrasiyi yeterince sorgulamıyor. Ne zaman demokrasiyle doğrudan ilgili bir sorun çıksa demokrasi ya yanlış ya da eksik uygulanmış oluyor. Aslında sorgulanmasına izin verilmiyor. Öncelikle bunu dünya halklarını sömürgeleştirmek için acımasızca kullananlar, daha sonra da dünya basını sorgulanmasına izin vermiyor. Gelişmemiş ülkelerde demokrasinin hep bir özlem olarak kalması sağlanıyor. İnce dengeler üzerinde halkların kaderiyle oynanıyor. Kitleler, ideolojiler ve kendi kültürlerinin getirdiği hassasiyetler kullanılarak istenildiği şekilde, kukla gibi oynatılıyor. Eğer ülkemiz için bir gelecek düşünüyorsak bunu kırmamız bir zorunluluktur. Aksi halde her zaman büyük zayıflıklarımız olacaktır. Şu anda dahi eğer güç odakları ülkemizde bir karışıklık çıkartmak istese bunda hiç zorlanmayacaktır. Artık bunun farkına varmalıyız. Şura yapılanması sadece bir seçenek ya da bir alternatif değildir; bir zorunluluktur. Mümkün olan en kısa zamanda gereğinin yapılması ve güçlü bir eylem mekanizması olarak bir şekilde uygulamaya geçirilmesi şarttır. İnsanların çoğu hazırcıdır; incelemeye, araştırmaya fazla yanaşmazlar. Ancak çalışıp sonuçlar verdiğini gördükleri şeylerle ilgilenirler. İşte bu yüzden yapılması gereken şey bunu hemen kullanıp sonuçlar göstermektir. Başka türlü istenilen hızda bir gelişme sağlama imkânı görünmüyor.Son olarak girişte sorduğumuz ağaç yapılanması uygulansaydı sorularını tekrar aklınıza getiriniz. Ve ülkemiz için geç olmadan bir şeyler yapmak zorunda olduğumuz anlayınız. Artık bu konunun şakası yok.
8 – Bu Konuyla İlgili Proje: Sanal Ülke
Şura yapılanmasından bahsettik. Şimdi diyeceksiniz ki dediklerini kabul etsek bile ne yapabiliriz? Devrim yapacak halimiz yok ya! İşte bu durumda teknoloji yardımımıza koşuyor. Neden teknolojiye laf ettirmediğimi şimdi anlayabilirsiniz. Teknoloji Allah’ın temiz bir yaratığıdır. Onu kirleten, kötüye kullanan insanlardır. Sanal ülke, sanal ortamda şura yapılanmasını kullanarak çok üyeli, ortak özellikleri olan bir topluluk oluşturma projesidir. Kanuni hükmü bildiğimiz sohbet programlarından farklı değildir. Ama eylem gücü eşsizdir. Tamamlandığında katılmak isteyenler bilgisayarlarına bir program yükleyecekler ve katılacaklar. Sonra tek sorumlulukları kendi gruplarıyla haftada bir ya da iki haftada bir sohbet etmek olacak. Bütün görevleri bundan ibaret. Sohbete öylesine katılıp çıksalar da olur. Önemli olan sadece işi ciddiye almaları. Kimseden projeler konusunda fikir beklenmiyor. İsteyen havadan sudan konuşur ya da bir görünür ve çıkar. Önemli değil. Ama sayı önemli, genelde devamlılık önemli. Bunun yanında kişi eğer isterse sanal ülkenin diğer olanaklarından faydalanabilir. Sorumluluğu dışında da istediği gibi kullanabilir.Sanal ülke bir proje üretim merkezi olacak. İlk projeleri ise şunlar olacak:
Sanal ülkenin kendisi bir projedir.Yani burada şura yapılanmasının değerinin ve insanların evlerinden hiçbir zahmete girmeden rahatlıkla katılmasıyla yürütülebileceğinin bir sağlaması yapılmış olacak. Ayrıca hep hanif Müslümanlar için aradığımız o birliktelik sağlanmış olacak.
BAKARA / 148
Herkesin bir yönü vardır, ona döner. O halde hayırlarda yarışın. Nerede olursanız olun Allah sizi bir araya getirecektir. Allah her şeye güç yetirendir.
Forumlarda bu birliktelik sağlanmıyor. Çünkü biliyorum ki sayımız forumlarda gördüğümüzden çok daha fazla. Forumlarda insanlardan haberimiz olmuyor. Çünkü forumların belli bir amacı ve yapısı vardır. Oysa sanal ülke çok geniş olanaklara sahip olacak ve çok ilgi çekecektir. Şimdi forumdan aylarca uzak kalmış dostlarımızdan hiçbir haberimiz yok. Acaba hasta mı, bir sorunu mu var, kaza mı geçirdi… Kim bilecek? Daha sıkı bağlarla bağlanmaya ihtiyacımız var. Ayrıca bu proje Kuran tabanlı bir yapılanmanın beşeri bir sisteme üstün geleceğini göstermek için uygun bir deney ortamı olacak. Kısacası şura yapılanması ilk defa uygulanmış olacak.
Çocuklara yönelik benzeri bir yapılanma ile geleneklerden arındırılmış bir dini eğitim ortamı hazırlamak. Hanif Müslümanlar olarak sayımızın gerektiği gibi artmaması gibi bir sorunumuz var. Bu bizim kalıcı olmamızı ve güzel eylemler üretmemizi engelliyor. Sayımızı arttırmak ve kalıcı olmak için şu anki çabalarımız yeterlilikten çok uzak. İnsanların çoğunluğu hazırcıdır. Yani bir şeyleri derinlemesine incelemez. O halde sayımızın artması için şu iki yoldan gidilmeli:
a. Etkili ve ses getirici güzellikler üretip takdir toplama ve insanların bir anlamda tabi olmasının sağlanması
b. Çocukluktan verilen bir eğitimle, geleneklerden arınmış, saf anlayışın ve akıla gereken önemi veren yaklaşımın benimsetilmesi
İşte bu yapılanma bize her ikisini de gerçekleştirme fırsatı veriyor. Eğer İnternet üzerinden çocuğunun düzgün bir dini ve ahlaki eğitim almasını, düzgün arkadaşlıklar kurmasını isteyen ailelerin sorununa çözüm üretirsek istediğimiz sonucu alırız.
Yazar: Okun