Kuran’ı anlama rehberi - 1. Bölüm

Bu yazı Tevhid Nesli sitesinden alıntıdır.

1-KUR´ANIN ANLAŞILMASI KONUSUNA GENEL BİR BAKIŞ

Sahabiler ve onları izleyen dinamik müslümanların Allah`ın Kitabını anlamadaki metodları, öyle sanıldığı gibi karmaşık, girift ve müşkil degildi. Onlar salt rabbani hidayete ulaşmak icin okuyorlardı.

Sahabiler, Kur´anın anlaşılır ve tatbik edilir Kitap olduğuna baştan kesin olarak inanmışlardı. Esasen Kur`an kendisini, inmeye başladığı ilk günden itibaren böyle tanıtmıştı. Binanaleyh, sahip oldukları dil bilgileri, akıl ve zekaları, kültürleri ve gerçeğe olan tutkularıyla, okudukları Kur`an ayetlerini genellikle anlamaya çalışıyorlar, anlayamadıklarını birbirlerine, veya doğrudan Hz. Peygamber efendimize soruyorlardı.

Günümüzde ve taklid anaforunun hakim olduğu dönemlerde , en çok gaflet edilen işte onların bu özellikleri olmuştur. Yani sahabiler ve onları izleyen ilk müslüman nesiller, önce bizzat kendileri anlamak için Kur`anı okuyorlar, bilmedikleri bir ayetle karşılaştıklarında bir bilene soruyorlardı.

Halbuki sonraları insanlar, kural ve şartlarına uyarak bizzat Kur`anı okuyup anlayacakları yerde , önce Kur`an ayetleri hakkında nelerin söylendiğini okudular. Yani kendilerince alim saydıkları ancak hayatlarında hiç görmedikleri ve nasıl bir insan olduklarını bilmedikleri insanların kitaplarını okudular ve inanç sistemlerini bunlara göre oluşturdular.

Buda hiçbir zaman Kur`ana uzanamamayı ve kişilerin kendi nefislerini Kur`an karşısında mükellef ve muhatab görmemeleri sonucunu doğurmuştur.

2-KURAN-I KERİM’İN ÖZELLİKLERİ

الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ {1} إِنَّا أَنزَلْنَاهُ قُرْآناً عَرَبِيّاً لَّعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ {2}

1-Elif. Lam. Ra. Bunlar, apaçık Kitab’ın ayetleridir.

2-Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik. (12Yusuf /1-2)


Kuran’ın akla ve duygulara birlikte hitap eder.. O, kısa, tam, doğrudan, ve hatırlatıcıdır. O, dinleyicisini tercihlerle ve kararlarla karşılaştırır ve onlara dikkatli olmayı ve eyleme geçmeyi ilham eder. Onun dili, insanı derinlemesine etkileyen muhtevası kadar etkilidir. Onun argümanı her zaman okuyucularının anlayabileceği, günlük deneyimleriyle içiçe, ve insanın içinde yankı bulabilecek özelliği sahiptir. Her şeyin ötesinde soyut değil, mantıkidir. Kuran, anlaşılsın diye indirilmiştir.


Anlamadan okuyan, yada bildiği halde amel etmeyen insanlar Kuran’da kitap yüklü eşeklere benzetilmişlerdir.

مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ ثُمَّ لَمْيَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَاراً بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ

الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ {5}

Tevrat’la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap taşıyan merkebin durumu gibidir. Allah’ın ayetlerini yalanlamış olan kavmin durumu ne kötüdür! Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez. (Cuma 62/5)

Kur`anı anlamaya çalışmayan, onun ayetleri üzerinde kafa yormayanların kalplerinin kilitli olma ihtimali yüksektir:

Bunlar Kur’an üzerinde akıl yormazlar mı? Yoksa kalpler üzerinde kilitler mi vardır?

(Muhammed 47/24)

Kur`anın diğer bazı özelliklerinide Rabbimiz bize şöyle bildirir:

“Kuran, düşünmek için kolaylaştırılmıştır. Öğüt alan insanları beklemektedir.”

(Kamer 54/17, 22, 32, 40)

Şüphesiz ki bu Kur’an en doğru yola iletir; iyi davranışlarda bulunan müminlere, kendileri için büyük bir mükafat olduğunu müjdeler. (İsra 17/9)

Kuran’da her türlü misal açıklanmıştır. Ama insan cedelleşmede ileri giden bir varlıktır. Kendilerine doğru yolu gösteren peygamberler geldiği halde, insanları iman etmekten ve günahlarının bağışlanmasını istemekten alıkoyan şey ancak, onlardan öncekilerin sünnetinin (yani belirlenmiş helakın) gelmiş olması veya azabın gözleri önüne dikilmiş olmasıdır.”

(Kehf 18/54-55)


Ebu Derda (ra)rivayet ediyor: ” Peygamberimizin (sav) yanındaydık. Göğe baktı ve bir olayı zikrederek dedi ki: “İlim ayrılıp gittiğinde olacak.” Ziyad b. Lebid Ensari (ra) sordu: “Biz Kuran’ı okurken, çocuklarımıza öğretirken, onlar da diriliş gününe kadar çocuklarına öğretecekken nasıl olur da ilim bizi bırakır?” Peygamberimiz (sav): “Sana şaşırıyorum Ziyad. Ben seni Medine’de en bilgili adam sanıyordum. Yahudiler ve Hıristiyanlar Tevrat ve İncil bir şey anlamadan okumuyorlar mı?” (Tirmizi hasen garip olarak zikrediyor.) Demek ki Kuran-ı Kerimi anlamadan okursak Ehl-i Kitab’ın durumuna düşer, birtakım
kuruntuları din zannederiz. Onların akıbetine uğramamak için Rabbimizin Kitabını iyi tanımalı ve onun canlı şahitleri olmalıyız.

3- KURAN-I KERİM’İN ANLATIM TARZI


Kuran’ı incelemeye başlamadan önce, Onun okunan diğer kitaplardan farklı ve eşsiz bir kitap olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız.

Sıradan kitapların aksine Kuran, edebi bir sıraya göre tertip edilmiş belirli konular hakkında bilgi, fikir ve tartışmaları ele almaz. Bu nedenle onunla ilk karşılaştığımızda, bölümler ve kısımlara ayrılmamış veya farklı yönleri ile ilgili emirlerin düzenli bir şekilde verilmemiş olduğunu görünce şaşkınlığa düşeriz.

Buna mukabil, daha önceden hiç karşılaşmadığımız ve bizim kitap anlayışımıza hiç uymayan bir şeyle karşılaşırız. Kuran’ın iman ile ilgilendiğini, ahlaki direktifler verdiğini, kanunlar koyduğunu, insanları İslam’a çağırdığını, kafirleri uyardığını, tarihi olaylardan ibret dersleri verdiğini, uyarılarda bulunduğunu, müjde verdiğini ve bunların hepsinin bir ahenk içinde sunduğunu görürüz.

Aynı konu Kuran’da farklı şekillerde tekrar edilir ve görünürde hiç ilgisi olmayan bir konu diğerini takip eder. Bazen hiç görünür bir sebep yokken, bir konunun ortasında başka bir konu anlatılır. Hiçbir yerde bölüm ve konuları ayıran bir işaret yoktur. Tarihsel olaylar anlatılır fakat anlatım tarih kitaplarındaki gibi değildir.


İnsandan ve evrenden, tabiat bilimlerindekinden farklı bir dille bahsedilir. Aynı şekilde kültürel, politik, sosyal ve ekonomik problemleri çözmede kendi metodunun izler. Kanunları ve prensipleri sosyologlardan, hukukçulardan ve hakimlerden farklı bir şekilde ele alır. Ahlak, bu konuda yazılan bütün eserlerden farklı bir yolla öğretilir.

İşte bu nedenle yabancı bir okuyucu, kendi kitap anlayışına hiç uymayan bu tip şeylerle karşılaştığında şaşkına döner. Kuran’ın, ayetleri arasında hiç ilgi ve bağlantı veya konularında süreklilik bulunmayan bir kitap olduğunu, anlaşılmaz bir şekilde çeşitli konuları ele aldığını veya kelimenin kabul edilen anlamıyla bir kitap olmadığı halde, kitap şeklinde düzenlendiğini düşünmeye başlayabilir.

Bunun bir sonucu olarak, Onun düşmanları Kuran’a çok garip iddialarla karşı çıkmakta, Kuran’ın çağdaş izleyicileri ise bu şüphe ve karşı iddiaları çürütmek için garip yöntemler kullanmaktadırlar. Ya kaçış psikolojisi içine düşmekte veya zihinlerini yatıştırmak için garip yorumlara yeltenmektedirler. Bazen de görünürde aralarında ilişki olmayan ayetleri açıklayabilmek için suni anlam bağları kurmakta ve son kaçış olarak Kuran’ın hiçbir düzen ve anlam sırası olmaksızın çok çeşitli konulara değindiği tezini kabul etmektedirler. Sonuç olarak ayetler kendi yerlerinden alınmakta ve anlamda karışıklık ortaya çıkmaktadır.

Tüm bunlar, okuyucu, Kuran’ı eşsiz bir kitap olarak kabul etmediğinde ortaya çıkar. Diğer kitapların aksine Kuran başlangıçta ele aldığı konuları ve ulaşmak istediği amaçları liste halinde sunmaz. Açıklama üslup ve usulü de genelde okunan kitaplara benzemez ve herhangi bir kitap düzenini takip etmez.

Bu nedenle, okuyucu sıradan bir kitap beklentisiyle Kuran’a yöneldiğinde, onun olayları sunuş üslubu karşısında şaşkınlığa düşmektedir. Kuran’ın birçok yerinde arka plan tasvir edilmez ve pasajın özel nüzul sebebi olan durum ve olaylara değinmez. Bunların bir sonucu olarak, sıradan okuyucu orada veya burada birkaç parça cevher keşfetse de, Kuran’ın değerli hazinelerinden tam olarak yararlanamamaktadır. Bu kimseler sadece, Kuran’ın eşsiz ve ayırıcı özeliklerini bilmedikleri için bu tür şüphelerin kurbanı olurlar. Kuran’ın tüm sayfalarına yayılmış halde birbirine benzer konulardan oluştuğunu düşünürler ve bunu anlamada zorluk çekerler. Hatta anlamı çok açık olan ayetler bile, onlara anıldıkları çerçeve içinde anlamsız görünür.

Okuyucu, Kuran-ı Kerim’in yeryüzünde kendi türünde bozulmadan kalan tek kitap olduğu, edebi üslubunun tüm diğer kitaplardan farklı ve eşsiz bir kitap olduğu, daha önceden kafasında varolan kitap kavramının, onun Kuran’ı anlamasına yardımcı olamayacağı bilinciyle hareket etmelidir. Bu sayede doğru anlamasına birer engel teşkil eden bu tür zorluklardan kurtulabilir.

4-KUR’AN’I ANLAMADA KUR’AN’IN GÖSTERDİĞİ YÖNTEMLER

Kur’an açık bir kitaptır. Bir çok sure, “Bunlar o açık Kitab’ın âyetleridir ” diye başlar. Bir âyet şöyledir:


وَيَوْمَ نَبْعَثُ فِي كُلّ أُمَّةٍ شَهِيداً عَلَيْهِم مِّنْ أَنفُسِهِمْ وَجِئْنَا بِكَ شَهِيداً عَلَىهَـؤُلاء وَنَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَاناً لِّكُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً وَبُشْرَى لِلْمُسْلِمِينَ {89}

O gün her ümmetten bir kişiyi onlara şahit tutarız. Seni de ümmetine şahit getiririz. Biz bu Kitab’ı sana; her şeyi apaçık belirtsin, doğru yolu göstersin, ona bağlananlara iyiliği bol ve bir müjde olsun diye indirdik.” (Nahl 16/89)

Kur’an’ın açık olması, Allah’ın verdiği rızka benzer. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

Sizi yaratmış, sonra rızkınızı vermiş olan Allah’tır.” (Rum 30/40)

İhtiyacımız olan havayı, suyu ve bazı şeyleri hazır bulabiliriz. Ama rızkın bir bölümüne ulaşmak gayret ister. Bir parça ekmek soframıza gelsin diye ne emekler harcanır! Allah; tohumu, suyu, güneşi, toprağı, kısaca rızık için gerekli her şeyi yaratmıştır. Ama onları bir araya getirip rızık elde etmek bizim işimizdir. O, şöyle buyurur:

İnsanın çalışmasından başkası kendinin değildir.” (Necm 53/39)

Kur’an’dan yararlanmak da öyledir. Bir çok âyet kolayca anlaşılabilir. Ama bazı ayetleri anlamak gayret ister. Ayrıca Kur’an, büyük hacimli bir kitap olmadığı halde her şeyi açıkladığını bildirmiştir. Öyleyse o açıklamalara ulaşmanın yöntemini de bildirmiş olmalıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:


فَإِذَا قَرَأْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ {18} ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُ {19}
“Ey Elçi! Biz sana okuduğumuzda onun okunuşunu takip et.
Sonra onu açıklamak bize düşer.”
(Kıyamet 75/18-19)

Allah âyetleri; birbirini açıklar şekilde Kur’an’a yerleştirmiş, Elçisi ise, söz ve uygulamaları ile onları pekiştirmiştir. Allah, önceki kitaplara dikkat çekmiştir. İslam-fıtrat ilişkisine vurgu yapan ayetler, Kur’an’ın anlaşılmasında fıtratın önemini, Kur’an’ın Arapça olması da Arap dilinin önemini göstermiştir. İşte bu yöntemlerle âyetlerin açıklamalarına ulaşmak mümkün olabilecektir.

5-MÜŞKİL-ÜL KUR´AN MESELESİ

Müşkil kelimesi lugatte: karmaşık, çözümü zor, çelişkili gibi manalara gelir. Bu bakımdan müteşabih kelimesiyle eş anlamlıdır.

Müşkil-ül Kur´an ise, Kur´anı Kerimin, anlaşılmasında müşkilat çekilen ayetlerini kendisine konu alan ve Kur`ana bu alanda yönelen soru ve itirazları cevaplamağa çalışan bir tefsir branşıdır. Bu ilim dalı, Muhtelif`ul Kur`an ve Müteşabih`ul Kur`an isimleriylede bilinir.

Burada sözkonusu edilen „çelişki ve tutarsızlık“ elbetteki Kur`anı Kerim için sözkonusu değildir. Kur`anı anlamakta ortaya çıkan bu anlama problemleri, Kur`anın anlatım tarzını bilmemekten yada ayetler arasındaki bağları ortaya çıkaramamktan yani kısaca

Allah`ın kitabındaki metoda hakim olamamaktan kaynaklanmaktadır.

Bilindiği gibi Kur`anı Kerim birçok ayetinde kendisinde çelişki oladığını bildirir:

Allahü teaala şöyle buyurur:

أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِندِ غَيْرِ اللّهِ لَوَجَدُواْ فِيهِ اخْتِلاَفاً كَثِيراً {82}

Hala Kur’an üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık bulurlardı. (4-Nisa 82)

الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَل لَّهُ عِوَجَا {1}

Hamd bütünüyle o Allah’a aittir ki, kuluna kitabı indirmiş ve onda hiçbir tutarsızlığa yer vermemiştir. (18-Kehf 1)

Ancak Kur`anın bu ifadeleri insanların onu farklı anlayamayacakları anlamına gelmez. Ayetlerde sözkonusu olan bu değildir. Burada anlatılmak istenen Kur`anın kendi söz ve mana yapısında çelişki ve ihtilafin olmadığıdır.

Bu anlama zorluklarının tek sebebi aslında bizim Allahın kitabını anlamadaki yetersizligimiz yani Kur`anı anlamak için gerekli bilgi ve zeka donanımına sahip olmamamızdır. Ancak konunun anlaşılması için konuyu iki başlık altında inceleyebiliriz:

1- Kişiden kaynaklanan sebebpler

a- Nuzul sebeplerini bilmemek

b- Arapça konusunda yeterli donanıma sahip olmamak

c- Ayetler arasındaki ilişkileri görememek

Bu başlıklar biraz detaylı ve örnekleriyle tek tek detaylı olarak aşağıda anlatılacaktır.

2- Kur`anın anlatım özelliğinden kaynaklanan sebepler

a- Takdim –tehirler

b- Hazifler

c- Tekrarlar

d- Itnap ve icazlar

e- Manada işkal-anlam çelişkisi

Bu konularıda kısaca anlatnaya çalışalım:

a-Takdim –tehirler

Kur`anı Kerim`de aynı konu değişik yerlerde ele alınırken, bir yerde konunun bir cüz`ü önce, başka bir yerde ise sonra gelmiştir. Kur`an bilimcileri bu konulara başarılı izahlar getirmişlerdir.

ÖRNEK

Kimsenin kimseden faydalanamayacağı, kimseden bir şefaat kabul edilmeyeceği, kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği günden korunun.(Bakara 48)

Kimsenin kimse namına bir şey ödemeyeceği, hiç kimseden fidye alınmayacağı, kimseye şefaatin yarar sağlamayacağı ve onların yardım görmeyeceği günden korunun.(Bakara 123)

Bu ayetlerde birinci ayette şefaat önce, ikinci ayette ise fidye önce zikredilmiştir. Bunun hikmeti, bir yerde şahsını malından çok seven insanlara, bir yerdede malını şahsından çok seven insanlara işaret etmek içindir.

Yine Hıristiyanlar ve Sabiilerden bahsedilirken, Bakara suresinde önem ve rütbece önceliğe sahip olduklarına isaret için Hıristiyanlar önce zikredilmiş, Maide ve Hacc surelerinde ise, kronolojik sıraya işaret için Sabiiler önce geririlmişlerdir.

b-Hazifler

Kur`an aynı konuyu değişik yerlerde anlatırken, kullandığı belli kelimeleri bazı yerlerde hafzeder. Incelendiğinde bunun da hikmet ve sebepleri vardır.

Mesela:

Bakara ve Araf surelerinde, yahudilerden bahsederken, kaane lafzını kullanarak: „Onlar kendilerine zulmediyorlardı“ ifadesini kullanırken, Al-i Imran suresinde kaane fiili hafzedilerek, „Onlar kendilerine zulmediyorlar“ ifadesini kullanmıştır.

Çünkü, öncekinde tarihe karışmış bir topluluktan bahsedilmekte, burada ise Allahü Teaala insanlara bir misal getirmektedir,

c-Tekrarlar

Kur´anı Kerimde sırf tekrar yoktur.Tekrar eden lafız ister kelime ister cümle olsun, bunun mutlaka gerekli bir sebebi vardır. Tekrar eden bu lafızların önü ve sonu ile incelendiğinde, farklı anlamlar içerdiği görülür. Bazen aynı ayet içinde aynı anlama gelebilen kelimelerde beraber kullanılır.

ÖRNEK

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ أُوْتُواْ نَصِيباً مِّنَ الْكِتَابِ يُدْعَوْنَ إِلَى كِتَابِ اللّهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ يَتَوَلَّى فَرِيقٌ مِّنْهُمْ وَهُم مُّعْرِضُونَ {23}

Görmüyor musun, o kendilerine kitaptan bir nasip verilmiş olanlar, aralarında hüküm vermek için Allah’ın kitabına davet olunuyorlar da, sonra içlerinden bir kısmı yüz çevirerek dönüp gidiyorlar.(Al-i Imran 23)

Burada „yetevella“ ve „muu`rizun“ kelimeleri birbirine yakın anlamlı olduğu için tekrar gibi görünmektedir. Burada bu iki yakın anlamlı kelimemnin aynı cümlede gelmesinin şu hikmetleri düşünülebilir:

1-„Yetevellevne“ sözüyle, onların davetçiden, „muu`rizun“ sözüyle ise çağırdıkları şey olan Allahın Kitab`ından yüz çevirdikleri anlatılmaktadır.

2-„Yetevellevne“ onların kulaklarıyla işitmek istemeyişlerini, „muu`rizun“ ise kalpleriyle anlamak ve düşünmekten yüz çevirdiklerini anlatmaktadır.

3-Birincisiyle onların ileri gelenlerinin ve ulema sınıfının, ikincisiyle ise onlara tabi olan avamın yüz çevirdiği anlatılmak istenmiştir.

Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir.“ Ifadesi Bakara suresinde üç ayrı yerde kullanılmıştır. Bunlardan birinciyle Mescid-i Haram`da, ikinciyle Mescid-i Haram dışında, üçüncüyle de beldenin dışında iken Kabe`ye dönülmesi murad edilmistir. Veya, birinciyle Mekkede bulunanlar, ikinciyle Mekke dışındakiler üçüncüylede yolcular kasdedilmislerdir.

d-İtnab ve İcaz

Kur`an da bazen herhangi bir konu anlatılırken, normal manayı eda edecek ifadelere, bazı zaman artı lafızlar ilave edilir. Arab dilinin bu özelliğine „mübalağa etmek ve uzatmak“ anlamına gelen itnab denir. Bunu karşıtınada icaz denir.

Mesela:

Yazıklar olsun Kitabı elleriyle yazıp tahrif edenlere ! ayetinde , elleriyle sözü ile itnab yapılmıştır. Bu söz kullanılmadan da cümle kurulabilirdi. Çünkü zaten insan elleriyle yazar.

Ancak, bu tarz bir ifadeyle, hem bu işlerinden dolayı onlar kötüleniyorlar, hem de onların bu kötü işi bizzat kendilerinin gerçekleştirdikleri vurgulanıyor.

e-Manada işkal-anlam çelişkisi

Aslında Müşkil-ül Kur`an konusunun en önemli noktasını, Kur`an ayetlerinin birbirleriyle veya birtakım kesin vakıalarla –görünürdeki­- var olan çelişki ve tearuz konusunu inceleyen bu bölüm oluşturur.

Şunu belirtmek gerekir ki, çelişkili gözüken ayetler, hiçbir zaman peşpeşe gelmemekte, bilakis ayrı ayrı yerlerde ve surelerde varid olmsktadır. Bundan şunu anlıyoruz ki, ortada bir çelişkiden çok bir konu ve mesele farklılığı vardır.

Manada işkalin belli başlı sebepleri ve giderme yolaarını şöylece özetleyebiliriz:

  1. Yer ve zaman farklılığı

Bazı ayetlerin , aynı konuda farklı bilgiler verdiği Kur`anı Kerimde çokça varittir. Bunun nedeni, bir hadisenin, farklı zaman ve mekanlardaki ayrı ayrı durumlarına temas edilmiş olmasıdır. Burada bir çelişki sözkonusu olamz, çünkü yer ve zaman ayrı olduğunda konu farklılaşır.

ÖRNEK

1-“İşte bugün onlar konuşmazlar. Kendilerine izin verilmez ki mazaret ileri sürsünler !” (Mürselat 35-36)

2-“Onlar kıyamet günü Rabbinizin huzurunda birbirleriyle tartışırlar.”(Zümer 31)

Birinci alette, kafirlerin kıyamet günü birbirleriyle konuşamayacakları ve onlara konuşma izninin verilmeyeceği anlatılırken, ikinci alette bunun aksi ifade ediliyor. Çünkü birinci ayet, dirilişten sonra yaratıkların ilk toplandıkları yerdeki durumlarını, ikinci ayet ise uzun bir süre sonra onların hesaba çekilirken birbirleriyle tartıştıklarını anlatır.

  1. Konu farklılığı

Kur`anda, aynı tabarin farklı yerlerde birbirleriyle çelişecek tarzda geldiği görülür. Bunlar incelendiğinde konuların farklı faklı olduğu, dolayısıyla herbiriyle başka bir mananın kasdedildiği görülür.

ÖRNEK 1

1-“Mü`min erkeklerle mü`min kadınlar, birbirlerinin velileridir.” (9 Tevbe 71)

2-“İman edip de hicret etmeyenlerle sizin herhangi bir velayetiniz yoktur.” (8 Enfal 72)

Birinci alette sözkonusu edilen velayet dini, ikinci alette ise mali(mirasla ilgili) ve siyasidir, dolayısıyla her iki alette konu ayrı olduğu için hükümlerde ayrıdır.

ÖRNEK 2

1-“(Ey İblis), şüphesiz senin, kullarım üzerinde herhangi bir güç ve otoriten yoktur !”

(15 Hicr 42)

2-“Musa adama bir yumruk vurup ölümüne sebep oldu ve dedi ki:”Bu şeytanın yaptırdığı bir şeydir.” (28 Kasas 15)

Birinci ayette şeytanın, Allah`ın gerçek kulları üzerinde herhangi bir etkisi ve yaptırma gücünün olmayacağı anlatılırken, ikinci de hemde bir peygamberin adam öldürmesine sebep olduğu belirtiliyor. Burada zahiren bir çelişki vardır. Ancak, birinci ayette, şeytanın, Allah`ın halis kullarını şirke düşürme konusunda güç ve otoritesinin olmadığı anlatılmaktadır. Yani orada konu, şirk ve benzeri itikadi sapmalardır. Nitekim bu husus, diğer Kur`an ayetlerinin ortak beyanıdır. İkinci ayette ise konu, İblis`in sebep olabildiği ameli ve fiili hatalardır.

  1. Durum farklılığı

Kur`an bazen, tek bir şeyi, farklı asıllara bağlar ve onu çeşitli şekillerde tanımlar. Bunun da nedeni, o şeyin muhtelif hal ve aşamalarını belirtmek içindir.

ÖRNEK

Kur`an bazen Adem`in topraktan, bazen çamur`dan, bazen çamurdan sızan gömük/cıvık çamurdan, bazan rengi ve kokusu değişmiş, yıllanıp ekşimiş kara balçıktan, bazen yapışkan balçıktan, bazen de tın tın öten pişmiş saksıdan yaratıldığını söyler.

Bunlar, anlaşılacağı üzere, topraktan yaratılmağa başlanan ilk insanın geçirdiğ hilkat merhaleleri ve yaradılış aşamalarıdır. Yani yaratılma aşamasında toprağın uğradıği değişimi ve şekilleri anlatır.

  1. Takdim ve tehir farklılığı

Kur`anın her şeyden önce amaci insanı irşaddır. Bu nedenle önceki ümmetlerle ilgili kıssalarda ve evrenin yaratılış olaylarında, kronolojik sıraya göre gerçeklesen olaylar, zaman zaman takdim tehirli olarak da verilir. Bundan dolayı, hakikatte önce cereyan etmiş olan kimi hadiseler, sonra cereyan etmiş gibi zannedilir.

ÖRNEK

De ki: ‘Gerçekten siz mi yeri iki günde yaratanı inkâr ediyor ve O’na birtakım eşler kılıyorsunuz? O, alemlerin Rabbidir.’

Orada (yerde) onun üstünde sarsılmaz dağlar var etti, onda bereketler yarattı ve isteyip-arayanlar için eşit olmak üzere oradaki rızıkları dört günde takdir etti.

Sonra, duman halinde olan göğe yöneldi; böylece ona ve yere dedi ki: ‘İsteyerek veya istemeyerek gelin.’ İkisi de: ‘İsteyerek (İtaat ederek) geldik’ dediler. (Fussilet 9-11)

Bu ayetler, yeryüzünün gökyüzünden önce yaratıldığını gösterir. Vakıa da böyledir. Ancak Naziat suresinde farklı bir anlatımla karşılaşıriz:

Sizi yaratmak mı daha güç, yoksa gökyüzünü yaratmak mı, ki onu Allah bina etti, Onu yükseltti, düzene koydu , Gecesini kararttı, gündüzünü ağarttı. Ondan sonra da yerküreyi döşedi, Yerden suyunu ve otlağını çıkardı, Dağları sağlam bir şekilde yerleştirdi. (Naziat 27-32)

Bu ayetler görünürde, yukardakinin aksine, yeryüzün gökyüzünden sonra yaratıldığına delalet ettmektedir. Ancak burada, göğün inşa edilip tavanının yükseltilmesinden sonra yer ile ilgili olarak yapılan işlerde bir incelik vardır; oda yer yüzünün yoktan yaratıldığı değil, yaratılmış olan yerin, üzerinde yaşanılır hale getirilmesi için döşenmesidir.

Yani önce yeryüzü yaratılmış, sonra gökyüzü yaratılmış, daha sonrada yeryüzü yaşanılır hale gelecek şekilde döşenmiştir.


6-NUZÜL ORTAMININ TESBİTİ

Günümüzde sünnetin ve nuzül ortamının Kur´anı anlamadaki öneminin gözardı edildiği bir

vakıadır. “Alt yapısız bir Kur`an anlama” fikri yaygınlık kazanmaktadır.

Kur´an üzerinde, ümmetin dini ve siyasi birligini zedeleyecek boyutlara varan ihtilaflar ve anlam kargaşalarının en büyük sebebi , dün ve bugün , Kur`an ayetlerinin ne sebeple indikleri bilinmeden tefsire kalkışılmış olmasıdır.

Nuzül ortamı ve sebebi bilinmeden yada dikkate alınmadıgı icin yanlış anlaşılan ayetlere ta ilk dönemlere ait birkaç misal verelim:

ÖRNEK 1

1-Safa ve Merve, Allahın şiarlarındandır. Dolayısıyla, kim hac veya ömre yaparsa o ikisini tavaf etmesinde kendisi için bir günah yoktur. (2 - Bakara 158)

اِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِنْ شَعَاۤئِرِ اللَّهِ فَمَنْ حَجَّ الْبَيْتَ اَوْ اعْتَمَرَ فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْهِ اَنْ يَطَّوَّفَ بِهِمَا وَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًا فَاِنَّ اللَّهَ شَاكِرٌ عَلِيمٌ

Bu ayetin ne sebeble indigi bilinmediğinde , bir takım yanlışlıklara düşmek kaçınılmazdır.

Çünkü ayetin zahirinden , sanki safa ve merve arasında say etmenin mübah oldugu, dolayısıyla haccın rükünlarından olmadıgı anlaşılır. Buda açık bir hatadır. Halbuki ayetin inmesine neden olan olaya bakıldığında , mesele gayet açık anlaşılır. Şöyle ki:

Medineli müslümanlar , islamiyetten önce, mişellel denilen yerde tapageldikleri menat putuna saygı göstererek etrafında dönerler ve ona taparlardı.

Bu nedenle islam geldikten sonra, safa ve merve arasında bulunan bu put sebebiyle , orada say etmekten kaçındılar. Çünkü bu onlara göre Menat putuna ibadet anlamı taşıyordu. Dolayısıyla safa ve merve arasında say ettikleri takdirde günaha hatta şirke düseceklerini düşünüyorlardı.

Bu endişelerini peygamberimize ilettiklerinde bu ayet nazil olmuştur, ve orada say etmenin günah veya şirk olmadığı açıklanmıştır.

ÖRNEK 2

وَاَنْفِقُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَلاَ تُلْقُوا بِاَيْدِيكُمْ اِلَى التَّهْلُكَةِ وَاَحْسِنُوا اِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ

2- Allah yolunda infak edin ve kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah, iyilik edenleri sever. (2 - Bakara 195)

Bu ayetin tam manasıyla anlamak , nüzül sebebini bilmeksizin mümkün değildir. Nitekim bu konuda sahabe döneminde düşülen yanlışı , Ebu

Eyyub el-ensari düzeltmiştir. Şöyle ki :

Yezidin hilafeti zamanında , içlerinde Ebu Eyyub el- Ensarininde (ra) bulundugu islam ordusu, Istanbul önlerinde savaşırken, müslüman bir asker , düşman saflarına dogru yalın kılıç

hücüm edince, müslümanlar , „Bu genç kendini tehlikeye attı“ diye bağırıp yukarıdaki ayeti okumuşlardı.

Bunun üzerine Ebu Eyyub el ensari “ Siz bu ayeti yanlış yerde kullanıyor ve tefsir ediyorsunuz. O, biz Ensar hakkında inmiştir. Şöyleki , bizler islama girdikten sonra , uzun süre Peygamberimizle bulunmak ve cihad etmekten dolayı mal ve mülkümüzle ilgilenme firsatı bulamadık. Nihayet Ensardan bir topluluk kendi aramızda , „Hz. Peygamberin (sav) etrafında ona yardım eden ve cihada koşan insanlar artık çoğaldı. Bizler bundan böyle artık kendi işlerimize dönsek.“ diye konuşmuştuk.

Baktık ki , sabahleyin bu ayet inmiş. Hz. Peygamber onu bize okuyor. Ayetin manası: Allah yolunda infak etmeyi ve cıhadı bırakarak kendi kendinizi tehlikeye atmayın.

Bu konuyla daha başka misallerde vardir. Burada şuna dikkat ekmek gereklidir. Ayetlerin kimler ve hangi olaylar hakkinda indikleri değil, ihtiva ettikleri genel hükümler ve hedefledikleri amaçlar önemlidir.

Zaten „ Sebebin hususi olması, hükmün umumiligine engel teşkil etmez“ kaideside , ta sahabe döneminden beri üzerinde önemle durulan bir usul kaidesidir.

Bazı insanlarda şöyle bir yanlış anlayış maalesef oluşmaktadır : Kur`an ayetleri belirli olaylar üzerine inmiştir ve o şartlarda geçerlidir.“ Yada bazı kimseler bazı ayetleri duyunca „O ayetler yahudiler veya ehli Kitap için indirilmiştir“ diyerek, bu ayetlerin sadece onlara veya o günün şartlarına bağlarlar ve sanki o şartlar oluşmadan o ayetin hükmünün geçerli olamayacağını vurgulamak isterler. Bu tabiki yanlış bir yorumlamadır.

Tekrar belirtmek gerekirse, Kuran ayetleri, hakkında indikleri olaylara ve şahıslara özgü değildir. Onlarla sınırlandırılamaz. Nuzul sebepleri bizim ayetleri daha güzel anlamamızı ve Rabbimizin bize ne demek istediğini kavramamıza yardımcı olur ve yukardaki örneklerde olduğu gibi yanlış anlamamamızı önler.

7- KUR’AN’IN ALLAH’IN ELÇİSİ TARAFINDAN AÇIKLANMASI


Kur`anı okurken onda sosyal, kültürel, politik, ekonomik vs. problemlerle ilgili ayrıntılı kanun ve düzenlemelere rastlayamayız. Hatta gündelik hayatımızda çok önem verdiğimiz namaz ve zekatla bile ilgili ayrıntılı düzenlemeler olmadığını görünce şaşkınlığa düşebiliriz.

Bu nedenle Kur`anın bazı hükümleri içermediği veya eksik bırakıldığı zannına kapılmaya başlarız. Bu yanlış anlamanın nedeni, bizim Allah’ın sadece kitap göndermekle kalmayıp, Onun öğretilerini pratikte uygulayarak sunan bir Resul gönderdiği gerçeğini gözden uzak tutmamızdır.

Bilindigi gibi Kur´an birçok emirleri, ibadetleri ve yasakları konu alan bir kitaptır. Fakat bunlar hakkındada ayrıntılara girmemektedir. Bu ayrıntıları bilmeksizin, bir müslümanın ne namaz kılması , ne zekat vermesi, nede haccetmesi ve nede diğer ibadetleri yerine getirmesi ve haramlardan hakkıyla sakınması imkansızdır.

Bunları ve Kuranı açıklama yetkisi yine Kur`anda Peygamberimize verilmiştir. Şöyleki:

بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ

(Senden önceki peygamberlei) Apaçık deliller ve kitaplarla (gönderdik). Sana da zikri (Kur’an’ı) indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler, diye. (16 - Nahl 44)

Başka bir ayette:

هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمْ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ

O, ümmîler içinde, kendilerinden olan ve onlara ayetlerini okuyan, onları arındırıp-temizleyen ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderendir. Oysa onlar, bundan önce gerçekten açıkça bir sapıklık içinde idiler. (62 - Cuma 2)

Bir âyet de şöyledir:


Ey inananlar! Sizin için; Allah’a ve ahiret gününe umut bağlayan ve Allah’ı çok anan (Allah’ın kitabını çok okuyan) herkes için Allah’ın Elçisi’nde güzel bir örnek vardır. (Ahzab 33/21)


Allah’ın Elçisi’nin söz ve davranışları, Kur’an’ı anlama ve açıklama açısından büyük öneme sahiptir
. Çünkü Elçi, yanlış bir açıklama yapamaz. Allah Teâlâ şöyle buyurur:


Eğer o Elçi bize karşı bir takım sözler uydursaydı,

Onu en güçlü yerinden yakalardık,

sonra da şah damarını koparırdık,

Artık sizden hiçbiri bunun önüne geçemezdi. (el-Hakka 69/44-52)

Kur´anın kendi kendisini açıklayan fonksiyonundan hemen sonra, İslamda ilk Kur`an müfessiri olarak akla Peygamberimiz (s.a.v) gelir. Hatta Kur´anın Kur´anla tefsirinide aslında onun tebliğatından bir cüz olarak görmek lazımdır.

Ancak, Kur`anı anlamada Sünnetin yerinin Allahın Kitabından sonra geldiğini, yani bir tefsir kaynağı olarak sünnetin ikinci sırada yer aldıgını unutmamak lazımdır. Niçin :

- Sübut bakımından Allahın Kitabi kat´i, sünnet ise zannidir. Zanni´ni kat´iye önceliği düşünülemez.

- Sünnetin asıl fonksiyonu, Kur`anı açıklamaktır.Açıklayan ancak, açıklayacağı ana metinden sonra dikkate alınır. Kur`ana ek hükümler getirmesi durumunda bile, bunların Kuranda bulunmadığını anlamak için yine önce Kur`ana bakmak gerekir.

- Tefsir kaynağı olarak sünnetin ikinci sırada olması gerektiğine dair Kur`anda ve sünnette de deliller vardır. Kur´an müminlere „Allah´a ve Rasülüne itaat ediniz“ diyerek Rasüle itaati , tabii ve zorunlu olarak ikinci sırada saymış , sünnettede aynı işaret edilmiştir. ( Tirmizi, ahkam 3)

Ibni Teymiyyeninde belirttigi gibi ,tefsirde en güzel metod, öncelikle Kur`anın Kuran`la tefsiridir. Çünkü Kur´an bir yerde mücmel(kapalı) bıraktıgını, başka bir yerde tefsir eder, ve bir yerde kısa geçtigini başka bir yerde genişletir. Kur´anın kuranla tefsiri mümkün olmazsa sünnete başvurulmalıdır. Çünkü Sünnet, Kur´anı şerh ve izah eder.

Bu konuyada kısaca birkaç örnek verelim:

ÖRNEK 1 Kadınlara dokunmak

يَاأَيّهَاُ الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَقْرَبُوا الصَّلَاةَ وَأَنْتُمْ سُكَارَى حَتَّى تَعْلَمُوا مَا تَقُولُونَ وَلَا جُنُبًا إِلَّا عَابِرِي سَبِيلٍ حَتَّى تَغْتَسِلُوا وَإِنْ كُنتُمْ مَرْضَى أَوْ عَلَى سَفَرٍ أَوْ جَاءَ أَحَدٌ مِنْكُمْ مِنْ الْغَائِطِ أَوْ لَامَسْتُمْ النِّسَاءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَاءً فَتَيَمَّمُوا صَعِيدًا طَيِّبًا فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَأَيْدِيكُمْ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَفُوًّا غَفُورًا

1-Ey İnananlar! Sarhoşken, ne dediğinizi bilene kadar, cünübken, yolcu olan müstesna gusledene kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolculukta iseniz yahut biriniz ayak yolundan gelmişseniz veya kadınlara yaklaşmışsanız ve bu durumlarda su bulamamışsanız tertemiz bir toprağa teyemmüm edin, yüzlerinize ve ellerinize sürün. Allah affeder ve bağışlar. (4-Nisa 43)

Bu ayetin zahirinden, kadınlara dokunmanın abdesti bozduğu manası anlaşılıyor. Nitekim imam Şafii ve bazı alimlerin mezhebi budur. Ancak , ayetteki „dokunma“ anlamına gelen „mülamese-lems“ in el ile dokunma olmayıp , cinsel temas manasında olduğu , bu konudaki hadislerden ve Hz. Peygamberin uygulamalarından anlaşılmaktadır.


ÖRNEK 2 Ey Harun`un Kızkardeşi

فَأَتَتْ بِهِ قَوْمَهَا تَحْمِلُهُ قَالُوا يَا مَرْيَمُ لَقَدْ جِئْتِ شَيْئاً فَرِيّاً {27} يَا أُخْتَ هَارُونَ مَا كَانَ أَبُوكِ امْرَأَ سَوْءٍ وَمَا كَانَتْ أُمُّكِ بَغِيّاً {28} فَأَشَارَتْ إِلَيْهِ قَالُوا كَيْفَ نُكَلِّمُ مَن كَانَ فِي الْمَهْدِ صَبِيّاً {29} قَالَ إِنِّي عَبْدُ اللَّهِ آتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيّاً {30}

27-Nihayet onu (kucağında) taşıyarak kavmine getirdi. Dediler ki: Ey Meryem! Hakikaten sen iğrenç bir şey yaptın!

28-Ey Harun’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir insan değildi; annen de iffetsiz değildi.

29-Bunun üzerine Meryem çocuğu gösterdi. “Biz, dediler, beşikteki bir sabi ile nasıl konuşuruz?”

30-Çocuk şöyle dedi: “Ben, Allah’ın kuluyum. O, bana Kitab’ı verdi ve beni peygamber yaptı.” (19 Meryem 27-30)

Ayrıca Meryem suresinde Hz. Meryeme „Ey Harun`un kız kardeşi“ diye hitab ediliyor. Buradaki Harun`un Hz. Musa a.s kardeşi olan Hz. Harun olmadığını yine Peygamberimizden ögreniyoruz. Şöyle ki:

Sahabeden Muğire b. Şu`be anlatır: „Peygamberimiz tarafından Necran`a görevli olarak gönderildiğimde, oradaki Hıristiyan halk bana sormuşlardı:“Sizin kitabınızda, Hz. Meryem`e , ey Harun`un kızkardeşi diye hitap ediliyor. Bu nasıl olur; Musa ve Harun, İsa`dan asırlarca önce yaşamışlardır !

-Ben Medine`ye Allah Rasülü`nün yanına döndüğümde, durumu kendisine ilettim. Şöyle buyurdular: „Onlar çok öncelerden beri, çocuklarına, peygamberlerin ve salih kimselerin adlarını verirlerdi.(Yani buradaki Harun, Hz. Musa`nın kızkardeşi olan Harun (as) değildir.)

ÖRNEK 3 Şufa Kararı

Allah’ın Elçisi’nin, hangi sünnetiyle hangi âyeti açıkladığı hemen anlaşılmayabilir. Birbirini açıklayan âyetler arasında olduğu gibi sünnetle âyetler arasında da benzerlik vardır. Bu benzerlikten hareketle ilgili âyeti bulmak gerekir. Kur’an’a ters ya da kendi içinde çelişkili görülerek kenara itilmiş çok sayıda hadis vardır. Ama hadisin hangi ayeti açıkladığı tespit edilince bu çelişkilerin, büyük ölçüde, ortadan kalktığı görülür. Bu konuda şufa yani önalım hakkı ile ilgili hadisi örnek verebiliriz.

Câbir b. Abdullah’ın bildirdiğine göre Allah’ın Elçisi, paylaşılmamış her şeyde şufa kararı vermiştir. Sınırlar çizilip yollar ayrıldıktan sonra artık şufa olmaz .


Şufa Mecelle’de şöyle tarif edilir: Satın alınan bir taşınmazı, müşteriye kaça mal olduysa o miktar ile kendine mal etmektir . İki kişinin ortak bir arsası olsa, ortaklardan biri, diğerine sormadan kendi payını satsa, ortağı bu satışa razı olmayıp arsadaki payı kendi almak istese, şufa hakkını kullanarak alabilir. Müşteri ondan, sadece mal oluş fiyatını isteyebilir.
Müşteri, arsadaki payın yeni sahibi olacağından, onu ondan zorla almayı şu âyet yasaklamıştır:


Müminler, mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin; karşılıklı rızaya dayalı bir ticaretle olabilir” (Nisa 4/29)


Allah’ın Elçisi, Kur’an’a aykırı bir açıklama yapamaz. Öyle ise bu, istisnai bir durum olabilir. Konuya böyle yaklaşınca karşımıza hemen şu âyet çıkar:

وَقَدْ فَصَّلَ لَكُم مَّا حَرَّمَ عَلَيْكُمْ إِلاَّ مَا اضْطُرِرْتُمْ إِلَيْهِ

“Allah size neyi yasaklamışsa açık açık bildirmiştir; zor durumda kaldıysanız o başka.” (En’am 6/119)


Demek ki Allah, zor durumda kalanın neleri yapacağını açıkça bildirmemiştir. Öyleyse kimin zor durumda sayılacağı ve ne gibi şeyler yapacağı hususunda Elçi’nin açıklamaları önem kazanır.


Taşınmazdaki bir payın başkasına satılması, ortağı zor duruma sokar. Şufa hakkı bu zorluğu giderme yolunu açar. Bu hakkın varlığını bilerek o taşınmazı satın alan da sonuca katlanır.


Sünnet, Kur’an’dan ayrı bir kaynak değildir; Kur’an’ı açıkladığı için, ona tabidir. Tabi olana ayrı hüküm verilemez. Her konu, Kur’an ve Sünnet bütünlüğü içinde ele alınmalıdır. O zaman, Peygamberimizin, genel kurala aykırı görüldüğü için terk edilen veya çelişkili gözüken söz ve uygulamalarının farklı alanları açıkladığı ortaya çıkacaktır. Bu sebeple Sünnet konusunda aceleci davranmamalı, onun ilgili olabileceği bir âyet, mutlaka aranmalıdır. Bu metot, uydurma hadisler için de kalkan görevi yapacaktır.


Hadisler belirlenen ilkelerin noktalama işaretleri niteliğindedir. Genel ilkelerin düşünce ve pratik olarak nasıl gerçekleşeceğini gösteren bir açıklamadır. Haccın kaç defa yapılacağı, namazların rekatları, hırsızın kaç elinin kesileceği vb, konularda muhakkak sünnete ihtiyaç vardır.

Bununla beraber Kuran, senet yönünden hadisten farklı bir niteliğe sahiptir. Kuran’ın senedi bilimsel bir ispata ihtiyaç duymaz. Bilginler Kuran-ı Kerim’de yer alan bir hükmün doğruluğuna kanaat getirmek için o hükmü aktaran ravilerin akide ve ahlak olarak sağlama kişilikli insanlar olmasını araştırmak zorunda değildir. Çünkü Kuran-ı Kerim’in senedi kesindir. Bunun yanında Peygamberimizin şöyle söylediğini veya böyle yaptığını ispat eden hadisin senedi bu ölçüde sağlam ve kesin değildir. Bunun sağlam ve kesin olduğunun ispatlanması gerekir.


Kuran’ı doğru anlamak için Resul’ü (sav) de doğru anlamak gerekir. Peygamberleri sürekli mucizelerle iş gören insanlar olarak algılarsak Kuran’ın canlı örneği Hz. Muhammed’i (sav) hayatımızdan uzaklaştırmış oluruz.

Bu konuya , Islami uyanışın ünlü simalarından Ibn Badis`in bir tesbitiyle son verelim:

„Hz. Aişe, „Peygamber A.S´ yaşayışı Kur`andı. „ demiştir.

Bundan şu iki şey anlaşılır:

a. Sünnetle Kuran asla celişmezler

b. Kuranı anlamak Efendimizin hayatını ve onun sünnetini anlamaga baglıdır. Aynı şekilde , Rasülullahın hayatını anlamak da Kuranı anlamaga baglıdır.

Dolayısıyla Islamı anlamak Kuran ve Sünneti anlamaga baglıdır.


8-AYETLER ARASI İLİŞKİLERİ DİKKATE ALMAK

Kuran-ı Kerim bir kanun kitabı olmaktan önce bir eğitim kitabı olduğu için, insanı eğitmek amacıyla aynı konuyu farklı bilgi boyutlarında ve ayrı şartlarda ele almıştır. Bu nedenle , herhangi bir konu, farklı amaçlar ve muhtelif tarzlarda ele alınan tüm ayetler bir araya getirilerek incelenirse, sağlıklı sonuca ulaşılır.

Ayetler arası ilişkiler hususunda dikkat edilmesi gereken en önemli husus, genel ve mübhem ayetleri, aynı konudaki sınır getirici ve ayrıntılara inen hususi ayetler ışıgında anlamaktır.

Yani bir konuda, son ve belirgin sözü, ayrıntılar getiren ve sınır cizen ayetlere söyletmelidir.

Bunun için, tek veya aynı türden birkaç ayetle yetinmeyerek, Kur`anı kerime bütüncül bakmak gerekir.

Geçmişte düşülen ve günümüzdede devam eden birçok hatalı anlayışın sebebi, bu prensibin gözardı edilmesidir. Mutezile, Haricilik, Şia ve Sufiyye gibi fırkaların hem ortaya çıkmaları, hemde Islamın inanç ve hayat tarzında insicamsızlıklar meydana getiren görüşler üretmeleri bundandır.

ÖRNEK

لَا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ

1-Gözler O’nu göremez; halbuki O, gözleri görür. O, eşyayı pek iyi bilen, her şeyden haberdar olandır. (6-Enam 103)

Bu ayeti delil gösteren Mutezile , Allahu Teala`nın ahirette görülmeyecegini söylemiş ve bu

ayeti delil göstererek büyük bir yanlışa düşmüştür. Halbuki bu ayetle :

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ (22) إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ (23)

2-O gün yüzler ışıl ışıl parlar.(75-Kiyame 22)

3-Rablerine bakıp-durur. (75 -Kiyame 23)

Ayetleri ile

وَلَمَّا جَاءَ مُوسَى لِمِيقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُ قَالَ رَبِّ أَرِنِي أَنظُرْ إِلَيْكَ قَالَ لَنْ تَرَانِي وَلَكِنْ انظُرْ إِلَى الْجَبَلِ فَإِنْ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرَانِي فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ مُوسَى صَعِقًا فَلَمَّا أَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ إِلَيْكَ وَأَنَا أَوَّلُ الْمُؤْمِنِينَ

4-Musa tayin edilen sürede gelince ve Rabbi O’nunla konuşunca: ‘Rabbim, bana göster, Seni göreyim’ dedi. (Allah:) ‘Beni asla göremezsin, ama şu dağa bak; eğer o yerinde karar kılabilirse, sen de beni göreceksin.’ Rabbi dağa tecelli edince, onu param parça etti. Musa bayılarak yere düştü. Kendine geldiğinde: ‘Sen yücesin (Rabbim). Sana tevbe ettim ve ben iman edenlerin ilkiyim’ dedi.(7-araf 143)

Ayetleri arasında bir ilgi vardır. Hz. Musa a.s tur dağında Cenab-ı Hakkı görememesi, ve cenabı Hakkın ona “Sen beni asla göremezsin “buyurmasıda , birinci ayet gibi mücmeldir ve bu her iki ayette , dünya şartlarında baş gözüyle Allahın görülemeyeceğine dairdir. Halbuki Kiyame suresi 23. ayet Allahın ahirette görülecegine dairdir ve bu mubeyyen ve muhkem ayet , konunun ana çerçevesini belirleyici niteliktedir.

İslam hukukcuları, Kur`anı anlama ve ondan çıkartılacak fıkhi prensipleri belirleme konusunda oldukca hassas davranmışlar, Allahın kitabının anlatım uslübuna dikkat ederek aynı konudaki çeşitli ayetleri birlikte mütaala etmeyi elden bırakmamışlardır.

Kur`anı doğru anlayabilmek için önemli konulardan birisi de ondaki Mutlak-Mukayyed lafızların birbiryle ilişkisini iyi kavramak ve bu bağı gözardı etmemektir. Burada bu iki lafzı kısaca açıklamakta yarar vardır.

Mutlak : Bir şeyi , herhangi bir özellik belirtmeden bildiren lafızdır

Örenk olarak şu iki ayeti alabiliriz:

1-Kadınlarına zıhar yapıp, sonra da söyledikleri sözden dönenlerin, karılarına yaklaşmalarından önce bir köle azad etmeleri gerekir. İşte size böyle öğüt veriliyor. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. ( 58 Mücadile 3)

Bu ayete göre, zıhar yapan bir kimse, karısına tekrar dönmek istediğinde, nasıl olursa olsun (mutlak) bir köle azad eder. Burada kölenin özelliklerine girilmemiştir. Yani azad edilmesi gereken kölede, mü`min olma şartı yoktur.

2-İçinizden ölenlerin bırakmış olduğu hanımlar, kendi kendilerine dört ay on gün beklerler. Müddetleri sona erdiğinde, onların kendi haklarında uygun şekilde yaptıklarından dolayı sizin üzerinize bir günah yoktur. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. (Bakara 234)

Burada da kocası ölen kadının , yeni bir evlilik yapabilmesi için, dört ay on gün beklemesi emrediliyor. Bu kadın ölen kocasıyla, yaptığı nikahtan sonra zifafa girmiş olsun veya olmasın hüküm aynıdır. Çünkü kocası ölen kadının herhangi bir özelliğinden bahsedilmemektedir.

Mukayyed : „Bir şeyi, belli özelliğiyle bildiren lafızdır.“

Şu iki ayet de mukayyed lafızlara örnek olabilir:

1-…“Zifafa girdiğiniz hanımlarınızın (başka koçalarından olan) ve sizin himayenizde bulunan kızlarıyla evlenmeniz size haram kılınmıştır. Şayet zifafa girmeden ayrılmışsanız, evlenmenizde bir sakınca yoktur“ (Nisa 23)

Ayete göre, bir kimse nikahlandığı kadınla zifafa girer girmez, bu hanımın başka kocasından olma kızıyla ebediyyen evlenemez. Ancak nikahtan sonra, fakat zifafa girmeden bu kadından boşanmışsa, kızıyla evlenebilir. Çünkü ayetteki haramlık, kızın annesiyle zifafa girme şartına bağlanmıştır. Buradaki lafız şart kaydı`na bağlanmıştır.

2-..“ Azad edecek bir köle bulamayan, iki ay art arda oruç tutsun.“ (Nisa 92)

Hataen adam öldüren bir kimse, keffaret olarak azad edeceği köleyi bulamaz veya gücü yetmezse, iki ay oruç tutar; ancak bu oruçla peş peşe tutlması gerekir. Çünkü buradaki oruç, ayette „peşpeşe“ kaydı ile zikredilmiştir. Burada da sözkonusu lafız sıfat kaydı`na bağlanmıştır.

Kur`anı Kerimde bazı mutlak lafızlar, mukayyed lafızlarla detaylı olarak açıklanır ve sözkonus lafız mutlakın anlamına belirginlik ve sınır getirir. Buna „ mutlakın mukayyed hamli“ denilir.

Ancak, mutlak herzaman mukayyede hamledilmez, burada şunlara dikkat edilmelidir:

I-Mutlak, hem hüküm, hem de sebep bakımından mukayyedle aynı olursa, ona hamledilir.

ÖRNEK

إِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمْ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنْزِيرِ وَمَا أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ فَمَنْ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (115)

1-O, size ancak ölüyü, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesilmiş olan (hayvan)ı haram kıldı. Fakat kim mecbur kalırsa, saldırmamak ve sınırı aşmamak üzere (yiyebilir). Çünkü gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (16 Nahl 115)(bak: Maide3, Bakara 173)

Görüldüğü gibi yukarıdaki ayette ve Bakara 173, ve Maide 3 de, kan mutlak olarak haram kılınmakta ve necis olarak nitelendirilmektedir.

Oysa aynı konudaki bir başka ayet ise şöyledir:

قُلْ لَا أَجِدُ فِي مَا أُوحِيَ إِلَيَّ مُحَرَّمًا عَلَى طَاعِمٍ يَطْعَمُهُ إِلَّا أَنْ يَكُونَ مَيْتَةً أَوْ دَمًا مَسْفُوحًا أَوْ لَحْمَ خِنزِيرٍ فَإِنَّهُ رِجْسٌ أَوْ فِسْقًا أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ فَمَنْ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَإِنَّ رَبَّكَ غَفُورٌ رَحِيمٌ

2-De ki: “Bana vahyolunanda, leş, akıtılmış kan, domuz eti ki pistir ve günah işlenerek Allah’tan başkası adına kesilen hayvandan başkasını yemenin haram olduğuna dair bir emir bulamıyorum; fakat darda kalan, başkasının payına el uzatmamak ve zaruret miktarını aşmamak üzere bunlardan da yiyebilir.” Doğrusu Rabbin bağışlar ve merhamet eder

(6-Enam 145)

Bu ayette murdar olan kanın yalnızca boğazlanan hayvandan akan kan olduğu bildirilmektedir. Bu durumda her iki ayetin hükmünü birbirinden ayrı olarak uygulamak, çelişki doğuracağı için, mümkün değildir. Dolayısıyla mukayyed olan bu ayet hükme esas teşkil etmekte ve yukardaki mutlak ayeti tefsir edmektedir.

Burada mutlak, hüküm ve sebep bakımından mukayyed`le aynı olduğu için, ona hamledilmiştir. Çünkü her iki ayette de hüküm:`kan yemenin haramlığı`, sebep de `kan yemnin zararlı oluşudur.`

Bilindigi gibi buna usul literatüründe mutlakın mukayyede hamli adı verilir. Bu, Kuranın anlaşılmasında önemli bir tefsir kuralıdır.

Yani, genel ve kapsamlı anlama sahip ayetlerin anlamlarına belirleyici sınır getirmek üzere, aynı konudaki özel anlamlı (has) ayetlere başvurmak gerekir.

II-Mulak, hüküm ve sebep bakımından mukayyed`den ayrı olursa, mukayyed`e hamledilemez. Bunda bütün alimler ittifak etmişlerdir.

ÖRNEK

Kur`anı Kerim`de, hırsızlık yapana uygulanacak olan el kesme cezası ve abdest alma konusu açıklanırken, el kelimesi, bir yerde mutlak, diğer bir yerde mukayyed olarak şöyle zikredilir:

1-“ Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah’tan bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Allah izzet ve hikmet sahibidir. “(Maide 38)

2-„ Ey iman edenler, Namaz kılacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın.“ (Maide 6)

Birinci ayette el lafzı mutlak olarak zikredildiği için, el`in neresinden kesilmesi belli değildir. Halbuki ikinci ayette, abdest`te ellerin dirseklere kadar yıkanması gerektiği, lafzın mukayyed olarak gelmesinden anlaşılıyor.