Kuran’ı anlama rehberi - 2. Bölüm

Bu yazı Tevhid Nesli sitesinden alıntıdır.

12-KUR´AN-I BİR BÜTÜN OLARAK DEĞERLENDİRMEK

Kur’an, binlerce parçadan (ayetten) oluşan bir bütündür. Doğal olarak, parçalar bütüne göre (bütünün kapsamı içinde) gerçek anlamını kazanır. Çünkü, Kur’an, bir bütün olarak kendine özgü bir anlama sahiptir.

Ve Kuran bu bütünlüğü ile asıl anlamını ortaya koymaktadır. Bu bakımdan ayetleri anlamaya çalışırken öncelikle Kur’an’m bütünlüğüne gönderme yaparak, bütünden parçaya doğru bîr anlayışı benimsemeliyiz. Ayetleri anlamaya çalışırken, ayetleri Kur’an’ın bizde oluşturduğu bütüncül anlayışın süzgecinden geçirirsek daha doğru sonuç elde ederiz.

Kur`andaki tanımıyla Tevhid inancını kavramamış bir kimsenin, Kur’an’dan bir hükmü doğru anlaması mümkün değildir. Çünkü, Kur’an’dan Tevhidi çıkardığınız zaman, Kur’aıı hiç bir anlam ifade ütmeyen, bomboş bir kitap haline gelir. Tevhid inancının yanlış bilinmesi de aynı neticeyi doğurur. Zaten Tevhid inancının doğru anlaşılmamış veya gereğince kavranmamış olması nedeniyle değil midir ki Müslümanlar Kur’an’ı anlayabilme noktasında derin bir çıkmazı yaşıyorlar?

Hatta tefsir yazmış kimi değerli ilim adamları bile bu kavramı gereğince anlamamış veya yeterince dikkat göstermemiş olmalı ki, bir peygamberin,Allah bana güç yetiremez diye düşünmeyeceğini bilmeyecek kadar bir yanlışa düşebilmekte dır.

Öyle ya bir peygamberin, Allah’ın kendisine güç yetiremeyeceğini düşünmesi mümkün mü? Bu Tevhid inancını bozmak demek değil midir? Allah herşeye gücü yeten değil midir? Gerçek bu iken yaptığı mealde Süleyman Ateş bu yanılgıya düşebilmektedir. Bakınız Süleyman Ateş Yeni Ufuklar Neşriyatı Yayınevinin yayınladığı “Kuranı Kerim ve Yüce Meali” isimli Kuran Mealinde Enbiya Suresi 87, ayetine şu şekilde anlam vermektedir:

“Zünnun’u (balık karnına girmiş olan Yunus ibn Matta’yı) da an; zira (o, kavmine) kızarak gitmişti, bizim kendisine ‘güç yetiremeyeceğimizi’, (kavminin arasından çıkmakla kendisini kurtaracağını) sanmıştı. Nihayet karanlıklar içinde (kalıp): “Senden başka tanrı yoktur. Senin şanın yücedir, ben zalimlerden oldum!” diye yalvardı,”

Şimdi biraz düşünelim: Bir peygamberin Allah’ın kendisine güç yetiremeyeceğini düşünmesi mümkün mü? Elbette değil. Değil peygamber, en cahil bir Müslüman bile böyle bir şey düşünmez. Bu yanılgıyı başka meallerde de görmekteyiz. Bu ayetin doğru anlamı ise şöyledir. “… Bizim kendisini ‘güç durumda’ bırakmayacağımızı sanmıştı…”

Bu gayet doğal bir beklentidir. Çünkü, bir kimsenin Allah’ın kendisini zor durumda bırakmayacağını düşünmesi (ki bu peygamber için de geçerlidir) yanlış değildir. Bizler de zorda ve darda kaldığımızda Allah’ın bizi kurtaracağı beklentisi içine gireriz. Hz. Yunus (as) da öyle yapmıştır. Aksini iddia etmek şirktir, Peygamberler de asla şirk koşmazlar.

Amacımız Süleyman Ateş Hocayı suçlamak değil. Zira ilmine ve bilgisine çok saygı duyduğumuz bir kişidir. Ne var ki konumuzun anlaşılması için örnek olarak uygun bir örnek olduğu için burada bu yanılğıya değindik. Yoksa niyetim Süleyman Ateş Hocaya Tevhid’i anlamamış bir kişi olarak nitelendirmek değildir.

Birisi size herhangi bir otomobil motoruna ait bir parça gösterse ve o parçanın ne olduğunu sorsa, siz o demir parçasının ne olduğunu bilseniz bile ne tür bir motorun parçası olduğunu bilmede yanılabilirsiniz. Ancak aynı parçayı otomobilin üzerindeki motorun kendisinde görseniz hemen hangi motorun parçası olduğunu rahatlıkla anlayabilirsiniz. Başka bir örnek daha verilim.

Tahta bir masa düşünün. Masanın ayaklarından birini masanın altından alarak bu nedir diye sorsak; ya tahta parçası, ya kalas, ya odun parçası veya herhangi bir şeyin ayağı vs. gibi cevaplar alırız. Oysa ki aynı parçayı ait olduğu masanın altında iken, -masanın ayağını göstererek- “bu nedir? diye kime sorarsak soralım, “masanın ayağı“ cevabını alırız ki doğru cevap da budur.

Tıpkı bu örneklerde olduğu gibi, ayetleri de anlamlandırırken ait olduğu Kitab’ın bütünlüğünü dikkate alarak anlamaya çalışmalıyız ki yanlışa düşmeyelim.

Gerçek böyle olduğu halde, Kur’an`dan bîr ayet alarak, ona verdiği anlamla kendi görüşünü Kitaba onaylatmaya çalışmak yanlış bir yöntemdir. Ve bu yanlışın sahipleri Kuran` a değil, Kur’an’ı kendi anlayışlarına uydurmaktadırlar.

Şu da bilinmelidir ki; Kur’anın kendisini, Onun ne olduğunu, niçin gönderildiğini doğru olarak tanımlamadan; O’nu gereğince anlamadan, içindekilerine(ayetlere) doğru anlam vermek asla mümkün değildir.

Onun için, ayetleri anlamanın, olmazsa olmaz şartı, Kuran’ın ne olduğunu doğru bilmektir. Zira, Kur’anın kendisini nasıl bilirsek içindekilerini de öyle biliriz.

Yanlış biliyorsak içindekilerini de yanlış, doğru biliyorsak içindekilerini de doğru biliriz. Burada her şey Kur’an nedir? sorusuna verilecek cevaba bağlıdır.

İnsanı doğru yola iletsin diye gönderilen Kuranı, bu anlamda ölçü almayanların, isimleri Müslüman da olsa Kur’an’a tabi olduğunu söylemesine rağmen, Kur’an’ın öngördüğü bir hayatı yaşamaları mümkün değildir.

13- AYETLERİN YALIN ANLAMLARI


Kimi ayetler, kelimelerin yalın olarak ifade ettikleri anlamla değil, amaç olarak (anlatılmak istenilen şey) neyi ifade ediyorsa o anlamla anlaşılmalıdır. Bu tür ayetlerde önemli olan, kelimenin yalın anlamının ifade ettiği mana değil, verilmek istenen mesajdır. ‘Amaç ve ‘gerekçe önemlidir. Ayette, yalın anlamda istenen şeye değil, amaca bakmalıyız. Ayette istenen şeyin gerekçesini, özünü kavramaya çalışmalıyız. Çünkü, gerekçe anlaşılmadan, ayetin hükmünü kavramak mümkün olmaz.

Kimi ayetlerde yalın olarak anlatılan şey ile ‘öz‘ (illet) aynıyken, kimi ayetlerde ise kelimelerin ‘yalın‘ anlamlarından anlaşılan ile ‘gerçek‘ten anlatılmak istenen şey birbirinden farklıdır. İşte bu tür ayetlerde, ‘doğrudan anlatılan şeyin’ bir bağlayıcılığı olmayıp, asıl bağlayıcı olan, ayetin amacıdır.

ÖRNEK


وَأَعِدُّوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ وَمِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِهِ عَدُوَّ اللَّهِ وَعَدُوَّكُمْ وَآخَرِينَ مِنْ دُونِهِمْ لَا تَعْلَمُونَهُمْ اللَّهُ يَعْلَمُهُمْ وَمَا تُنفِقُوا مِنْ شَيْءٍ فِي سَبِيلِ اللَّهِ يُوَفَّ إِلَيْكُمْ وَأَنْتُمْ لَا تُظْلَمُونَ (60)


“Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Bununla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınız ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği düşman kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız tam olarak size ödenir, hiç haksızlığa uğratılmazsınız” (8 Enfal - 60)

ayetini ele alalım:

Bu ayeti, yalın anlamı ile değerlendirirsek, bu ayetten şunu anlarız: Her zaman ve her koşulda savaş için besili at bulundurmamız gerekir. Oysa ki bu tanımlamanın gereğini yerine getirmek, pratiğe geçirmek bugünün koşulları içinde imkansızdır, imkansızlığın ötesinde gereksiz ve anlamsızdır. Öyle ya savaş için at beslemenin, şimdi yapılacak savaşta ne yararı olabilir?


Bugünün teknolojisinin ürettiği savaş araçları yerine at edinmek bir anlam taşır mı?

O zaman bu ayetin bugün için bir geçerliliği yok mu? Zamanla sınırlı olmayan, evrensel ve tüm zamanların kitabı olan bir kitabın kimi ayetlerini geçersiz, işlevsiz saymanın, Kitabın kıyamete kadar geçerli olduğu gerçeği ile çelişmez mi?


Bu ve buna benzer ayetler o günün toplumunu bağlıyordu, bugün için geçerliliği yoktur, dersek bu anlayış kendisi ile beraber
Kitabı zamana göre sınırlamak ve bir kısmını geçersiz kılmak demek olmaz mı? Eğer, bu ayeti kelime anlamlarına bağlı kalarak değerlendirmek şarttır dersek, elbette bu ayetin bugün için hiçbir geçerliliğinin olmadığını kabul etmek zorunda kalırız.


O halde bu ayeti nasıl anlamalıyız?

Veya bu ayetten ne anlaşılmalıdır?

Kur’an’la, O’nun ruhuna uygun bir şekilde, O’nun mantalitesini kavrayarak bağlantı kurmayan kişi için o’nun mesajı cansız ve donuk kalır. Oysaki Kur’an, her zaman canlı, aktif ve hareket halindedir. Ondaki bu canlılık, şayet insanın “anlayışına“, yani ona verdiği anlama yansımazsa o, sadece indiği dönemin ve toplumun önünde canlı kalır. Onun dışındaki zamanlarda ve toplumlarda bu canlılığını yitirerek hayat sahnesinden çekilir. Kur’an, kendisi ile canlı bağlantı kurulmasını ister.


Yani, onun bütün sözlerinin anlamı her zaman ve her toplumda etki sahibidir. Sürekli canlıdır. Onda zamanın öldürebileceği söz(anlam) yoktur. Onunla canlı bağlantı kurmak, o’nun mesajının içeriğini, amacını ve özünü kavramakla olur. İşte bu anlamda Kur’an’la canlı(yaşayan) bağlantı kurabilen insan yukarıdaki ayette verilmek istenen mesajın bütün zamanlan ve toplumları kapsadığım görecektir.

Evet bu ayetle anlatılmak istenen gerçek şudur:Savaş için gerekli olan her türlü aracı temin edin/bulundurun. Bu konuda her türlü önlemi alın. Bütün gücünüzle savaşa hazırlıklı olun ki; düşman sizden korksun. Burada gerçekte anlatılmak istenen şey, at beslemek değil, savaş için gerekli araçları edinmektir.


Savaşa hazırlıklı olmaktır. Bu ayet (yalın anlamı île) o günün toplumuna seslenirken; öz(amaç) anlamı ile, yani vermek istediği mesajla, bütün zamanlara ve tuplumlara seslenmektedir.

Yalın anlama takılıp kalmak, Kur’an’ın evrenselliğine ve bütün zamanlarda geçerliliğine ters düşer. Elbette ki o günün toplumunu doğrudan muhatap alan vahiy, o günün koşullan içinde sahip olunacak en iyi araç olan attan söz ederek “gücünüzün yettiği kadar savaşta araç olarak kullanmak için at bulundurun” diyecekti.


Dikkat edilirse
amaç savaştır. Savaşa hazırlıktır. At ise araç olarak önerilmektedir.

Onun için ayetin gerçek anlamı, yani özü(ile) savaş için hangi araçlar geçerliyse, gerekliyse onları bulundurmanın, temin etmenin gerekliliğidir.

Eğer ayet, savaş için tanklar, toplar, savaş uçakları, füzeler edinin deseydi bu istek o günün toplumu için garip ve anlamsız bir istek olurdu. Elbetteki bu tür teknolojik silahların bulunmadığı ve ne anlama geldiklerinin bilinmesinin mümkün olmadığı bir toplumda, bu araçlardan söz edilmesi hiçbir anlam ifade etmezdi.


Doğru olan, elbettekı, o günün insanlarının kullandıkları araç olan attan söz etmekti. Araç her zaman değişebilir,
Araç, dün attı, deveydi, kılıçtı; bugün tank, top, füzedir. Yarın da, şu an bizim de bilemediğimiz başka şeyler olabilir.

Şayet ayet bugün vahy ediliyor olsaydı, at yerine tank veya başka bir şey diyecekti.

Fakat gelecek toplumlarda yani tankın ilkel ve kullanılmaz olduğu bir toplumda, o toplumun üyeleri de aynı gerekçe ile, yani ayet tanktan söz ettiği için bu ayeti işlevsiz sayacak ve anlamsız bulacaktı. Onun için kelimelerin yalın olarak ifade ettiği anlamlara takılıp kalmayarak, asıl verilmek istenen mesajı kavramak gerekir.


Çünkü Kur’an’a, bütün zamanların Kıtab’ı olduğu konusunda kesin imanımız var.

O halde, bu ayeti kelimelerin yalın olarak ifade ettiği anlama göre değil, öz/illet anlamı ile esas almalıyız. Böyle olunca da, öz (illet/amaç) bütün zamanlarda geçerli ve kapsayıcı olduğundan, Kuran her zaman ve koşulda bize yol göstermeye devam edecektir.

Araçlar her zaman değişebilir. Ancak amaç (öz) değişmez. Araç dün attı, bugün tank, yarın da başka bir şey olacaktır.

14- MUHKEM, MÜTEŞABİH VE TE´VİL

Kur`an-ı Kerim`de bir ayeti anlarken, o ayetteki anahtar lafzın, sonraki dönemlerde gelişen ıstılahi ve teknik analmına değil, Kur`an-ın indiği dönem arapçasındaki manasına itibar edilmelidir. Çünkü bazı kelimeler, dil tarihi içerisinde farkı manalar kazanabilir, ve bu manalarla, vazi olan asıl manalar arasında çogu kez büyük farklılıklar ortaya çıkar.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

هُوَ الَّذِيَ أَنزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُّحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَأَمَّا الَّذِينَ في قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاء الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاء تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِّنْ عِندِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ ِلاَّ أُوْلُواْ الألْبَابِ{7}


“Sana bu Kitab’ı indiren odur. Onun bir kısmı muhkem âyetlerdir. Onlar Kitab’ın anasıdır. Öbürleri ise bunlara benzerdirler (müteşâbih). Kalplerinde kayma olanlar, fitne çıkarma isteği ve onu tevil isteği ile benzer (müteşabih) olana uyarlar. Oysa onun te`vilini Allah’tan başkası bilmez. Sağlam bilgi sahipleri şöyle derler: «Biz buna inandık; hepsi de Rabbimiz katındandır.» Böyle düşünenler sadece temiz akıl sahipleridir.” (Âl-i İmrân 3/7)

I. Ayette geçen anahtar lafızlar

Bu ayeti kerimenin sağlıklı anlaşılabilmesi için, anahtar durumdaki muhkem, müteşabih ve te`vil kelimesinin Kur`andaki ve indiği dönem arapçasındaki manalarına kısaca bakarcağız.


Allah Teâlâ şöyle buyurur:

الَر كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِن لَّدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ {1}

“Elif, Lam, Ra. Bu öyle bir kitaptır ki, âyetleri muhkem kılınmış, sonra hakîm olan ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah katından ayrıntılı olarak açıklanmıştır.”

(Hûd11/1)



Muhkem, sağlamlaştırılmış, güçlü, hikmetli demektir. Bazı âyetler, “şöyledir veya değildir“ diye hükümler içerir. Onlar muhkemdir. Bir de onları açıklayan âyetler vardır. Allah Teâlâ, bunlar arasına benzerlik koyarak birlikte ele alınmalarına imkan vermiştir. Böylece ayetler arasında ikili ilişkiler ağı oluşmuştur. Bunu şu âyet vurgulamaktadır:

اللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَاباً مُّتَشَابِهاً مَّثَانِيَ تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ ذَلِكَ هُدَى اللَّهِ يَهْدِي بِهِ مَنْ يَشَاءُ وَمَن يُضْلِلْ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ {23}

“Allah sözün en güzelini, birbirine benzer (müteşabih) ikişerler olarak (bibirine benzer iç içe ikili mânalar ifade eden) bir kitap halinde indirmiştir. Rablerinden korkanların ondan derileri ürperir. Sonra da hem derileri hem de kalpleri, Allah’ın zikri/Kur’an’ı karşısında yumuşar. Bu, Allah’ın kılavuzudur ki, onunla dilediğini/dileyeni hidayete erdirir. Allah’ın saptırdığına gelince, ona kılavuzluk edecek yoktur“ (Zümer 39/23)

Müteşâbih, iki şey arasındaki benzerliği ifade eder. Müteşâbih ayetler birbirine benzerliği olan âyetlerdir. “ikişerler“diye tercüme edilen mesânî = مثَانِي kelimesi, bir ayetin, bir çok ayetle benzerlik taşıdığını ve ikili ilişki içinde olduğunu gösterir.


Te`vil lügatte: „birşeyin akibet ve sonucunun ortaya çıkması“ demektir.


Kur`anı Kerimde te`vil kelimesi onbeş kadar yerde geçer, ançak hiçbir yerde bu kelimeye „tefsir“ anlamı verilmemiştir. Örenek olarak şu iki ayete bakabiliriz:

Ey iman edenler, Allah’a itaat edin; elçiye itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah’a ve elçisine döndürün. Şayet Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından (te`vil) daha güzeldir. (4-Nisa 59)

Ve (Yusuf), ebeveynini tahttın üzerine çıkardı. Hepisi O`na secdeye kapandılar. O dediki:“Babacığım , işte daha önceki rüyamın te`vili (ortaya çıkışı). Hakikaten Rabbim onu gerçek kıldı. (12-yusuf 100)

Te`vil sözü Kur`anı Kerimde :“Birşeyin akibeti, varaçağına varması, mahiyeti ve hakikatı“ manasına gelmesine rağmen, ve bunu ifade eden ilk dönemlere ait birçok sahih rivayet bulunmasına rağmen, bu kelimenin sonradan kazandığı ıstılahtaki „tefsir ve beyanmanasına göre birçok Kur`an ayeti yorumlanmış ve en önemlisi, Al-i İmran suresindeki ayetin tefsirinde fahiş bir hata yapılmıştır. Buna göre „Kur`anda tefsiri ve anlaşılması mümkün olmayan, manası ancak Allah Tealaya malum bulunan birtakım ayetler vardır“ gibi, mübin olan Kitab`a, layık olmayan bir özellik yakıştırılmıştır.

Sözkonusu ayette, fitne aradıkları ve te`villerini arzuladıkları için, Kur`an`ın müteşabihlerinin ardına düşen kimselerden söz ediliyor ve bunlar bu hareketlerinden dolayı kınanıp kötüleniyor.

Gerek Necran Hıristiyanları, gerek Yahudiler, gerekse daha başka fikir ve ideoloji temsilcileri, mahiyeti itibariyle aklın konusu dışında bulunan birtakım hakikatler ve gelecekte ortaya çıkacak olaylar hakkında kendi amaçları doğrultusunda birtakım tahminler yürütmek istemişler, bunun üzerine Yüce Allah, sözkonusu ayette bunun yanlışlığını ve imkansızlığını beyan etmiş, bu hareketi ve sahiplerini kınamıştır. Ayetin nuzul sebebiyle ilgili rivayetler böyledir.

Dolayısıyla bu ayette Allah`tan başka kimsenin bilemeyeceği müteşabihlerden maksat,

-Kiyametin Vukuu, Ümmetin eceli gibi gelecekte vukuu bulacak ve gayb olduğu için bilinmesi imkansız olan olaylar,

-Allahü Teala`nın zat ve sıfatlarıyla ilgili olup, mahiyeti ve hakikatleri aklın bilgi hududu dışında bulunan gerçeklerdir.

Te`vil kelimesini doğru anladıktan ve ayetin nuzul sebebini de gördükten sonra, bu ayetin nasıl anlaşılması gerktiğine gelelim. Dikkat edilirse, Al-i İmran ayetinde, müteşabih ayetlerin anlaşılamayacağı ve onları anlamak istemenin yasak olduğu söylenmiyor. Ayette anlatılmak istenen hususlar tamamen başkadır, bunlar:

a- فَأَمَّا الَّذِينَ في قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ Ayette, istikameti ve niyeti bozuk, kalbi yamuk insanların, müteşabih ayetleri istismar ettikleri, bu ayetleri kendi amaçları doğrultusunda kullanmak istedikleri, dolayısıyla bu kimselerin önyargılı ve peşin fikirli oldukları belirtiliyor.

b- فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْه Ayette, Kur`anı Kerim`e O`nun istediği kurallar dahilinde, dengeli ve bütüncül yaklaşmamanın yanlışlığı, yalnızca müteşabihleri ele alıp, muhkemleri ihmal etmenin, Kur`anı eksik anlamaya sebep olacağı belirtiliyor. Sadece müteşabih ayetlere tekılıp kalmanın yanlış olduğu anlatılıyor.

c- مِنْهُ ابْتِغَاء الْفِتْنَةِ Kur`anı okumaktan amaç, Onunla doğru yolu bulmak ve hidayete ulaşmak olduğu halde, sözkonusu kimseler böyle bir amaçla değil, fitne ve kargaşa çıkarmak, halkı yanıltmak için Kur`anın müteşabih ayetlerine takılıp kalırlar. Elbetteki Kur`an kendisinin fitneye araç yapılmasını istemez ve böyle kimselerin bu tür fiillerini yasaklar.

d- تَأْوِيلَهُ Ayetin yasakladığı, müteşabih ayetlerin tefsir ve beyan edilmeleri değil, te`vil edilmeleridir. Kıyameti saati, Muhammed ümmetinin eceli, istikbalde ne gibi hadiselerin meydana geleceği, ve bazı ayetlerde Allahü teala hakkında kullanılan nefs, vecd, yed, istiva gibi kavramlar ve Hz. Isa için sözkonusu edilen Allahın ruhu ve kelimesi gibi ifadelere gelince, bunların anlam ve tefsirleri bilinmekle beraber, mahiyet ve hakikatleri bilinemez. Mesela, Allahü teala`nın arşına istivası malumdur, ancak bunların şekli, mahiyet, nasıllık ve niceliği yani te`vili bilinemez. Zaten Taberi`ni de dediği gibi: „Kulların ne dini, ne de dünyevi bakımdan bu gibi bilgilere hiçbir ihtiyaci yoktur.“


II. Bir anlatım tekniği olarak Müteşabih

Kur’an’ın muhkem ve müteşabih ayetlerden oluşan iki gruba ayrıldığını (Al-i îmran-7) ayetinde gördük. Anlaşmazlık Kur’anın müteşabih ayetleri üzerinde yoğunlaşmış ve bu konuda biri diğerini geçersiz sayacak birbirinden farklı tanımlar konunun anlaşılmasına katkıda bulunmamış, daha da anlaşılmaz kılmıştır.


Bu bakımdan önceki kabullerin ortaya koyduğu sonucun, konuya yeterince açıklık getirmediği ortadadır. Varılan sonuçla, Kur’an’ın bir bölümü (müteşabih olanı) anlaşılamaz kabul edilip işlevsiz kılınmıştır. Oysa ki Kur’an, bizim için gereksiz ve anlaşılmaz bilgilerin içinde bulunduğu bir kitap değildir, o halde bu anlayış temelde Kur’an’la çelişmektedir.


Bu bakımdan müteşabihatta bizim üzerinde durmamız gereken kısım, kelimelerin tek tek anlamının verilmesi yoluyla anlaşılmasını sağlamak değil, müteşabih (aracı) kelimelerle anlatılmak istenen şey neyse (amacı) onu kavramaya çalışmaktır. Evet müteşabihat bir anlatım tekniğidir. Anlatan (yani konuyu anlatırken kullanılan kelimeler) müteşabih olabilir, bu anlatılanı anlamamıza engel değildir.

Yani, anlatan (tanımlayan) ve anlatılan (tanımlanan) vardır, Anlatan(tanımlayan) müteşabîhse de anlatılan(tanımlanan) muhkemdir. Anlatanın müteşabih oluşu, anlatılanın anlaşılmasına engeî değildir. Bizim bilmediğimiz, görmediğiniz, anlayamadığımız şeylerin bizini bildiğimiz, gördüğümüz ve anladığımız şeylerle anlatılması, bizim o şeyleri görüyor, ve anlıyor gibi anlamamızı sağlar.

Ve bu anlatım tekniğini Kuran, müteşabih olarak nitelemektedir. Müteşabihlik Kur’an’ı anlamada ve ona göre yaşamada bir engel değildir, bir gerekliliktir. Yoksa birçok şeyi kavramamız asla mümkün olmayacaktır.

Şu tesbitlerle konuyu açmaya çalışalım;


a - Müteşabih olan, kelimenin (lafzın) kendisidir.
Bu müteşabih olan kelimelerle anlatılan şey ise muhkemdir. Kelimeler sadece bir araçtır. Aracın kendisi (kelime) müteşabih olsa da, amaç (anlatılmak istenen şey) muhkemdir. Kalplerinde eğrilik olanlar anlatılan şeye (amaca) değil, anlatan şeye (araca/kelimelerin yalın anlamına) yönelmekte ve onları tevil ederek, sapıklığa düşmektedirler.

b - Müteşabih ayetlerde geçen sözcüklerin kendisini tanımlamaya çalışmak ne kadar yanlışsa bu sözcüklerden gerçek anlamlarının bilinmeyişinden dolayı ayetin kendisini dikkate almamak ta en az onun kadar yanlıştır. Çünkü, muhkem olsun müteşabih olsun, bizim için anlamı olmayan hiçbir ayet olamaz. Mevcut bilgimizle tanımım (izahını) yapamadığımız ayetleri dikkate almamak veya yok saymak doğru bir tutum değildir.

c - Muhkem ve müteşabihi sözcük tanımları içinde değerlendirmek ve bu tanımlara göre bir anlayış geliştirmek, Kur’an’ın muhkem ve müteşabihe yüklediği anlamı daraltmak olur. Her ne kadar yapılan tanımları temel alsak ta yine de Kur’anın bu sözcükleri Kur’anî bir zeminde ele aldığını dikkate almalıyız. Yoksa, yapılan tanımların dar anlamı ıçinde kalırsak yanlış bir neticeye varırız.

Bu açıklamalrdan sonra diyebiliriz ki; Kur`anı Kerimde Allahü Tealanın sıfatlarıyla ilgili olarak geçen ve müteşabihata giren, istiva, yed, vech gibi kelimelerin geçtiği ayetlerin hakiki ve zahiri manasının, yani reel bir tarzda anlaşılması ve tefsir edilmesi, Kur`ana göre yasak olmayıp, bunların sadece te`villeri yani insan aklınca, fiziki dünyaya bakılarak Allahü Tealaya birtakım roller biçilmesi ve O`nun birşeylere benzetilmesi yasaklanmıştır.

Allahü Teala şöyle buyurur:

فَلاَ تَضْرِبُواْ لِلّهِ الأَمْثَالَ إِنَّ اللّهَ يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ {74}

Allah’a birtakım benzerler icat etmeyin. Çünkü Allah (her şeyi) bilir, siz ise bilemezsiniz.(Nahl 74)

Bu ayetin anlamı esasen şudur; „Allahı belli ölcülere sığdırmaya ve O`na kendinizce roller biçmeye kalkışmayın.“

Allah`ın arşa istivasını, insanın sandalyeye oturuşuyla bir tutan ve O`nun Yed`i ilahiyyesi`ni insanın uzvu olan eli gibi tasavvur olan zihniyet ile, arşına istivasını Allah`ın evrene hükmetmesi olarak anlayan, ve elini`de kudret yada nimeti olarak algılayan zihniyet, birbirlerine tavır ve metod olarak çok yakındır. Çünkü her ikiside Allah`a kendilerine göre rol biçmişler, böylece ne bir ölçü ve misale ne de herhangi bir beşeri tarif ve tahdide sığmayan Yüce Yaratıcıyı, fiziki dünyanın kaba geometrileriyle değerlendirmişlerdir.

Oysa, Yüce Allah, Kitab`ında kendi zat ve sıfatlarıyla ilgili gerekli ve yeterli açıklamayı müteaddid ayetlerde yapmış, bizlere yalnızca bunların hakikatlerine iman etme görevi yüklemiş ve bunların te`villerini yasaklamıştır.

Bu yüzden yukarıdaki her iki düşünce tarzında da müteşabihlerin te`viline kalkışıldığı ve Kur`ani yasağın çiğnendiği açıktır.

Burada hemen belirtelim ki; müteşabih ayetler hiç anlaşılmayan, bu sebeple de tefsir edilmeleri ümmete yasaklanmış olan ayetler değildir. Umumun zannettiğinin aksine, Asrı Saadet ve Tabiuun ve daha sonraki islam düşünürleri : „Biz bu ayetlerin manalarını bilmeyiz, Allah ne murad ettiyse odur. Biz yalnızca iman ederiz !dememişlerdir. Çoğu kimsenin böyle zannetmesine rağmen, durum hiçde böyle değildir. Mesela İmam Malik`in şu sözü meşhurdur:

el-İstiva ma`lumun vel keyf-ü mechu`lun ve`s süaalü anhu bid`atün.“ Yani Allah`ü Tealanın arşına istiva etmiş olduğu, bilinen bir husustur. Ançak, bunun keyfiyet ve niceliği bilinmemektedir. Bu keyfiyetin araştırılıp irdelenmesi ise bid`attır.“

Dolayısıyla İmam Malik, Allah teala`nın , mahiyet ve niceliğini bilmediğimiz bir tarzda arşının üzerinde olduğunu kabul ediyor; yani ilgili ayetleri tefsirsiz ve anlamsız bırakmıyor. Lakin, Allah`ü Tealanın bu ilahi fiil veya sıfatının, bizim dünyamızdaki keyfiyet ve hakikatler gibi algılanmamasını tembih ediyor. Yani ilgili ayetleri tefsir ediyor amma te`vil etmiyor.

Yine İmam Ebu Hanife bu konuya önem vermiş ve birkaç sahifelik „el-Fıkhul Ekber

Risalesinde bile ehemmiyetine binanen şunları söylemiştir:

„Allah Tealaanın, Kur`anda zikrettiği gibi `yed´i`, ´vech`i, ve `nefs`i`, vardır. Allah tealaa`nın Kur`anda söylediği vech, yed ve nefs gibi şeyler, keyfiyetsiz olarak O`nun sıfatlarıdır. „O`nun `yed`i kudreti veya nimeti`dir“ denilemez. Çünkü böyle söylenirse, sıfat iptal edilmiş olur ve bu, Kaderiyye ve Mutezile`nin sözüdür.“


Gerçek bu olunca da müteşabih ayetler, Kur’an’ı anlama ve kavrama konusunda bir engel teşkil etmezler. Kur’anî anlayışın belirleyiciliği içinde, müteşabihten ne anlaşılmalıdır sorusuna cevap olarak şunları söyleyebiliriz:

- Kur’an’da müteşabih anlatımlı kimi ayetlerin bulunuyor oluşu, bizim gücümüzün ve bilgimizin üstünde olan (gaybi) şeylerin, bize indirgenerek, kavramamıza yardımcı olmanın bir gereğidir.

- Kur’an, gerekli oluşu ve bağlayıcılığı açısından bizim için tümüyle muhkemdir.

- Kur’an’in bizatihi kendisi muhkemdir. (Allah’tandır ve korunmuştur.)

- Bulunur muhkemlıği içinde, müteşabih kısımların oluşu onun mühkemliğine engel değildir. Zira, Kur’an’nın bütününe iman ederiz.


- Bizim için kapalı olan, bilinmeyen ve anlaşılmayan olarak görülen ayetlerin (anlam olarak) bilgisinin saklı olması, gücümüzün üstünde olanı haber vermede kullanıldığından, bu ayetler, olduğu gibi ve bilindiği kadarı île bizim için yeterlidir. Asıl sorun, yeterli olanı yetersizmiş gibi görerek, onu yeterli hale getirmeye çalışmaktır.

Özetlersek; Yüce Allah, gücümüzün yetmediği ve bizim için bilinmez olanı anlatırken, anlamamızı sağlamak için, anlatımda kullandığı şeylerin (araçların) anlamını (ki müteşabih olan kısım burasıdır) bilmemizi değil, anlatılan şeyi(amacı) bilmemizi istemektedir.

Bunun böyle olduğunu Kur’an;

هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاءَ تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلَّا اللَّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلَّا أُوْلُوا الْأَلْبَابِ (7)

“Sana bu kitabı indiren O’dur. Bunun âyetlerinden bir kısmı muhkemdir ki, bu âyetler, kitabın anası (aslı) demektir. Diğer bir kısmı da müteşabih âyetlerdir. Kalblerinde kaypaklık olanlar, sırf fitne çıkarmak için, bir de kendi keyflerine göre te’vil yapmak için onun müteşabih olanlarının peşine düşerler. Halbuki onun te’vilini Allah’dan başka kimse bilmez. İlimde uzman olanlar, `Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır` derler. Ancak akıl sahipleri düşünüp öğüt alır” (3 Al-i îmran 7) ayetîyle ortaya koymaktadır.

ÖRNEK

“Allah ‘in eli onların elleri üstündedir” ayetinde müteşabih olan kısım, ‘Allah’ın eli nitelemesidir. Çünkü Allah’ın eli, burada, bizim somut olarak algıladığımız el değildir. Ya nedir ? işte bu sorunun peşine düşmek hastalıktır. Çünkü bizim için Allah’ın elinin nasıl olduğunu bilmek gerekli birşey değildir. El bizim için müteşabihe girmekte ve bir araçtır. Asıl amaç bu deyimle (müteşabihle) bize anlatılmak istenen şeydir. Allah bu anlatımla, müminlerin gücüne güç katacağını ifade etmektedir. Bunu görmezlikten gelerek el nasıldır? Bizim elimiz gibi ellerden mi söz edilmektedir? Allah’ın eli mi var? gibi anlamsız soruların cevabını aramak hiçbir şeyi çözmez ve gereksizdir.


III. Kur`anı anlamada te`vil, Muhkem ve Müteşabih

هُوَ الَّذِيَ أَنزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُّحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَأَمَّا الَّذِينَ في قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاء الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاء تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِّنْ عِندِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ ِلاَّ أُوْلُواْ الألْبَابِ{7}


“Sana bu Kitab’ı indiren odur. Onun bir kısmı muhkem âyetlerdir. Onlar Kitab’ın anasıdır. Öbürleri ise bunlara benzerdirler (müteşâbih). Kalplerinde kayma olanlar, fitne çıkarma isteği ve onu tevil isteği ile benzer (müteşabih) olana uyarlar. Oysa onun te`vilini Allah’tan başkası bilmez. Sağlam bilgi sahipleri şöyle derler: «Biz buna inandık; hepsi de Rabbimiz katındandır.» Böyle düşünenler sadece temiz akıl sahipleridir.” (Âl-i İmrân 3/7)

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

الَر كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِن لَّدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ {1}

“Elif, Lam, Ra. Bu öyle bir kitaptır ki, âyetleri muhkem kılınmış, sonra hakîm olan ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah katından ayrıntılı olarak açıklanmıştır.” (Hûd 11/1)

Muhkem, sağlamlaştırılmış, güçlü, hikmetli demektir. Bazı âyetler, “şöyledir veya değildir“ diye hükümler içerir. Onlar muhkemdir. Bir de onları açıklayan âyetler vardır. Allah Teâlâ, bunlar arasına benzerlik koyarak birlikte ele alınmalarına imkan vermiştir. Böylece ayetler arasında ikili ilişkiler ağı oluşmuştur. Bunu şu âyet vurgulamaktadır:

اللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَاباً مُّتَشَابِهاً مَّثَانِيَ تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ ذَلِكَ هُدَى اللَّهِ يَهْدِي بِهِ مَنْ يَشَاءُ وَمَن يُضْلِلْ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ {23}

“Allah sözün en güzelini, birbirine benzer (müteşabih) ikişerler olarak (bibirine benzer iç içe ikili mânalar ifade eden) bir kitap halinde indirmiştir. Rablerinden korkanların ondan derileri ürperir. Sonra da hem derileri hem de kalpleri, Allah’ın zikri/Kur’an’ı karşısında yumuşar. Bu, Allah’ın kılavuzudur ki, onunla dilediğini/dileyeni hidayete erdirir. Allah’ın saptırdığına gelince, ona kılavuzluk edecek yoktur“ (Zümer 39/23)

Müteşâbih, iki şey arasındaki benzerliği ifade eder. Müteşâbih ayetler birbirine benzerliği olan âyetlerdir. “ikişerler“diye tercüme edilen mesânî = مثَانِي kelimesi, bir ayetin, bir çok ayetle benzerlik taşıdığını ve ikili ilişki içinde olduğunu gösterir.


Benzer ayetleri bulup ortaya çıkaracak olanlar bilginlerdir. Onların içinde Arap dilini bilenler olmalıdır.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:

كِتَابٌ فُصِّلَتْ آيَاتُهُ قُرْآناً عَرَبِيّاً لِّقَوْمٍ يَعْلَمُونَ {3}


“Bu, bilen bir toplum için, âyetleri Arapça okuyuş olarak açıklanmış bir kitaptır.” (Fussilet 41/3)

Tevilde bir şeyi asıl hedefine çevirme anlamıda vardır. Müteşâbihin hedefi muhkemdir. Araya benzerlik koyarak onu muhkeme doğru çeviren Allah Teâlâ’dır.


… Oysa onun te`vilini Allah’tan başkası bilmez.”

Buradaki “onun = هـ” zamiri; (مَا تَشَابَهَ مِنْهُ)’deki (ما) yı gösterir. “Oysa müteşabihin te`vilini Allah’tan başkası bilmez.” demektir.

Tevil konusu Kur’an’da örneklerle açıklanmıştır. İlgili âyetlerden biri şudur:
فِرَاقُ بَيْنِي وَبَيْنِكَ سَأُنَبِّئُكَ بِتَأْوِيلِ مَا لَمْ تَسْتَطِع عَلَيْهِ صَبْرًا ْ قَالَ هَذَا

“O şöyle söyledi: “İşte bu, seninle benim ayrılmamızı gerektiriyor, dayanamadığın işlerin tevilini sana anlatacağım” (Kehf, 18/78)

Musâ aleyhisselam Hızır’la yolculuk yapmış ve onun bazı davranışlarına dayanamamıştı. Çünkü Hızır, önce; bindikleri gemiyi delmiş, sonra bir erkek çocuğunu öldürmüş. sonra da kendilerini misafir etmek istemeyen bir kasabada yıkılmak üzere olan bir duvarı doğrultmuştu. Ayrılmaya karar verdikleri bir sırada Hızır; “Dayanamadığın bu işlerin tevilini (yani sonucunu) sana anlatacağım” diyerek şunları söylemişti:

“Gemi, denizde çalışan ve başka işleri olmayan birkaç kişinindi; istedim ki onu kusurlu hale getireyim. Çünkü arkalarında sağlam gemilere zorla el koyan bir hükümdar vardı.”
“Oğlana gelince; onun ana babası inanmış kimselerdi. Çocuğun onları azdırmasından ve inkara sürüklemesinden korktuk”

Rablerinin o çocuktan daha temiz ve onlara daha çok merhamet eden birini vermesini istedik.”


“Duvar ise, şehirde iki yetim erkek çocuğa aitti. Altında onlara ait bir hazine vardı. Babaları iyi insandı. Rabbin istedi ki; onlar reşit olsunlar ve hazinelerini çıkarsınlar. Bu Rabbinden bir ikramdır. Yoksa ben bunları kendiliğimden yapmadım. İşte dayanamadığın işlerin
tevili budur.” (Kehf 18/65-82)


Her bir olayın
tevili, yani ana hedefi gösterilince Musa aleyhisselamın şaşkınlığı geçmişti.


Rüya yorumuna da tevil denir. Çünkü, rüyada ana hedef, gerçek olaylarla ilgili ip uçlarıdır.

Yusuf aleyhisselam zindanda iken hükümdar şöyle demişti:

“Ben, yedi semiz ineği yedi zayıf ineğin yediğini; yedi yeşil başak ve bir o kadar da kurumuş başak görüyorum. Ey ileri gelenler! Eğer rüya yorumlamayı biliyorsanız rüyamı doğru yorumlayın.”

Dediler ki: “Bunlar karışık rüyalar; biz böyle rüyaların tevilini bilmeyiz”.

(Yusuf ile birlikte zindanda iken) kurtulan iki kişiden biri, nice zaman sonra Yusuf’u hatırladı ve: “Ben size onun tevilini bildireceğim, bana biraz müsaade edin” dedi.

Sonra Yusuf aleyhisselama geldi. O da rüyayı tevil etti ve şöyle dedi:

“Yedi yıl sürekli ekim yapın, bütün hasadı başağında bırakın; yiyeceğiniz az bir kısım başka.


“Sonra arkadan yedi kıtlık yılı gelir, bütün biriktirdiğinizi yer tüketir; sakladığınız az bir kısım başka.”


“Sonra arkadan, halkın rahat edeceği bir yıl gelir, o zaman da sıkıp sağarlar”
. (Yusuf 12/43-49)


Rüya tevili, günlük hayattaki hangi olayın, rüyadaki hangi sembole benzediğine bakılarak yapılır. Bu ilgiyi kuramayanlar o tevili yapamazlar.

Açıkça görülüyor ki, tevilde bir ana konu, bir de onun açıklaması vardır. Hızır olayında ana konu, Musa aleyhisselamın bilmediği arka plandır. Gördüğü olaylar, onların açıklamasıdır. Ana konuyu kavrayınca açıklamaları anlayabilmiştir. Hadiste bildirildiğine göre Hızır ona şöyle demişti:

“Ya Musa, sen benimle birlikte olmaya dayanamazsın. Ben Allah’ın bana öğrettiği bir ilmi biliyorum ki sen onu bilmezsin. Sen de Allah’ın sana öğrettiği bir ilmi bilirsin ki, ben onu bilmem .”

Ana konuyla bağlantısı kurulamayan bir olaya dayanılarak bir karara varılamaz. Yukarıdaki işleri örnek alıp anasına babasına zahmet verecek diye bir çocuk öldürülemez. Yahut başkası gasp edecek diye birinin malına zarar verilemez. Böyle bir tavır insanlar arasında huzur ve güveni ortadan kaldırır.


Melik’in gördüğü rüya da ileride olacak bazı ana olayların açıklamasıydı. Melikin adamları, o ana olayla ilgi kuramadıkları için onun, karışık bir rüya olduğunu söylemişlerdi
. Demek ki tevil; açıklamayı ana olaya bağlayarak bir karara varmaktır.


Yukarıdaki iki olayda olduğu gibi Al-i İmran’ın 7. âyetinde de tevil kelimesi, ana olaya değil, açıklamaya izafe edilmiş ve “… Oysa onun tevilini Allah’tan başkası bilmez.” denmiştir.


Burada ana olay,
ümmü’l-Kitâb olan muhkem âyettir. Müteşabihi tevil eden, yani onu ana âyete bağlayan Allah’tır. Bunu ondan başkası yapamaz. Bu, şu âyetlerin de gereğidir:


“Ey Elçi! Biz sana okuduğumuzda onun okunuşunu takip et.
Sonra onu açıklamak bize düşer.”
(Kıyamet 75/18-19)

Allah Teâlâ, bu âyetler arasına benzerlik koyarak doğru açıklamaya ulaşmamıza fırsat vermiştir. Bu benzerliklere bakmadan bir tevile girişilirse, bu Allah’ın değil bizim tevilimiz olur ve bizi yanlış sonuçlara götürür. Bunu bilerek ve kasıtlı olarak yapanlar, yoldan çıkmış olurlar. Al-i İmrân 7. âyetinin ilgili bölümü şöyledir:


“… Kalplerinde kayma olanlar, fitne çıkarma isteği ve onu tevil isteği ile müteşâbih olana uyarlar.”


Dini kullanarak insanları sapıtmak isteyenler için en kestirme yol, âyetleri bağlantılarından koparmaktır. Bunun için bazı âyetleri görmemek gerekir.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:


“İndirdiğimiz açıklayıcı ayetleri ve ana yolu o Kitapta insanlara açıkladığımız halde, gizleyenler… İşte Allah onlara lanet edecektir. Lanet edecek olanlar da lanet edecektir.
Tevbe edip kendini düzelten ve onları açıklayanlar başka. Onların tevbesini kabul ederim. Ben tevbeleri kabul ederim, ikramım boldur.”
(Bakara 2/159-160)


Bu konuda Kur’an’da, Yahudilerle ilgili bir örnek vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“(Ey Yahudiler!) Şimdi siz öyle bir durumdasınız ki, bir birinizi öldürürsünüz. İçinizden bir takımını yurtlarından sürersiniz. Onlara yapılan kötülük ve düşmanlığa destek verirsiniz. Esir düşmüş olarak karşınıza çıkarlarsa kan bedelini ödersiniz. Onları sürgün etmek size zaten haramdır. Şimdi siz o Kitab’ın bir bölümüne inanıyor, bir bölümünü görmezlikten mi geliyorsunuz? İçinizden bunu yapanın hak ettiği nedir? Şu hayatta perişanlıktan başka bir şey mi? Böyleleri Kıyamet gününde de en şiddetli azaba sürüklenirler. Allah ne yaptığınızdan habersiz değildir.” (Bakara 2/85)

Al-i İmran 7. âyet şöyle devam ediyor:


“Sağlam bilgi sahipleri şöyle derler: Biz buna inanırız. Hepsi de Rabbimiz katındandır”.

Yani Allah, âyetleri muhkem ve müteşabih olarak ikiye ayırmış, araya bağ koyarak tevil yapmış ve o tevili bize göstermiştir. Biz âyetleri tevile değil, anlamaya çalışırız.


Yukarıda geçen ayetler arasındaki ilişkiler ağı, malesef bugüne kadar görülememiştir. Bunun tabii sonucu olarak;
muhkem, müteşabih, mesânî ve tevil kelimelerine farklı anlamlar yüklenmiştir. Bunu bilerek yapanlar olduğu gibi bilmeyerek veya eskilerin kör taklitçisi olarak yapanlar da olmuştur. Bu yüzden bazı âyetler görmezlikten gelinmiş, bazıları da yanlış açıklanmıştır.


Talak 1-3 ile Bakara 229 ve Mumtehine 10; görmezlikten gelinen âyetlere, Hac 15, Nur 33 ve Taha 96, yanlış açıklanan âyetlere örnek olabilir.

Yanlış teviller sıkıntı doğurmaktadır. Kimileri, sıkıntının bunlardan değil, Kur’an’dan kaynaklandığını sanarak “tarihselci” yaklaşımla; kimileri de Kur’an’ı, dînî ve ahlâkî ilişkiler sahasına hapsetmekle sıkıntıların üstesinden gelineceğini düşünmektedir. Bu yaklaşımlar; hem yanlış tevillerin sahasını genişletmekte hem de bazı âyetleri görmeme veya tarihe hapsetme gibi daha ağır sonuçlara yol açmaktadır. Yukarıdaki âyetlerin ortaya koyduğu metot ise her türlü yanlışa engel olacak niteliktedir.

15-KUR´ANI ANLAMA METODLARINA UYULMADIĞI İÇİN GÖRMEZLİKTEN GELİNEN AYETLER


Yukarıda geçen ayetler arasındaki ilişkiler ağı, malesef bugüne kadar görülememiştir. Bunun tabii sonucu olarak; muhkem, müteşabih, mesânî ve tevil kelimelerine farklı anlamlar yüklenmiştir. Bunu bilerek yapanlar olduğu gibi bilmeyerek veya eskilerin kör taklitçisi olarak yapanlar da olmuştur. Bu yüzden bazı âyetler görmezlikten gelinmiş, bazıları da yanlış açıklanmıştır.


Talak 1-3 ile Bakara 229 ve Mumtehine 10; görmezlikten gelinen âyetlere, Hac 15, Nur 33 ve Taha 96, yanlış açıklanan âyetlere örnek olabilir.

Fakihler, boşanma ile ilgili sistemlerini kurarken, hem talakı detaylı olarak anlatan Talak suresindeki âyetlere, hem de kadınların evliliğe son verme yetkilerini düzenleyen iftidâ ile ilgili âyetlere gereken önemi vermemiş, onları âdeta görmezlikten gelmişlerdir. Müfessirler de bu yaklaşıma destek vermişlerdir.

a- Talak 1 ve 3. âyetler :


Allah Teâlâ şöyle buyurur:


“Ey Peygamber! Kadınları boşadığınızda iddetlerini gözeterek boşayın ve iddeti sayın. Rabbiniz Allah’tan sakının. Onları evlerinden çıkarmayın. Onlar da çıkmasınlar. Açık bir fuhuş yapmış olurlarsa o başka. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa kendine yazık etmiş olur. Bilemezsin, belki Allah bunun ardından yeni bir durum ortaya çıkaracaktır.”

“Kadınlar sürelerinin sonuna geldikleri zaman onları ya maruf ile tutun veya maruf ile ayırın. İçinizden güvenilir iki kişiyi şahit tutun; şahitliği Allah için yerine getirin. İşte Allah’a ve ahiret gününe inanan kimseye verilen öğüt budur. Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa o, ona bir çıkış yolu açar.


Ona, beklemediği yerden rızık verir. Kim Allah’a güvenirse, o ona yeter. Allah onu, hedefine ulaştırır. Allah her şey için bir ölçü koymuştur”.
(Talak 65/1-3)


Ömer’in oğlu Abdullah, karısını hayızlı iken boşamıştı. Ömer, bunu Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve selleme sorunca o, şöyle demişti:

“Söyle ona, eşine dönsün; temizleninceye kadar ondan ayrılmasın. Sonra adet görür arkasından tekrar temizlenirse, bundan sonra isterse birlikte olmaya devam etsin, isterse ilişkiye girmeden onu boşasın. Bu, o iddettir ki, Allah kadınları ona göre boşamayı emretmiştir .” Abdullah dedi ki; “Peygamberimiz, boşamayı geçersiz saymış ve şu ayeti okumuştu: “Ey Peygamber! Kadınları boşadığınızda iddetlerini gözeterek boşayın.” Yani onları iddetlerinin başlangıcında boşayın .


Demek ki, “…iddetlerini gözeterek …“ boşamak için kadının hayızlı olmaması, eğer temizse o temizlik dönemi içinde eşiyle ilişkiye girmemiş olması gerekir. Abdullah’ın boşaması bu ölçüye uymadığı için Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellemin buna çok sinirlendiği rivayet edilmiştir .

Bunun önemli hikmetleri vardır. Erkek, hayızlı eşiyle ilişkiye giremeyeceğinden huzursuz olabilir. Kadın hayızdan temizlenince erkeğin ona arzusu üst sınıra çıkar. İlişkiye girince arzusu azalır. Erkeğin karısını, ilişkiye girdiği temizlik döneminde boşayamaması, boşama önünde tabii bir engel oluşturur.


Talakla birlikte kadın iddet beklemeye başlar. Bu süre, adet gören için
üç kere adet görüp temizleninceye kadar geçen süredir. Adet görmeyen üç ay, hamile olan da doğuma kadar bekler .

“Kadınları iddetleri içinde boşayın” emrinden sonra yapılacak şeyler şöyle sıralanmıştır:

1- İddeti saymak,


2- Kadını evden çıkarmamak,


3- Kadının çıkmaması,


4- Süre bitiminde kararı gözden geçirip kadını ya iyilikle tutmak

veya iyilikle ayırmak.


5- İki kişiyi şahit tutmak.


İddeti sayma, erkeğe verilmiş bir görevdir. Bu, eşiyle yakından ilgilenmesini zorunlu kılar. Eğer iddeti saymazsa, süreyi geçirerek eşine dönme hakkını da kaybedebilir. Bu süre içinde kadının, kocasını doğru bilgilendirmesi gerekir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Allah’ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri o kadınlara helâl olmaz.” (Bakara 2/228)

Adet olduğu halde olmadım derse günaha girer.


Eşlerin iddet bitinceye kadar ayrılmamaları önemlidir. Kadın evden çıkar veya çıkarılırsa eşler, bir başkasının yanında birbirlerinin kötü hallerini ortaya dökerek soğukluğun artmasına sebep olabilir ve kötü niyetli kişilerin engeline takılabilirler. Bunun zararını kendileri çeker.
“… Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa kendine yazık etmiş olur…” âyeti bunu göstermektedir.


Erkek bu süre içinde durumu gözden geçirip daha sağlıklı bir sonuca varabilir. Kadın da kocasını ikna etme fırsatını yakalar. Çünkü iddet bitinceye kadar koca, eşine dönme kararı verebilir. Bu süre içinde kadının kocasına karşı davranışlarında bir sınırlama yoktur. Onun ilgisini çekmeye çalışabilir.


Hem boşama sırasında, hem de bekleme süresinin sonundaki işlemlerde şahit bulundurmak gerekir. Böylece işlemin başı ve sonu tespit edilmiş olur. Kur’an’ın, evlenmede şahit şartı koşmayıp boşamada koşması, bu işleme daha çok önem verdiğini gösterir.

Buraya kadar anlatılanlar, bir tek boşama ile ilgili işlemlerdir.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:


O talak iki defa olur. “الطَّلاَقُ مَرَّتَان (Bakara 2/229) Yani yukarıda anlatılan biçimiyle talak ancak iki defa olabilir. Çünkü (الطلاق)’ın başındaki “الmarifelik ekidir;“O bilinen talak” demek olur. Bu da Talak sûresinde açıklanmış olan talaktır. Çünkü talak, başka bir yerde açıklanmamaktadır.

Erkek üçüncü defa boşarsa, artık bu kadın ona helal olmaz . Kadın başka bir kocayla evlenir, o da boşarsa bakarlar: Eğer Allah’ın koyduğu sınırlarda duracakları kanaatine varırlarsa, birbirlerine dönmelerinde bir günah yoktur…” (Bakara 2/230)

Meşhur dört mezhep ile Zahiri mezhebi, sistemlerini kurarken Talak 1-3. âyetlerini dikkate almadıkları için bu mükemmel talak sistemi kaybolmuş ve savunulamayacak bir hale dönüşmüştür.

Bu temel hata, başka hatalar doğurmuştur. “الطلاق مرتان O talak iki defa olur” (Bakara 2/229) ayetindeki ال üzerinde ya durulmamış, ya da cins için olduğu iddia edilmiştir. Cins için olunca âyetin anlamı “Erkek karısını en fazla iki kere boşayabilir” demek olur. Ama boşamanın üç defa olduğu kesindir. Bu sebeple ال ‘ın cins için olduğunu savunanlar cümlenin b b v yapısını kökten değiştirmek zorunda kalmışlardır. Serahsî şöyle der: “Mubah talakların tamamı iki defadır ve üçüncü defadır .”Üçüncü defadır” sözünü katma mecburiyeti varsa “ال”in cins için olma ihtimali kalmaz. Arapça bilen herkes bu açık yanlışı anlar.

الطلاق مرتان ‘daki مرة , bir zaman dilimini gösterir. el- Kâsânî şunları söyler:

Sanki Allah bu ayette, “onları boşamak istediğiniz zaman iki defada boşayın” demiştir. Ayrı ayrı boşamanın emredilmesi bunların bir arada yapılmasının yasaklanması olur. Çünkü arada zıtlık vardır. Öyleyse talakları birleştirmek haram veya mekruh olur.” el- Kâsânî, mezhebinin tesiri ile yine de talakları birleştirmeyi kabul etmiştir . Bir şeyi hem yasak hem geçerli saymak ciddi bir çelişkidir.


Tefsirciler de; ne
مرة kelimesi üzerinde durmuşlar, ne de Bakara 229 ile Talak Suresi arasında ilişki kurmuşlardır .


Bu yanlışların sonucu olarak meşhur dört mezhep; karısına,
“seni üç talakla boşadım” diyen kocanın, onu üç kere boşamış olduğunu kabul etmiştir. Bu mezheplere göre, kadının hayızlı veya temiz olması, o temizlik dönemi içinde eşiyle ilişkiye girmiş bulunması, ya da gerdeğe girmemiş olması neticeyi değiştirmez.


İbn Abbâs’ın bildirdiğine göre Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem ile Ebû Bekir devrinde ve Ömer’in halifeliğinin ilk iki yılında üç talâk, bir talâk sayılırdı. Hattâb oğlu Ömer: “İnsanlar ihtiyatlı olmaları gereken bir konuda aceleci davranmaktalar. Acaba, onu, onların aleyhine geçerli saysak mı?” dedi ve geçerli saydı .


Sonra fetvalar, şaşırtıcı bir şekilde değişti. Abdullah b. Abbas , Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Mes’ûd, Ömer b. Abdülaziz ve Mervan b. El- Hakem’in buna göre fetva verdikleri bildirilmiştir .

b- Bakara 229 (İftidâ):


Bu âyet de görmezlikten gelinmiştir.


Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Onlara verdiklerinizden bir şey almanız size helâl olmaz. Eşler, Allah’ın koyduğu sınırlarda duramayacaklarından korkarlarsa, o başka. Allah’ın koyduğu sınırlarda duramayacaklarından siz de korkarsanız, kadının fidye verip kendini kurtarmasında her ikisi için de bir günah yoktur. Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır. Onları aşmayın. Kim Allah’ın koyduğu sınırları aşarsa, işte onlar zalimlerdir.” (Bakara 229)


Evliliğin yürümeyeceği endişesine kapılan kadın, durumu yetkililere bildirir. Onlar da aynı endişeyi duyarlarsa kadına
iftida yetkisi verirler. Kadın, ayrılmaya karar verirse, kocasından aldığını geri verir. Ayette geçen, “Onlara verdiklerinizden…” ifadesi, kadının kocasından aldığı mehir ve hediyelerin tamamı olarak anlaşılabileceği gibi, bir kısmı olarak da anlaşılabilir. Bunlardan ne kadarının geri verileceğine yetkililer karar verirler. Kocanın suçu yoksa tamamını geri vermek gerekir.

Yetkili makam mahkemedir. Mahkemenin olmadığı yerde hakeme başvurulur. Mahkeme de işi hakeme havâle edebilir. Aşağıdaki örneklerde kadın, peygamberimize ve halife Ömer’e başvurmuştur.


Ensar’dan Sehl’in kızı Habibe, Sabit b. Kays ile evliydi. Bir gün Peygamberimiz sabah namazına çıkmıştı. Habibe’yi, alaca karanlıkta kapısının önünde buldu. “Sen kimsin?” dedi. “Sehl’in kızı Habibe’yim” diye cevap verdi. “Neyin var?” dedi. “Sâbit ile birlikte olamayacağım” dedi. Kocası Sâbit gelince Peygamber ona: “İşte Habîbe! Ağzına ne geldiyse söyledi.” dedi. Habîbe dedi ki: “Ey Allah’ın Elçisi, onun bana verdiklerinin hepsi duruyor.” Allah’ın Elçisi Sâbit’e dedi ki; “Al o malı ondan”. O da aldı ve Habîbe ailesinin yanında oturdu .


Konu ile ilgili farklı rivayetler şöyledir:


“Sâbit b. Kays’ın eşi şöyle dedi: Onu ahlak ve din yönünden suçlamıyorum fakat müslüman olduktan sonra nankör olmak istemem. Elimde değil . Ondan nefret etmekten kendini alamıyorum . Allah korkusu olmasa yanıma geldiğinde yüzüne tükürürdüm .”


“Habîbe Peygamberin komşusu idi. Sâbit onu dövmüştü . Sabit, sert mizaçlı biri idi . kadın kocasından olabildiğine nefret ediyor ama kocası onu çok seviyordu .”


“Allah’ın Elçisi; “Sana verdiği bahçeyi iade eder misin?” dediğinde Habibe, fazlasını dahi verebileceğini söyledi. Allah’ın Elçisi: “Fazlasına hayır. Fakat bahçesini verirsin” dedi .”


Sahabe döneminde de şöyle bir olay oldu: Ömer b. el-Hattab’a kocasını şikâyet eden bir kadın geldi. Kadın, içerisinde saman (çer-çöp) bulunan bir eve hapsedildi ve geceyi orada geçirdi. Sabah olduğunda Ömer gecesinin nasıl olduğunu sordu. Kadın “Böyle parlak bir gece geçirmedim” dedi. Bunun üzerine Ömer kocası hakkındaki düşüncesini öğrenmek istedi. Kadın onu övdü ve ardından “O yok mu o!? Fakat elimden başka bir şey gelmiyor!” dedi. Bunun üzerine Ömer iftidâ hususunda ona izin verdi .

Ömer, kadının kocasıyla birlikte yaşayıp yaşayamayacağını anlamak istemişti. Gerek Peygamberimiz gerekse Ömer, nefretin nedenini sormamıştır.

Bakara 229’un müteşabihi olan şu âyet, iftidâ konusuna açıklık getirmektedir:

“Müminler! Mümin kadınlar hicret ederek size gelirlerse onları imtihandan geçirin. Onların imanlarını en iyi Allah bilir. Eğer mümin olduklarını öğrenirseniz, onları kâfirlere geri çevirmeyin. Bu kadınlar onlara helal olmazlar. Onlar da bunlara helal olmazlar. Kocalarının bunlara harcadıklarını geri verin. Bu kadınların mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman, onlarla evlenmenize engel yoktur. Kâfir kadınların ismetlerine yapışmayın; onlara harcadığınızı isteyin. Onlar da kendi harcadıklarını istesinler. Bu Allah’ın size hükmüdür; aranızda o hükmeder. Allah bilir, doğru karar verir.” (Mümtahine 60/10)


Peygamberimizin Mekkeli müşriklerle yaptığı Hudeybiye antlaşmasının maddelerinden biri şöyleydi: “Senin dininden de olsa, bizden hangi adam sana gelirse bize geri göndereceksin” Sonra Hudeybiye’de bir grup Mekkeli Müslüman kadın çıka geldi. Bunun üzerine yukarıdaki ayet indi . Antlaşma şartında “adam” diye tercüme ettiğimiz (
رجل = erkek) kelimesi vardı. Kadınlar o kapsama girmediğinden Peygamberimiz, ayetteki şartlara uyan o kadınlarla biat etti ve onları geri çevirmedi .

Ayet, evli olduğu halde, inançları sebebiyle kaçıp Müslümanlara sığınan kadınları konu etmektedir. Onların bu tavırları, kocalarından ayrılmaya karar verdiklerini gösterir. Yoksa bu kararı vermediği için Mekke’de kalan müslüman hanımlar da vardı. Hudeybiye ile ilgili olarak Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Eğer onların arasında olan ve henüz tanımadığınız mümin erkeklerle mümin kadınları ezmeniz ve ondan dolayı size leke sürülmesi ihtimali olmasaydı Allah savaşı önlemezdi. Allah, dileyeni ikramı içine almak için böyle yaptı. Eğer onlar ayrılmış olsalardı ,onların kâfir olanlarını acı bir azaba çarptırırdık.” (Fetih 48/25)

Mümtahine Suresinin 10. âyetini bölümler halinde inceleyelim:

1- “Müminler! Mümin kadınlar hicret ederek size gelirlerse onları imtihandan geçirin. Onların imanlarını en iyi Allah bilir. Eğer mümin olduklarını öğrenirseniz, onları kâfirlere geri çevirmeyin. Bu kadınlar onlara helal olmazlar. Onlar da bunlara helal olmazlar.”

Böyle bir kadının hicret etmesi; eşini, ailesini ve yurdunu terk etmesi anlamına gelir. Bunu inançları sebebiyle yaptıklarının anlaşılması Müslümanlara maddi külfet yükleyecektir.


Çünkü kadının kocasından, bu şekilde ayrılma kararı, bir iftidâ işlemidir. Bu işlemden sonra o artık kocasına helal olmaz. Ama bu kararla birlikte kocanın kadına yaptığı harcamayı iade etmek gerekir.


2- “Onların bunlara harcadıklarını iade edin.”


Bu, Habibe’nin Sabit b. Kays’a yaptığı ödeme gibidir. Hicret eden kadının malı olamayacağından ödemeyi Müslümanların yapması emredilmiştir. Bundan sonra kadın, istediği erkekle evlenebilir. Ayetin üçüncü bölümü onu göstermektedir.


3- “Bu kadınların mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman, onlarla evlenmenize engel yoktur.”


Âyet gösteriyor ki, onların önceki kocalarına yapılan ödeme, Müslümanların bu kadınlara bağışıdır. Yeniden evlenmeleri halinde yeni kocalarından alacakları mehirle o borcu ödemeleri gerekmez.
Burada önemli bir husus daha vardır: Ne bu âyet, ne bakara 229, ne de Habibe hadisi, iftidada bulunan kadına iddet bekleme görevi yükler. Boşanmada iddet emri, birinci ve ikinci talaktan sonradır. Bu, ailenin yeniden kurulması için alınmış bir tedbirdir, yoksa kadının rahminde çocuk olmadığını tespit değildir. Bu tespit bir tek adet ve temizlik süresi ile yapılabilir. Buna istibra denir. İftidada gerekli olan da budur.

Bu âyet, devletler hususi hukuku ile ilgili hükümler içermektedir. Âyette Müslüman kadınlara tanınan hakların aynısı, Müslümanların nikahı altında bulunan müşrik kadınlara da tanınmıştır. Bunu âyetin diğer bölümlerinden öğreniyoruz.

4- “İnkarcı kadınların ismetlerine yapışmayın” ( لا تمسكوا بعصم الكوافر ).
Âyette geçen (ısam =
عصم), (ısmet = عصمة)’in çoğuludur. Ismet Arapça’da engelleme ve koruma anlamlarına gelir . Kadın, kocanın koruması altındadır. Bu sebeple onun, bazı davranışlarına engel olabilir. Burada müslüman kocadan ayrılıp Mekke’ye gitmek isteyen kafir kadın konu edilmektedir. “İnkarcı kadınların ismetlerine yapışmayın” emri, bu kadınlara engel çıkarmayın, anlamına gelir. Konunun devleti ilgilendiren tarafı da vardır. Dolayısıyla âyet, “o kadınların ülkeyi terk etmesine engel olmayın” anlamına da gelebilir. Ömer, bu ayetin indiği gün, iki müşrik karısını serbest bırakmıştır. Onlar da Mekke’ye gitmiş, biri Ebû Süfyan ile diğeri Safvân b. Umeyye ile evlenmiştir . Ebû Süfyan Mekke’nin fethi sırasında, Safvân b. Umeyye ise Huneyn savaşından sonra müslüman olmuştur .


Kafir kadının müslüman koca ile yaşamak istememesi bir
iftida talebidir. Bu talebin sonuçlanması, kocasından aldığını iade etmesine bağlıdır. Ayetin ilgili hükmü şöyledir:


5- “Onlara harcadıklarınızı isteyin.”


Bu kadınlar, müslüman kocalarının kendilerine verdikleri mehir ve aldıkları hediyeleri iade edince, Habibe gibi serbest kalırlar.


6- „Onlar da kendi harcadıklarını istesinler.“