Kıyamet alameti uydurmaları: İsa’lar, Mehdi’ler…

Bu yazı Kurandaki Din sitesinden alıntıdır.

Kuran’da dünyamızın da bir sonu olduğu söylenir. Dünyamızın sonu ve bundan sonra başlayan süreç “saat” veya “kıyamet” olarak tarif edilir. Kıyamet alametlerinden kasıt da bu oluşuma yakın zaman diliminde olacak olaylardır. Dolayısıyla bu olayları görmek kı-yametin yakın olduğunun habercisi olacaktır. Kuran’da olmayan izahların halka nasıl yutturulduğunu ve din adına uydurulan hurafeleri gösterebilmek için bu bölümde “ Kıyamet Alametlerini” işleye-ceğiz. Kıyamet alametlerini işlerken ilk önce Kuran’da hiç geçmemesine rağmen gerçekleşmesine inanmanın İslam’ın şartı, inanmamanın kafirlik olarak ilan edildiği konulardan 1- Mehdilik, 2- Deccaliyet, 3Hz. İsa’nın yeniden gelişini işleyeceğiz. Daha sonra ise Kuran’da bir iki ayette bahsedilen, fakat hadislerde yüzlerce yalanla şişirilen konulardan 4- Yecuc-Mecuc ve 5- Dabbe konularına değineceğiz.

MEHDİLİK VE DECCALİYET

Mehdi kıyamet alametleri içinde en popüler olan, hakkında en çok hadis uydurulan ve en çok istismar edilen karakterdir. Hadisler kullanılarak oluşturulan bu karakterin kıyamete yakın dünyaya ge-leceğine, herkesi yenip dünyaya hakim olacağına, daha sonra gelecek Hz. İsa ile buluşup dünyayı yöneteceğine, bunları gerçekleştirmek için ise Deccal ile savaşacağına inanılır. Hadislere göre Mehdi kadar, Mehdi’nin talebeleri de üstün yeteneklere sahip sıra dışı kişilerdir. Tüm bu yeteneklere sahip olabilmek, kendi şeyhinin, ken-di liderinin Mehdi olduğunu ispat edebilmek için binlerce hadis uydurulmuştur. Bu yüzden Mehdi’nin dış görünüşü hakkında, yapacakları hakkında, çıkacağı yer hakkında birbiriyle çelişen birçok ha-dis vardır. Mesela bir hadise göre Mehdi Şam’dan çıkacakken, di-ğerine göre Kufe’den, bir diğerine göre İstanbul’dan, bir başka hadise göreyse Medine’den çıkacaktır. İlk nesiller kendi şeyh ve liderini Mehdi çıkarmak için o kadar çok hadis uydurmuşlardır ki son-raki nesillerin hadis uydurmasına gerek kalmamıştır. Bu nesiller de kendi liderlerine uyan hadisleri doğru kabul etmiş, diğer hadisleri yorumla saptırmış veya yalanlamışlardır. Örneğin liderleri küçük burunluysa, “Mehdi küçük burunludur” hadisini kabul etmişler, Mehdi’nin gaga burunlu olduğuna dair hadisleri gözardı veya inkar etmişlerdir. Bu yüzden İslam aleminde Mehdi enflasyonu yaşan-mıştır. Şu anda Mehdi sanılan bir dîni grup lideri var mı diye sorulabilir. Buna cevabımız “Acaba hangi grup kendi liderini Mehdi sanmıyor ki!” şeklindedir.

HER TARAF MEHDİ KAYNIYOR

Gerek Türkiye’deki, gerek İslam alemindeki gelenekçi cemaatleri iyi tahlil etmemiz için Mehdilik olgusunu iyice kavramamız gerekmektedir. Biz Türkiye’deki bizce en büyük olan on geleneksel İslami cemaati bir kenara yazdık ve sonra bunların hangisinin şeyhini, liderini Mehdi zannettiğini araştırdık. Sonuçta tamama yakı-nının kendi şeyhini, liderini Mehdi sandığını gördük. Bu da gerçek manada İslami cemaatleri kavramak için Mehdiyet olayını bilmenin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. (Unutmayın ki cemaatlerin büyük bir kısmı Mehdiyet konusunda açık konuşmaz. Bu konuyla ilgili bilgileri kendi içine girenlere bile hemen açıklamazlar.

Birçok cemaatte bu bilgileri açıklayan şeyhin kendisi değil, onun en yakın halkası olmaktadır.) Hadislerde Mehdi’nin kendisinin bile Mehdi olduğunu söylemeyeceği de nakil edilir. Cemaatler bu hadisi liderlerinin Mehdiyetini gizlice, kulaktan kulağa, basının ve diğer kuruluşların önünde belli etmeden yaymalarının daha iyi olduğuna işaret kabul ederler. Mehdiyet bir cemaate büyük bir kuvvet verir. Liderinin; 1400 yıl önce tarif edilen, bazı Peygamberlerle eşit üstünlükte olan, dünyaya hakim olacak kişi olması, liderin müritlerinde çok güçlü bir bağlılık oluşturur. Bu bağlılıkla müritler tüm enerjilerini, tüm paralarını, tüm olanaklarını şeyhin eline teslim ederler. Şeyhin hiçbir lafını tartışmayı bile düşünemezler. 1400 yıl önce hadislerle müjdelenmiş, dünyayı fethedecek Mehdi’ye karşı gelmek kimin haddine düşmüştür? Liderini Mehdi diye yüceltenler, Meh-di’nin talebeleri olma vasfıyla 1400 yıl önceki hadislerde müjdelendikleriyle uyutulurlar. Mehdi’nin halife olacağına dair izahlar, grup liderlerinin uzun vadeli ayaklanma, darbe gibi organizasyonlarla halifeliğe oturtulması gerektiğine dair planları da düşündürür. İslam tarihi kendini Mehdi sanıp ayaklanmalar çıkartmış ve yüzlerce kişinin ölümüne sebep olmuş şizofrenlerin örnekleriyle doludur. (Kubilay vakasında olduğu gibi)

HUMEYNİ’NİN MEHDİLİKTEN GELEN GÜCÜ

Şiilik’te Mehdilik konusu imanın şartlarındandır. Şiilik’teki bu konuya atfedilen önem Sünniliğin de üstündedir. Mehdinin hicri 256’da doğan Hasan Askeri’nin oğlu Muhammed olduğu, ortadan kaybolduğu ve günü gelince meydana çıkıp vazifeyi alacağı inancı Şiiliğin temel inançlarındandır. Şu anda hicri 1400’lü yıllarda oldu-ğumuz düşünülürse Şiiler’in temel inancına göre Mehdi 1100 yıl-dan fazla bir süredir bizle saklambaç oynayan bir kişidir. Geleneksel İslamcılar içinde kalabalık bir kitleyi temsil eden Şiiler’in bu inancı geleneksel kitlelerin aklı nasıl bir kenara bırakıp, Kuran yerine mezheplere, hem de en saçma izahlarına rağmen tabi olabildiklerini göstermektedir. Şii yönetimleri ve İran devrimini tahlil etmek için de Mehdilik konusunun bilinmesi çok önemlidir. Şiiler’e göre Mehdi ortaya çıkıncaya kadar onun vekilleri hüküm sürecektir ve vekillere itaatsizlik, Mehdi’ye itaatsizliktir, Mehdi’ye itaatsizlik ise Allah’a isyandır. Ayetullah Humeyni de Mehdi’nin bir dönemdeki vekili kabul edilmekteydi. Böylece Ayetullah Humeyni halkı kontrol edecek ve yönlendirecek kuvveti Mehdi vekilliğinden alıyordu. Humeyni’ye itaat Şii inancında farzdı. İran devriminde halkın bölünmeden tek kaynaktan büyük bir bağlılıkla idare edilip ayaklanmasının altında da Mehdiyet inancı vardır. Yani yakın tarihte önemli yeri olan Şii- İran devrimini iyi anlamanın yolu da Mehdiyet konusunu iyi analiz etmekten geçmektedir. Şiilik’te, Sunni-lik’teki binlerce Mehdi’ye karşı tek bir saklambaç oynayan Mehdi vardır, fakat bu Mehdi’nin Humeyni gibi vekilleri bile sırf bu vekaletten dolayı ihtilal yapacak gücü ellerinde bulundurmuşlardır.

ÖLÜ DİRİLTEN DECCAL

Deccal ise Mehdi’nin savaşacağı kişidir. Şeyhini Mehdi ilan edenler şeyhine karşı çıkan veya şeyhin yaşadığı devirde karşı fikirlere sahip bir kişiyi Deccal ilan ediverirler. Böylece Mehdiyete hizmeti ibadet sananlar, Deccaliyetin ordu veya fikir sistemiyle savaşı da ibadet sayarlar. Hadislerde bir Mehdi, bir Deccal tarifi varken binlerce kişinin Mehdi ve onlara karşı binlerce kişinin Deccal ilan edilmesi konunun nasıl zıvanadan çıktığını gösterir. Deccal hakkın-daki hadislerde Deccal’in cenneti ve cehennemi olduğu, ölüleri di-rilttiği, alnında kafir yazdığı, kör olduğu, yeryüzünde gelmiş geçmiş en büyük fitne olduğu anlatılır.

Örneğin Türkiye’deki Nurculuğun kurucusu Said Nursi, kendisini Mehdi’nin öncüsü bir Mehdi olarak göstermektedir. Eserlerinde kendine ve yazdığı kitaplara Mehdiyet vazifesinin en önemli safhasını yükleyen Said Nursi, Deccal olaraksa Atatürk’ü gösterir. Kitabında uydurmalarla dolu hadisleri nasıl Atatürk’e uygun bir şekilde yorumladığına şahitlik edebilirsiniz. Hadiste “Deccal’in alnın-da kafir yazar.” denir. Said Nursi bununla şapka giyilmesini anlar. Hadiste uzun bir eşekten bahsedilir, Nursi bununla treni anlar. Deccal’in Cennet ve Cehenneminden ise Cumhuriyet döneminde tertiplenen eğlenceler ile cennet, muhalefetin hapse atılmasıyla, vb. Cehennem anlaşılır. (Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Şualar, 5. Şua) Türkiye’deki en büyük Ehli Sünnet cemaatin lideri böylece Deccal’i bularak kendi Mehdi’liğini iyice tasdik eder. Said Nursi ölünce bölünen Nurcu cemaatlerin başına gelenlerin en önemlileri de bu cemaatlerdeki kimi şahıslarca Mehdi sanılmaktadırlar. Tür-kiye’nin ikinci büyük cemaati Süleymancılık da kurucusu Süleyman Hilmi Tunahan’ı Mehdi kabul eder. Deccal hakkındaki görüşleri ise Nurcular ile aynıdır. Süleyman Hilmi Tunahan’ın mirasçısı da ayrıca Mehdi sanılır. Türkiye’deki en büyük tarikatların kurucuları ve sonraki birçok vekil için de manzara pek farklı değildir. Bu cemaatler değişik Mehdi alternatiflerine karşı Atatürk’ün Deccalli-ğinde neredeyse söz birliği yaparlar. Bunun en önemli sebebi Sun-niliğin en kutsal kurumu olduğuna inandıkları halifeliğin Atatürk tarafından kaldırılmasıdır. Oysa Kuran’da ne halifelik diye bir müessese anlatılır (30. Bölüm’ü okuyunuz), ne şapka giyenin kafir ol-duğu söylenir… Tüm bu Mehdi, Deccal çıkarımları ve bununla ilintili yorumların Kuran ile alakası yoktur.

Kuran’ın Mehdi ve Deccal hakkında ne dediğinin cevabı koca bir hiçtir. Yani Kuran’da tek bir ayette bile geçmeyen bu karakterler yüzünden binlerce Mehdilerin peşine düşülmüş, birçok gele-nekçiliğin düşmanı Deccal diye lanetlenmiştir. Binlerce kişinin kanı dökülmüş, adeta bir İslam mitolojisi oluşturulmaya çalışılmıştır. Her devirde gelecekmiş gibi beklenen Mehdi kişileri tembelliğe itmiş, birçok Mehdi bekleyicisi kendi ürettikleriyle kurtuluşu araya-caklarına, kurtuluşu gelecek Mehdilerden ummuşlardır. Ayrıca mezhepçiler, içinde bulundukları zayıf, hükmedilen,bilimsel olarak geri durumun günahını da kendilerinde arayıp kendilerini düzelteceklerine, uydurma Deccallere suçu yükleyip kurtulmuşlardır.

HZ. İSA’NIN YENİDEN GELİŞİ İDDİASI

Kuran’da yer almamasına rağmen ortaya atılan iddialardan biri de Hz. İsa’nın kıyamette yeniden geleceğidir. Hadislerde Hz. İsa’nın Şam’ın doğusunda beyaz minareye geleceği, Mehdi ile buluşacağı, Deccali öldüreceği anlatılır. 12. bölümde bazı hadis uydurucuları anlatılırken geniş yer verdiğimiz Ebu Hureyre’nin, Buhari ve Müslim gibi gelenekçilerin en güvendikleri iki kaynaktaki bir hadisi şöyledir: “ Allah’a yemin ederim ki İsa’nın adil bir hakem olarak ara-nıza inmesi yakınlaşmıştır. O indiğinde haçları kırıp domuzları öldürür, cizyeyi kaldırıp maymunu öldürür ve İslam’dan başkasını kabul etmez.” Hıristiyanlık’tan ilk devirlerde dinimize geçenlerin yay-dığını sandığımız bu uydurma, Kuran ayetleriyle de uyuşmaz.

Allah şunu demişti: Ey İsa, seni vefat ettireceğim, seni ken-dime yükselteceğim, seni inkar edenlerden ayıracağım…

3- Ali İmran Suresi 55

Hüseyin Atay bu ayete göndermeler yaparak şu açıklamayı yapar: “ Hz. İsa hakkında Kuran-ı Kerim’in verdiği bilgi içinde onun öldü-ğü fakat öldürülmediği bilinmektedir. Bunlara göre Hz. İsa ölmüştür, hayatta değildir ve dünyaya dönmeyecektir. Hadislerle iman esasları sabit olmaz ve Kuran’a ilave yapılamaz. Hıristiyan kültünden ve kültüründen, Hz. Muhammed’in vefatından sonra İslam literatürüne geçen hikayelerden birinde; Hz. İsa’nın ölmediği, göğe çıkarıl-dığı ve kıyamet kopmadan dünyaya Şam’daki minareden ineceği an-latılmaya başlanmıştır. Hıristiyan mitolojisi İslamlaştırılarak Müslü-manlar’ın inançları arasına sokulmuştur. Öyle ki buna inanmayanlar, aklı başında sanılanlar tarafından bile kafirlikle itham edilmektedirler.” (Hüseyin Atay, Kuran’a Göre Araştırmalar, sayfa 53)

Muhammed sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değil-dir. O Allah’ın elçisi ve Peygamberler’in sonuncusudur.

33-Ahzab Suresi 40

Ayetten Peygamberimiz’in son Peygamber olduğunu anlıyoruz. Kuran’da Hz. İsa’nın da Peygamber olduğu geçtiğine göre, Pey-gamberimiz’den sonra Hz. İsa’nın gelişi Kuran’ın bu ayetiyle çelişir.

Selam üzerimedir doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kaldırılacağım gün.

19-Meryem Suresi 33

Meryem suresinde, Hz. İsa’nın ağzından nakledilen yukarıdaki sözlerde, Hz. İsa’nın üç önemli gününden bahsedilir. Görüldüğü gibi bu günler sayılırken Hz. İsa’nın kıyamette dünyaya yeniden ge-leceği şeklinde bir günden bahsedilmez. Eğer böyle bir gün olsaydı, elbette ki bu da yalanlarla dolu hadislere bırakılmadan, şüpheye yer bırakmayacak şekilde Kuran’da belirtilirdi.

Ne yazık ki Kuran’ın belirtmediği ve Kuran ile çelişen Hz. İsa’nın gelişi hikayesi, yüzlerce sahte İsa’nın çıkışına yol açmıştır. Sahte Mehdi enflasyonu gibi, sahte İsa enflasyonu da akıl hastanelerimizin önemli vakalarına baz teşkil etmiştir.

YECUC MECUC

Yecuc Mecuc, Kuran’da bahsedilen bir kavmin ismidir. Mehdiyet, Deccaliyet, Hz. İsa’nın yeniden dünyaya geleceği Kuran’da yer almamasına karşın kıyamet alametleri olarak anlatılırken, Yecuc Mecuc konusunda Kuran’da olmayan, Kuran’a uymayan saçma izahlar, Kuran’da geçen Yecuc Mecuc konusunu detaylandırmak için anlatılmıştır. Yecuc Mecuc, Kuran’da iki surede şu şekilde geçmektedir:

93-İki setin arasına kadar ulaştı, onların önünde hemen hemen hiçbir sözü kavramayan bir kavim buldu.

94-Dediler ki “Ey Zulkarneyn, Yecuc Mecuc bu yerde bozgunculuk yapıyorlar. Onlarla bizim aramızda bir set inşa etmen için sana vergi verelim mi?”

95-Dedi ki “Rabbimin beni içinde tuttuğu imkan ve güç daha üstündür. Siz bana bedensel güçle yardım edin de sizinle onlar arasında sapasağlam bir engel yapayım.”

96-“Bana demir kütleleri getirin. İki ucu eşit düzeye gelince körükleyin.” dedi. Onu ateş haline getirince “Ba-na erimiş bakır getirin dökeyim” dedi.

97-Artık onu ne aşabildiler ne de delebildiler.

98-Dedi ki “ Bu benim Rabbimden bir rahmettir. Rabbi-min vaadi gelince onu yerle bir eder. Ve Rabbimin vaadi haktır.”

18- Kehf Suresi 93-98

96-Yecuc ve Mecuc’un önü açıldığı zaman onlar her tepeden akın ederler.

97-Gerçek olan vaat yaklaşmıştır. İnkar edenlerin gözleri birden donup kalmıştır. “ Vay başımıza! Biz bundan gafil bulunuyorduk. Hayır, biz zalimlerdik.”

21-Enbiya Suresi 96-97

Yecuc Mecuc’un Kuran’da geçtiği ayetleri, bu konuya ilave ya-pılan uydurmalarla ayırt edebilmeniz için yazdık. Bir izaha göre Yecuc Mecuc Hz. Adem’in rüyalanması sonucu toprağa akan spermlerden oluşmuş bir millettir. Yecuc Mecuc’un toprağın altında bir karış boyunda bir millet olduğu, kıyamete yakın yeryüzüne çıkaca-ğı diğer bir açıklamadır. İbni Abbas’ın rivayetine dayanan bu son hadise karşı İbni Ebi Hatem Şueyh’in hadisi ise şöyledir: “ Onlar üç sınıftır. Birinci sınıf büyük ağaç gibidir. İkinci sınıf dört arşın uzunluk ve dört arşın da genişliktedir. Üçüncü sınıf da kulaklarından birini yatak edip ikincisini yorgan yapıyorlar.” Tüm bu birbirleriyle çelişkili nakillerinden daha ilginci ise Yecuc Mecuc’un Türkler olarak tarif edilmesidir. Yecuc Mecuc’u aşağılayan tüm hadislerin ara-sına Yecuc Mecuc’un Türkler olduğu izahının girmesi, Türk düşmanı Arap milliyetçiliğinin hadis uydurmada nasıl etkin olduğunu göstermektedir.

KURAN’DAKİ YECUC MECUC HAKKINDAKİ TAHMİNİMİZ

Yecuc Mecuc’un ne olabileceği hakkındaki tahminimiz şöyledir. Öncelikle şunu belirtelim ki bu tahminimiz sadece yukarıdaki ayetlerden neticeye gitme çabamızın bir sonucudur. Dünyadaki en önemli setsel yapı Çin Seddi’dir ve uzaydan bile görünmektedir.

Enbiya 96’da ise Yecuc Mecuc’un her tepeden akışının belirtilmesiyle kalabalıklığa işaret edilmiştir ki seddin bulunduğu bölgedeki Çin de gerçekten dünyanın en kalabalık ülkesidir. Ayrıca Allah’ın gönderdiği İslamiyet, Hıristiyanlık ve Musevilik gibi hak dinlerinin büyük bir yüzdeyle kabul edilmediği Çin, aynı zamanda ortak koş-manın en yaygın olduğu beldedir. Kehf 93, 94’te Yecuc Mecuc’un bozguncu tavrı geçer, ayrıca Zulkarneyn gibi inançlı bir kişinin on-ların karşı tarafında olması da hak bir dine mensup olmadıklarına işaret eder. Ayrıca Yecuc Mecuc’un Zulkarneyn dönemi gibi eski bir zamanda varolduğunun anlatılması ve kıyamete yakın dünyayı kaplayacaklarına işaret edilmesi, Yecuc ve Mecuc’un halihazırda mevcut bir kavim olduğunu gösterir. Çin ve etrafındaki ortak koşan milletler kadar hiçbir milletin Kuran’da geçen Yecuc ve Mecuc ile ilgili ayetlerle örtüşemeyeceği düşüncesindeyiz. 18 Kehf Suresi 93. ayetten Zulkarneyn’in seti yaptığı bölgeye geldiğinde daha evvel de aynı bölgede setler olduğunu anlıyoruz. Çin Seddi’nde de aynı şekilde ayrı dönemlerde yapılan ayrı setlerin varlığı bilinmektedir. (Eğer tahminimiz doğruysa bu setsel yapıların hangi bölümünün Zulkarneyn tarafından yapılmış olabileceğini araştırmak gerekir.) Ayrıca Çin ile ilgili hazırlanan yeni çalışmalar okunursa gerek nükleer gücü, gerek ekonomik olarak büyüme hızıyla Çin’in yakın bir gelecekte dünyada çok önemli bir rol oynaması beklenmektedir. Tüm bu bulguların eşiğinde set denince dünyada akla gelen tek yapı olan, binlerce yıllık Çin seddinin (ayetlerdeki diğer tanımlarla da örtüştüğü için) kıyamete yakın yıkılacağını ve bu yıkımın kıyametin yaklaştığının bir alameti(işareti) olacağını sanıyoruz. Dünyada Çin Seddi dışında hangi set yıkılırsa ses getirebilir? Çin Seddi haricinde insanların bildiği, kavimlerin korunması için yapılmış hangi set vardır? Üstelik bu set binlerce yıl önce inşa edilmiş olmasıyla ve ha-lihazırda mevcudiyetini devam ettirmesiyle de ayetlere uygun düşüyor. Allah’ın vaadi gelince bir setin yıkılışından bahsedilince; bu se-tin yıkılmasının, Dünyada önemli bir olay olmasını bekliyoruz. Çin Seddi dışında dünyada bilinen önemli bir set yoktur ki yıkılınca önemli bir olay gerçekleşmiş olsun. Her şeyin en doğrusunu Allah bilir. Asıl konumuzdan daha fazla sapmamak için bu konuyu burada kesiyoruz. Dediğimiz gibi kıyamet alametleri ile ilgili bir tahmin yapılacaksa o tahmin sırf Kuran ayetlerine bakılarak yapılmalı ve uydurma hadisler göz önünde tutulmamalıdır.

DABBE

Kuran’da tek bir ayette geçen Dabbe aynı Yecuc ve Mecuc gibi uydurma, mitolojik hadislerle anlatılarak sunulmaya çalışılmış ve her seferinde olduğu gibi ortaya çıkan tablo rezillik olmuştur. Önce Kuran’da geçen dabbe ile ilgili ayeti görelim:

O söz başlarına geldiği zaman onlara yerden bir Dabbe çı-karırız. O da insanların bizim ayetlerimize kesin bir bilgiyle inanmadıklarını söyler.

27- Neml Suresi 82

Bu tek ayete karşın geçen acayip hadislerden biriyse şöyledir: “Dabbe’nin başı öküz başı gibi, gözü domuz gözü gibi, kulağı fil kulağı gibi, boynuzu keçi boynuzu gibi, boynu deve kuşunun boynu gibi, göğsü aslan göğsü gibi, rengi kahverengi gibi, böğrü kedi böğ-rü gibi, kuyruğu koç kuyruğu gibi, ayakları deve ayağı gibidir.” Ay-rıca çok daha garip hadisler vardır ki bunlardan kimine göre Dab-be’nin başı gökte, kuyruğu kutupta, ayakları Arabistan yarımadasın-dadır. Kimine göreyse Dabbe’nin bir elinde Hz. Süleyman’ın mührü, diğer elinde Hz. Musa’nın asası vardır. Diğer tüm konularda gördüğümüz gibi Kuran dışında dîni kaynak arayanların karşılaşa-cakları izahlar bunların benzerleridir.

DABBE’NİN NE OLDUĞUNUN TAHMİNLERİ

Dabbe’nin ne olduğu tahmin edilecekse bu ayete bakılıp tahmin edilecektir. Bu konuda hiçbir tahminimiz yoktur. Fakat tahmini olan bazı kişiler de vardır. Örneğin Reşad Halife’ye göre Dabbe bilgisayar olabilir. Kuran’ın 19 mucizesinin bulunmasına yarayan bilgisayar insanların inançsızlıklarını çürütmektedir. Said Nursi’ye göre Dabbe dişten tırnağa yerleşecek virüs tipi bir canlı olabilir. Bu iki yazarın bu tahminlerini neye dayandırdıklarının ayrıntılarına girmiyoruz. Sadece Dabbe’nin ne olabileceğine dair farklı tahminler yapıldığını göstermek istedik. Belki de Dabbe’yi tahmin edememizin nedeni Dabbe’nin henüz çıkmamış oluşudur. Bu yazıda bizim yapmak istediğimiz de zaten Dabbe’yi tahmin etmek değildir. Mitolojik uydurmalara dönüşen kıyamet alametleri ve özellikle Mehdi, Deccal ve Hz. İsa’nın yeniden gelişi çerçevesindeki iddiaların sonucu tam bir rezalet, tam bir perişanlıktır. Yecuc ve Mecuc ile Dabbe konularıysa sadece ve sadece Kuran çerçevesinde ele alın-malı, gösterdiğimiz saçma hadisler yok sayılmalı, bir tahmin yapıla-caksa da böyle yapılmalıdır. Her şeyin en doğrusunu Allah bilir.

Yazının / Kitabın diğer bölümlerini Kurandaki Din sitesinden okuyabilirsiniz.

 

Sitemizde sık sık bölümlerini yayınladığımız Kuran’daki Din kitabını bu bağlantıyı kullanarak bilgisayarınıza indirebilirsiniz.

Kitabı Pdf formatında indirmek için tıklayın.


Toplam Okunma: 2223 | Bugunku Okunma: 3 | En Son Okunma: 06.01.2009 - 07:26
Şu anda bu yazıyı okuyanlar: 1 (0 Üye, 1 Misafir and 0 Bots)

“Kıyamet alameti uydurmaları: İsa’lar, Mehdi’ler…” için 17 Yorum

  1. muhakeme diyor ki:

    Hz. İsa ölmüştür, geri gelmesi söz konusu değildir….

    Hz. Îsâ’nın ölümü ve kıyâmet kopmadan önce kıyâmetin bir alâmeti olarak tekrar dünyaya geleceği konusu, asırlardır İslâm âlimleri arasında tartışılmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Îsâ’nın kıyâmetin kopmasından önce yeryüzüne ineceğine dâir açık bir beyan bulunmamaktadır. Yahûdîlik’te Mesîh’le ilgili rivâyetler son derece müphem olup yoruma müsaittir.[1]

    Hıristiyanlık’ta ise, havârilerin gözleri önünde semaya urûc eden ve babasının sağ tarafına yerleşen, dünyanın sonuna doğru ikinci defa gelecek olan bir “Mesîh” inancı söz konusudur.[2] İncillerde onun çeşitli alâmetleri ile geleceği anlatılmaktadır. Hz. Îsâ gelmeden önce, milletlerarası çeşitli çatışmaların yaşanacağı, kıtlık ve depremlerin olacağı, pek çok kimsenin “Mesîh” iddiasıyla ortaya çıkacağı, güneşin kararıp ayın ışık vermeyeceği ve yıldızların düşeceğinden bahsedilmektedir.[3] Daha sonra Îsâ’nın gelip izzet tahtına oturacağı, “deccâl”in hâkimiyetine son vereceği, iyileri mükafatlandırıp kötüleri cezalandıracağı, anlatılmaktadır.[4] Fakat bu gelişin vaktini sadece Tanrı bilmektedir.[5] Kur’an-ı Kerim’deki bazı âyetleri[6] yorumlayanlar Hz. Îsâ’nın öldürülmediği ve göğe yükseltildiği kanaatine ulaşırken, aynı âyetleri tefsir eden diğer İslâm âlimleri ise, böyle bir sonuca ulaşmanın mümkün olmadığını ifâde etmektedirler. İslâm bilginlerinin bu şekilde farklı yorumlarda bulunmalarına neden olan husus ise, rivâyetlere olan yaklaşımlarından kaynaklanmaktadır. Zîra, muhtelif rivâyetlerde, Hz. Îsâ’nın “kıyâmet alâmeti” olarak yeryüzüne ineceğine dâir bilgiler yer almaktadır.

    Bu rivâyetlere dayanılarak “nüzûl-i Îsâ” konusu erken dönemlerden itibâren bir tartışma konusu olmuş, günümüzde de henüz ortak bir kanaate ulaşılamamıştır. Nitekim, onun rûhu ve bedeni ile ilâhî huzura yükseltildiğini, kıyâmetin vukûundan önce tekrar dünyaya döneceğini, son peygamber’in getirdiği vahye tabi olacağını, “deccâl”i öldürüp, yeryüzünde adâleti sağlayacağını ve ruhunun ise bunları yaptıktan sonra kabzedileceğini savunanlar vardır.[7] Aksi kanaatte olanlar ise, onun dünyada iken eceli ile öldüğüne, ruhen Allah’ın katına yükseltildiğine, kıyâmet öncesi gelmesinin söz konusu olmadığına, bu konuda Hz. Peygamber’e atfedilen rivâyetlerin mütevâtir derecesinde olmayıp âhad olduklarına ve âhad haberlerin âyetlere aykırı bilgi ihtivâ etmesi halinde hadis olma niteliklerini kaybedeceklerine, bu tür rivâyetlerin Ehl-i kitap kanalı ile İslâm’a intikal ettiğine,[8] böyle bir inancın İslâm’ın genel ilkelerine[9] ve Allah’ın koyduğu tabiat kanunlarına[10] aykırı olduğuna inanmaktadırlar.[11]

    Bir diğer görüş ise, âyetlerin anlamlarının açık olmaması ve “nüzûl-i Îsâ” konusunda pek çok rivâyetin bulunması nedeniyle, bu konunun reddedilemeyeceğini, onun ruh ve bedenen ilâhî huzûra yükseltilmediğini, tabii ölümle ruhunun kabzedildiğini, ancak bu rivâyetlerin uygun şekilde te’vil edilmesi gerektiğini, ileriki asırlarda Hz. Îsâ’nın mânevî şahsiyetinin ortaya çıkacağını ve insanlığa getirdiği sevgi, barış ve şefkat gibi değerlerin onun mensupları tarafından uygulanacağını belirtmektedirler.[12] Son iki görüşü temsil edenlerin Hz. Îsâ’nın normal bir ölümle öldüğü, “ruh maa’l-cesed” ilâhî huzura yükseltilmediği ve dolayısıyla da kıyâmetten önce dünyaya bir insan olarak inmesinin mümkün olmadığı hususlarında birleştikleri görülmektedir. Bu iki görüş arasındaki farklılık ise, Hz. Peygamber’e nispet edilen hadislerin değerlendirilmesi noktasında ortaya çıkmaktadır. Zaten son görüş taraftarlarının yorum denemeleri ise, sınırlı bir seviyede kalmakta ve rivâyetlerin tamamını kapsamamaktadır.

    Kanaatimizce, “nüzûl-i Îsâ” inancını bu konudaki rivâyetlere dayanarak savunmak mümkün görünmemektedir. Zîra, bu rivâyetlerin yer aldığı bir takım kaynaklar tamamen güvenilir olmadığı gibi, isnâdların tamamı da sağlam değildir. Metin tenkîdi yapıldığında ise, pek çok çelişkilerin olduğu görülmektedir. Dolayısıyla, “nüzul-i Îsâ” konusunu bir inanç esası olarak kabul etmek ve öyle göstermeye çalışmak doğru değildir.[13] Çünkü, Kur’an-ı Kerim’deki açık bilgilerle[14] de çelişen bu tür rivâyetlere dayanarak bir inanç oluşturmak zordur. Tedvin döneminde Hıristiyan kültürüyle karşılaşmanın bir sonucu olarak “nüzul-i Îsâ” inancının İslâm akâidine girmiş olmasının kuvvetle muhtemel olduğu ifâde edilmektedir. Zîra, Hz. Îsâ’nın insanların aslî günahlarını affettirmek için kendini fedâ ettiği ve Tanrının hükümranlığını kurmak üzere tekrar dünyaya döneceği inancının Hıristiyanlara ait bir akîde olduğu bilinmektedir.[15]

    Hz. Îsâ’nın nüzûlünü savunanların dayanaklarından biri olan “bu konuda Sahâbe, tâbiin, fıkıh, hadis, tefsir ve kelam ulemâsının hem fikir oldukları ve bir icmâ bulunduğu” iddiası ise iknâ edici görünmemektedir. Zîra böyle bir mücerret icmâ iddiasıyla, problemler ve bunların yol açtığı şüpheler ortadan kaldırılamamaktadır. Bir inanç ve düşüncenin yüzyıllarca benimsenmiş olması, onun doğruluğunu göstermeye yetmemektedir.[16] Dolayısıyla icmâın dayanağını oluşturan ümmetin hata üzere birleşmeyeceği düşüncesini yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.[17] Hz. Îsâ’yı Allah’ın –isterse- göğe çıkartıp tekrar indirebileceğini kabul etmekle iş bitmemektedir. Bunun vukû bulacağına dâir, elde kesin bir bilginin de bulunması gerekmektedir. Konu ile ilgili incelenen rivâyetlerin bu kesin bilgiyi vermesinin mümkün olmadığı ise görülmektedir. Kur’an-ı Kerim’de de bu konu hakkında kesin herhangi bir delil bulunmamaktadır. Bu konuda Hz. Peygamber’den gelen sahih haberler elbette kabul edilecektir. Ama gelmemişse hiçbir açıklamanın dikkate alınmaması gerekmektedir.[18]

    selam ve dua ile…..
    —————————————————————————–

    [1] Mika, 5/2, s. 878; Zekarya, 9/9-10; s. 896; Malaki, 4/5-6, s. 902; Tensiye, 18/15-19, s. 195.

    [2] Matta, 28/20, s. 34; Markos, 16/6-20, s. 54-55; Luka, 24/44-53, s. 91; Yuhanna, 20/1-31, s. 116-117; I. Korintoslulara, 15/3-28, s. 180-181; İbrânîlere, 13/20-21, s. 237-238.

    [3] Matta, 24/4-44, s. 27-28; Markos, 13/24-31, s. 51; Luka, 17/23-24, s. 80, 21/25-31, s. 85.

    [4] Matta, 25/31, s. 29.

    [5] Markos, 13/32-33, s. 51; Rasûllerin İşleri, 1/7, s. 119.

    [6] Âl-i İmrân, 3/54-55; “İnanmayanlar Îsâ’ya tuzak kurdular; ama Allah onların tuzaklarını boşa çıkardı: çünkü Allah, tuzak kuranların tümünün üstündedir. O zaman Allah: “Ey Îsâ!” demişti, “Seni öldüreceğim ve katıma yücelteceğim ve seni hakîkati inkara şartlanmış olanlar(ın arasın)dan çekip arındıracağım; sana tabi olanları, kıyâmet günü, hakîkati inkara şartlanmış olanların (kat kat) üstüne çıkaracağım. Sonunda hepiniz bana döneceksiniz ve aranızda antlaşmazlığa düştüğünüz her konuda ben hüküm vereceğim.”

    Burada “teveffî” kelimesi “öldürmek” mânâsına geldiğinden, Hz. Îsâ’nın ruhunun kabzedildiği anlaşılmaktadır. “Ref” kavramı ise, cansız varlıklarla ilgili kullanıldığında maddî, insanlar hakkında zikredilince mânevî yükseltmeyi ifâde etmektedir. Nitekim Râzî’ye göre; (ارفعوا هذا الامر الى القاضى) “şu işi kâdıya yükseltin” derken bu kavram, “onun bilgisine sunun, onun makamına arz edin” mânâlarına gelmekte ve kâdının temsil ettiği makam yüceltilmektedir. (و رافعك الى) “seni bana yükselteceğim” derken de “seni ben onurlandıracağım. Sana yaptığın iyi amellerin karşılığını mutlaka göstereceğim” anlamına gelmektedir. Bkz. (RÂZÎ, VIII, 61). Buradan da anlaşılacağı üzere (رفع) kelimesi peygamberlerle alakalı kullanıldığında onların bedenlerinin değil, mertebelerinin veya ruhlarının yükseltilmesi ve onurlandırılması söz konusudur. Bir başka ifadeyle ref etme fiili, ne zaman Allah Teala’ya atfedilmişse, “onurlandırma” yahut “yüceltme” anlamlarına gelmektedir. Diğer taraftan âyette geçen (مطهرك) “seni temiz kılacağım” ifadesi “seni ayıracığım, seni onların arasıdan çıkartacağım, arındıracağım” mânâsına gelmektedir. Yani ref kelimesinde “onurlandırma” anlamı olduğu gibi, (طهر) kelimesinde de “yüceltme” anlamı söz konusudur. Dolayısıyla âyette bütün bu kavramların kullanılması, Hz. Îsâ’nın Allah katındaki derecesinin üstünlüğüne ve yüksekliğine delâlet etmektedir. Bkz. (RÂZÎ, VIII, 61). Özetle belirtmek gerekirse, Râzî’nin ifadesiyle; “ref”ten maksat mekan ve cihet değil, “mânevî derece yüksekliği”dir. Bkz. (RÂZÎ, VIII, 62).

    (رفع) kelimesini geçtiği diğer âyetlerle ilgili olarak bkz. (Bakara, 2/253; Meryem, 19/57; Gâfir, 40/15; Şerh, 94/4). (رفع) kelimesini geçtiği bu âyetlerde de “yüceltme” anlamının verilmesi daha isabetli olmaktadır. Konu ile ilgili bir diğer âyet-i kerime ise, Nisâ, 4/157-158. âyetleridir. “Ve “Bakın, biz, Allah’ın elçisi (olduğunu iddia eden) Meryem’in oğlu Îsâ Mesîh’i öldürdük!” diye böbürlendikleri için (onları cezalandırdık). Aslında onu ne öldürdüler ne de çarmıha gerdiler, sadece onlara öyle (olmuş gibi) göründü; ve o konuda farklı görüşler taşıyanlar da gerçekten şaşkındılar, onunla ilgili (gerçek) bir bilgileri yoktu ve sadece bir zanna uymuşlardı. Kesin olan şu ki onu öldürmediler: Hayır, Allah onu kendi katına yüceltti. Allah gerçekten kudret ve hikmet sahibidir.” Burada da “ref” kelimesi “maddî olan bir yükseltmeye” değil, mânevî olan “yüceltme”ye işaret etmektedir.

    [7] MÜCÂHİD, Ebu’l-Haccac el-Mekkî (104/722), Tefsîru’l-İmam Mücâhid b. Cebr, thk. Muhammed Abdüsselam, Dâru’l-Fikri’l-İslâmî, Baskı yeri yok, 1989, s. 296; İBN KUTEYBE, Tevil, s. 176; TABERÎ, Ebû Câfer, Tefsîru’t-Taberî min Kitâbihi Câmii’l-Beyân an Te’vili’l-Kur’an, thk. Beşşar Avvâd-Asım Fâris el-Huristânî, (I-VII), Beyrut, 1994, II, 265, III, 209-210; ZEMAHŞERİ, Keşşâf, thk. Mustafa Hüseyin Ahmed, (I-IV), Kâhire, 1953, I, 281, 455-456; KURTUBÎ, el-Câmi, IV, 99-101, VI, 10; İBN KESİR, Muhtasar Tefsiri, I, 458-463, II, 521-522; NİSÂBÛRÎ, Ebu’l-Hasan Ali b. Ahmed el-Vâhidî (873/1468), el-Vecîz fi Tefsîri’l-Kitâbi’l-Azîz, (I-II), Dâru’l-Kalem, Dımeşk, 1995, I, 343; HARPÛTÎ, Abdullatif, Tenkîhu’l-Kelam fî Âkaid-i Ehli’l-İslâm, (Kelâmî Perspektiften İslâm İnanç Esasları) haz. İbrâhim Özdemir-Fikret Karaman, TDV. Elazığ Şb. Yay. Elazığ, 2000, s. 290-291; KÂSİMÎ, Muhammed Cemâluddin, Mehâsinu’t-Te’vil, (I-XVII), thk. M. F. Abdulbâkî, Dâru’l-Fikr, Beyrut, 1978, IV,108, V, 550, 609, VI, 439; YAZIR, II, 1117, III, 1519, VI, 4281; HERRÂS, Muhammed Halil, Hz. Îsâ’nın Yeryüzüne İnişi ve Deccâle Karşı Savaşı, trc. Osman Cilacı, Isp., 2002, s. 73; YAZIR, V, 3374; AHMED NAİM, XII, 311; BİLMEN, Ö. N., İlm-i Kelam, s. 327; KILAVUZ, M. S., Anahatlarıyla İslâm Akâidi ve Kelam’a Giriş, Ensar Neşriyat, İst., 1987, s. 211; EBÛ UBEYDE Mâhir b. Sâlih b. Muhammed, er-Risale fi’l-Fiten, s. 139-146; EBÛ ŞEHBE, Sünnet Müdafaası, I, 331; YILDIRIM, Suat, Mevcut Kaynaklara Göre Hıristiyanlık, DİB. Yay. Ank., 1988, s. 21; DÖNDÜREN, H., I, 111, Âl-i İmrân, 3/55, 53 no’lu dipnot; HARMAN, Ö. Faruk, “Îsâ”, DİA, XXII, 470, İst., 2000; YENİÇERİ, C., Uzay Âyetleri, s. 464-465.

    [8] GOLDZİHER, Ignaz, el-Akîde ve’ş-Şerîa fi’l-İslâm, trc. Abdülaziz Abdulhakk-Muhammed Yûsuf Mûsâ, Dâru’r-Raîdi’l-Arabî, Beyrut, ts., s. 194; FAZLUR RAHMÂN, İslâm, trc. Mehmet Aydın, İst., 1981, s. 309; ATAY, Hüseyin, Kur’an’a Göre Araştırmalar, Ank., 1993, s. 49-50; FIĞLALI, E. Rûhî, Çağımızda İtikâdî İslâm Mezhepleri, Selçuk Yay. Ank., 1986, s. 251; YAVUZ, Y. Ş., “Kıyâmet Alâmetleri”, DİA, XXV, 524, İst., 2002; PAÇACI, Mehmet, Kutsal Kitaplarda Ölüm Ötesi, Ank. Okulu Yay. Ank., 2001, s. 215-216, Paçacı, bu konuda şunları söylemektedir: “Eski Ahit’in apokaliptik anlayış doğrultusunda ele alınması, çok farklı sonuçlar doğurmuştur. Dünya ve âhiret kesin bir çizgi ile birbirinden ayrılmıştır. Dünya şeytana ve kötülüğe terkedilmiş, gelecek hayat ise Allah’ın hükmedeceği yegâne boyut olarak görülmüştür. Muhatabta bu yüzden dünya hayatı hakkında derin bir pesimizm duygusu oluşmuştur. Bütün beklentiler gelecek hayata aktarıldığı için, burada dünyanın sonunu beklemekten başka yapılacak bir şey kalmamıştır. Kıyâmetin vakti üzerinde yapılan spekülasyonlar, âhiret fikrinin bütün dinamizmini yok etmiştir. Son an, burada artık Allah’a ait bir bilgi değil, apokaliptik yazarların bir takım alâmetlerle ve hesaplamalarla bilebilecekleri bir bilgi olmuştur. Bu pasif ve pesimist âhiret anlayışı bir takım kurtarıcı figürler de oluşturmuştur. Mesîh ve insanoğlu kavramlarına, asıllarında bulunmadığı halde eskatolojik kurtarıcı anlamı hamledilmiştir. Bunlar ya da bu isimleri taşıyan kişi, âhir zamanda gelerek mü’minleri kurtaracak ve Allah’ın hükümranlığını kuracaktır….” “…Hz. İsâ’ya isnâd edilen eskatolojik kurtarıcılık görevi, Hıristyanlık’ın temel konusu olmuştur. Heilsgeschicte teorisi ile de bu anlayış bütün Kitab-ı Mukaddes’i içine alan bir yorumla ortaya çıkmıştır. Mesîh’in kurtarıcılık görevi, bütün Kitab-ı Mukaddes târihi boyunca görülen Allah’ın kurtarıcı aktivitesinin bir tamamlanışı olarak yorumlanmıştır. Târihin merkezinde ise, Mesîh’in gelişi olayı vardır. Bu anlayışla Yeni Ahit’in Mesîh merkezli yorumu sürdürülmektedir.” Paçacı, Hz. Îsâ’nın dünyaya ineceği beklentisinin fikri arka planını bu şekilde açıklamaktadır. Fazlur Rahmân da böyle bir bekleyişin sakıncalarını şöyle açıklamaktadır: “Mesîh” inancının sıkı sıkıya benimsenmesinin, insandaki ahlâkî güçleri ve beşerî teşebbüsü yok edeceği, tahlîle ihtiyaç duyurmayacak ölçüde açıktır.” Bkz. FAZLUR RAHMÂN, İslâm, Ank., 1973, s. 342.

    [9] ŞELTÛT, Mahmud, “Hz. Îsâ’nın Göğe Yükseltilmesi ve Tekrar Dönüşü”, Çev. Mustafa Baş, Dînî Araştırmalar, C. 7, S. 21, (Ocak-Nisan), Ank., 2005, s. 306; ŞELTÛT, M. el-İslâm, s. 61-62; GÖRMEZ, Mehmet, Mûsâ CÂRULLAH Bigiyef, TDV. Yay., Ank., 1994, s. 85-88; ATAY, Hüseyin, Ehl-i Sünnet ve Şia, Ank., 1983, s. 125; FIĞLALI, E. Rûhî, Kadıyânîlik, DEÜ., Yay., İzmir, 1986, s. 12; KARDÂVÎ, Yûsuf, Sünneti Anlamada Yöntem, s. 110. Nüzûl-i Îsâ’nın bir îmân ve inanç esası olamayacağı ile ilgili olarak Bilmen şunu ifâde etmektedir: “İtikâdiyyât haber-i vâhidin mahalli olamaz. Çünkü itikadî meseleler, yakîniyyâta istinad eder. Haber-i ahad ise zannîdir. Binaenaleyh îtikâdî hususlar, haber-i ahad ile sabit olamaz(lar).” Bkz. BİLMEN, Ömer Nasûhî, Hukukı İslâmiyye ve Istılâhâtı Fıkhıyye Kâmusu, (I-VIII), Bilmen Yay., İst., 1985, I, 155. Koçkuzu da: “Akâitte haber-i vahitlerin delil olarak kullanılamayacağına dâir kanaat, en fazla taraftar toplamış olan görüştür.” “Şuyûun ve şöhretin, inanç konusunda ölçü alınması, her zaman doğru netice verecek güçte bir prensip (ölçü) değildir” demektedir. Bkz. KOÇKUZU, Ali Osman, Rivâyet İlimlerinde Haber-i Vâhitlerin Îtikat ve Teşrî Yönlerinden Değeri, DİB., Yay., Ank., 1988, s. 151.

    [10] ÇELEBİ, İ., Uzak ve Yakın Gelecek, s. 100; ÇELEBİ, İlyas, İslâm’da İnanç Esasları, s. 287.

    [11] EBÛ REYYE, Mahmud, Edvâ ale’s-Sünneti’l-Muhammediyye, s. 191-194; SÜLEYMAN NAZİF, “Hz. Îsâ’ya Açık Mektup II”, Haz. O., Cilacı, Oku Mecmuası, Sayı, 151, (Kasım-Aralık) Konya, 1974, s. 164-166; ATEŞ, Süleyman, Çağdaş Tefsîr, II, 402; ATEŞ, S., Kur’an Ansiklopedisi, X, 205, XXV, 534; AKDEMİR, Salih, Hıristiyan Kaynaklara ve Kur’an-ı Kerim’e Göre Hz. Îsâ, Yayımlanmamış Doktora Tezi, AÜ., SBE., Ank., 1992, s. 246; FIĞLALI, Ethem Rûhi, “Mesîh ve Mehdî İnancı Üzerine”, AÜİFD. XXV, 197; SARITOPRAK, Zeki, “Deccâl”, DİA, IX, 71; ÜNAL, Mehmet, “Tefsir Kaynaklarına Göre Hz. Îsâ’nın Ölümü, Ref’i ve Nüzûlü Meselesi”, İslâmiyât, C. 3, S. 4, Ank., 2000, s. 133-146; FATİŞ, Emrullah, Kur’an’da Hz. Îsâ ve Değerlendirilmesi, Yayımlanmamış Doktora Tezi, EÜ. SBE. Kayseri, 1999, s. 194, 222, 277, 286; GÜZEL, Mahmud, Kur’an’a ve İncillere Göre Hz. Îsa’nın Ref’i, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, EÜ. SBE. Kayseri, 2000, s. 151, 168, 169; TÜRCAN, Galip, Kur’an’da Âhiret İnancı, Yayımlanmamış Doktora Tezi, SDÜ., SBE., Isp., 2002, s. 161.

    [12] REŞİD RIZÂ, Menar, III, 316-317. Rızâ, hadislerin mânâ ile nakledilmeleri ve nakleden kişinin, Rasûlullah’ın kastettiğini değil, anladığını nakletmesi sebebiyle nüzûl-i Îsâ’yı, “İnsanların İslâm şerîatının ruhuna sarılmaları” şeklinde yorumlamakta ve “İslâm dînînin mensupları, şâyet lafızların zâhiri mânâları üzerinde donup kalırlarsa, şerîatın ruhunu ve hikmetini ortadan kaldırmış olurlar” demektedir. Ayrıca bkz. S. Ateş’de: “Hz. Îsâ’nın gökten cesedi ile inmeyeceğini, Îsâ dînînin mensuplarının son zamanlarda İslâm’ın hükümlerini benimseyip onunla amel edeceklerine veya İslâm’ın özüne mensup olabileceklerine işaret olabilir” demektedir. Bkz. Çağdaş Tefsir, II, 406, Kur’an Ansiklopedisi, XXV, 535. Çelik ise, bu konularda yapılan yorumların açıklayıcı bilgiler vereceği ancak; “kastedilen mânâ budur” denilemeyeceğini belirtmektedir. Bkz. ÇELİK, A., Fitne, s. 59. Kardavî’de “nüz’ul-ü Îsâ” ile ilgili hadislerin “barış ve güvenliğin egemen olacağı bir asrı simgelediği” şeklindeki te’villeri şiddetle reddetmekte ve kabul edilemez görmektedir. O, bu hadislerin tevâtür derecesine ulaştığını iddia ederek, bu tevilin sahih hadislerle çeliştiğini söylemektedir. Ayrıca bu tür bir tevilin, “İslâm’ın kılıç dînî, Hıristiyanlığın ise yegâne barış dînî” olduğunu söyleyen misyonerlerin propagandasına güç katacağını belirtmektedir. Bkz. KARDAVÎ, Sünneti Anlamada Yöntem, s. 247. Sarıtoprak ise, sıhhatları sabit olan hadisleri zâhir dışı mânâlarla tevil etmeyi doğru bulmamaktadır. O: “hadisleri reddetmek ne kadar tutarsız ise, zâhiri mânâlarında kabul edip, hurafevârî anlamlar vermek de o kadar delilden yoksundur” demektedir. Bkz. SARITOPRAK, Zeki, İslâm İnancı Açısından Nüzûl-i Îsâ Meselesi, Çağlayan Yay., İzmir, 1997, s. 293. Seyyid Kutub ise: “Meselenin müteşâbihattan olup, tevilini Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceğini” ifâde etmektedir. Bkz. KUTUB, Seyyid, Fî Zılâli’l-Kur’an, (I-XXX), Basım yeri yok, 1967, VI, 20.

    [13] KIRBAŞOĞLU, M. H., “Hz. İsa’yı Gökten İndiren Hadislerin Tenkîdi”, İslâmiyât, C. 3, S. 4., Ank., 2000, s.167.

    [14] Enbiyâ, 21/7-8; “Biz senden önce de (ey Muhammed,) kendilerine vahiy indirilen (ölümlü) adamlardan başkasını (elçi olarak) göndermedik; bunun içindir ki, (o inkarcılara de ki:) ‘Eğer kendiniz bilmiyorsanız, önceki kitapları okuyup izleyen kimselere sorun’. (Göreceksiniz ki,) Biz o’nları yiyip içmeye ihtiyaç duymayan bir yapıda yaratmamıştık: o’nlar ölümsüz de değillerdi.” Ayrıca şu âyetlerde de iknâ edici bilgiler mevcuttur. Bkz. Enbiyâ, 21/ 34-35; “(Ey Peygamber! Sana inanmayanlara hatırlat ki, ) Biz senden önce de hiçbir insana ölümsüzlük vermedik; ve imdi, sen ölürsen bunlar kendilerinin sonsuza kadar yaşayacaklarını mı sanıyorlar? Her can ölümü tadacaktır; ne var ki, (hayatın ) iyi ve kötü (tezâhürleriyle) karşı karşıya getirerek sınıyoruz sizi; ve sonunda hepiniz bize döneceksiniz”; Vâkıa, 56/60-61; “Aranızda ölümü takdir eden biziz. Ve biz, önüne geçilebileceklerden değiliz. (bizi hiçbir şey alıkoyamaz). Böylece, sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir âlemde tekrar var edelim diye (ölümü takdir ettik).” Ayrıca bkz. Âl-i İmrân, 3/145, 185; Nisa, 4/78; Hicr, 15/13; Ankebût, 29/57; Secde, 32/11; Ahzâb, 33/16; Zümer, 39/30; Gâfir, 40/68; Kâf, 50/43; Cum’a, 62/8; Mülk, 67/2.

    [15] ÇELEBİ, İlyas, “Îsâ”, DİA, XXII, 473, İst., 2000.

    [16] Krş. Bakara, 2/170; Mâide, 5/104; A’râf, 7/70; Yûnus, 10/78; Hûd, 11/62, 87, 109; İbrâhim, 14/10; Nahl, 16/35; Şuarâ, 26/74; Lokmân, 31/21; Zuhruf, 43/22-23.

    [17] KIRBAŞOĞLU, s. 168.

    [18] RÂZÎ, XXIV, 218.

  2. muhakeme diyor ki:

    Deccâl kıyametin bir alameti değildir.

    (دجال) “Deccâl”; sözlükte “bir şeyi örtmek, yaldızlamak, boyamak, kandırmak, karıştırmak, yalan söylemek, aldatmak” anlamındaki (دجل) “de ce le” kökünden türeyen bir kelimedir. “Hakkı batılla karıştıran, sözü süsleyip batılı hak gösteren, çok aldatan, çok yalancı kimse” demektir.[1] Klasik kaynaklarda ise, “âhir zamanda ortaya çıkıp göstereceği hârikulade olaylar sayesinde bazı insanları dalâlete sürükleyeceğine inanılan kişi” şeklinde tarif edilmektedir.

    “Deccâl” kelimesi Kur’an-ı Kerim’de geçmemektedir. Kitâb-ı Mukaddes’te ise, âhir zamanda gelecek olan, “küçük boynuz, canavar” gibi sembollerle tasvir edilen, Allah’ın mâbedini tahrip eden ve O’na karşı gelen güçlü bir varlık olarak tanıtılmaktadır.[2] Yahûdîler “deccâl”i, kendilerini kurtaracağına inandıkları “Mesîh”in muhalifi olarak görmektedirler. Onlara göre “deccâl”, “Mesîh”in semavî ve ebedi krallığına karşın, geçici dünyevi şeytanî gücü ve şeytanın krallığını temsil etmektedir ve Dâvud’un neslinden gelecek bir “Mesîh” tarafından öldürülecektir.[3] Hıristiyanlık’ta ise, “âhir zamanda zuhûr edecek düşman”,[4] “fesat adamı, helak oğlu”[5] şeklinde tanıtılmakta olup, kıyâmetin bir alâmeti olduğuna inanılmaktadır.

    Yahudî ve Hıristiyan tarihlerinin incelenmesi sonucu, “deccâl” inancının yayılmasına eski efsânelerin mevcut siyasî durumlara göre yorumlanmasının yol açtığı, Yahudî ve Hıristiyanlara zulmedenlere zamanla efsânevî bir hüviyet kazandırıldığı ve böylece menkıbeler oluşturulduğu anlaşılmaktadır.[6] “Deccâl” konusu ile ilgilenen müsteşriklerin bazıları, İslâm’daki “deccâl” telakkîsini tamamen Ehl-i kitâb’a dayandırmışlarsa da, bu iddiaların isabetli olmadığı, benzerlikler bulunduğu, ancak bunun da mutlaka birinin diğerinden aldığı anlamına gelmeyeceği ifâde edilmektedir.[7] Fakat buna rağmen ciddî bir etkilenmenin olduğu da gözlerden kaçmamaktadır.

    Zîra, Kur’an’ın “karanlık” olarak nitelendirdiği cahiliyye aklının “mâkul” olana değil, “mahsus” olana, akleden kalbe değil, efsâneye dayandığının en güzel delilinin cahiliyye edebiyatı olduğu ve sözlü olan bu edebiyatın kâhinler, arraflar, şairler ve kıssacılar tarafından temsil edildiği bilinmektedir. Toplumun ortak hafızasını temsil eden bu zümrelerin sözlerini “anlam öncelikli” değil, “etki öncelikli” kullandıkları ise mâlumdur. O dönemde gerek manzum, gerekse mensur olsun tüm ürünlerin, bilgi taşımaktan ziyâde dinleyenler üzerinde etki uyandırmak maksadıyla “icrâ” edildiği[8] ve akıldan ziyâde duyguların ön plana çıkartıldığı görülmektedir. Duygulara hitap edilirken insanlara daha kolay tesir edebilmek ve onları etki altına alabilmek maksadıyla, efsânelerin kullanıldığı ve sembollere de yoğun bir şekilde baş vurulduğu ortadadır. Çünkü mitolojik düşünce, temelde sembolleştirici bir düşüncedir. Çoğu zaman bu mitolojik düşüncede olaylar gizemli, çözülmeye muhtaç bir biçimde kılık değiştirerek ve mantık ötesi bir özellik taşıyarak anlatılmaktadır.[9] İnsanın ruhunun tâ derinliklerinden fışkırarak gelen oluşumlar, korkular, hayaller ve tasavvurlar, sembolik bir dille diğer insanlara ulaştırılmaktadır.[10] Bu nedenle sembolik anlatım, dinleyenin zihninde hayallerle canlanarak daha net bir şekilde belirmekte ve akılda daha kalıcı olmaktadır.

    Bununla beraber, düşüncelerin anlatımı esnasında tesiri artırmak maksadıyla mecaz ve teşbihte aşırıya gidilmesinin yanlış inanç ve tasavvurların doğmasına yol açtığı gerçeği de göz ardı edilmemelidir. Nitekim, Budizm ve Hinduizm’de sembolleştirme ve teşbihte aşırıya kaçılmasının doğal bir sonucu olarak adeta yitmiş olsa da, içten içe bir öz halinde tevhîd düşüncesinin yattığı, antropomorfik unsurların ayıklanmasıyla tevhîd pırıltılarının daha iyi müşahede edilebileceği ifâde edilmektedir.[11]

    Görüleceği üzere, insanların algılamalarını kolaylaştırmak maksadıyla sembollerle anlatılan bazı hakikatlerin zaman içerisinde yanlış anlaşılıp aktarılması, verilmek istenen esas mesajın tam kavranamayıp unutulması veya değiştirilmesi mümkün olabilmektedir. Teferruatla uğraşıldığında bütün göz ardı edilmekte ve parçacı yaklaşımlar esas yörüngeden sapmaya neden olabilmektedir. Dolayısıyla, tekrar doğru rotaya dönebilmek için sapmanın olduğu yere varılması ve hataların bulunup düzeltilmesi gerekmektedir. Bu arada istikametten ayrılmamak için ise, Kur’an-ı Kerim’in ve Sünnet’in ortaya koyduğu ölçülere göre hareket edilmesi icap etmektedir. Temel esaslar yanlış algılanıp aktarıldığında tevhîd inancında bile, asıldan uzaklaşıp ârizî olanın etkisine girilmesi söz konusu olduğuna göre, “deccâl” hususunda da Yahûdî ve Hıristiyan kültürlerinden bir etkileşimin olması mümkündür.

    Bu bakımdan, “deccâl” ile ilgili anlayışların arkasında yatan nedenler iyice araştırılmadan, yabancı unsurların etkileri doğru tespit edilmeden, sağlam bir muhakemeyle problemler çözüme kavuşturulmadan, sağlıklı bir din anlayışına ve istenilen hedeflere ulaşmanın mümkün olamayacağı açıktır. Bu itibarla, kaynaklarda sembolik bir dille anlatılan “deccâl” ile ilgili rivâyetlere bu açılardan bakılmasının önemi bir kez daha ortaya çıkmış olmaktadır. Bir başka ifâdeyle, sembolik olarak anlatılan bir hususun müşahhas hale getirilmesi ve buradan yanlış tevillere sapılması doğru neticeler doğurmamaktadır. Bu sebeple gerçeklerden uzaklaşılmaması için kastedilen anlamın ne olduğunun büyük bir dikkat ve özenle tespit edilmesi gerekmektedir.

    Hadis mecmûalarındaki bazı rivâyetlerde “deccâl”in âhir zamanda geleceği, yeryüzünde kırk gün kalacağı, ilahlık iddiasında bulunacağı, sonunda Hz. Îsâ tarafından öldürüleceği;[12] gözünün birinin kör olup ve alnında “kâfir” yazılı olacağı;[13] Yahûdî asıllı İbn Sayyâd’ın da “deccâl” olabileceği;[14] Temim ed-Dârî’nin ıssız bir adada “Cessâse” adındaki bir hayvanın yardımıyla “deccâl” ile görüştüğü;[15] “deccâl”in İstanbul’un fethinden sonra ortaya çıkacağı;[16] “deccâl”in şerrinden emin olmak için Kehf sûresinin ilk âyetlerinin okunmasının tavsiye edildiği;[17] otuz civarında “deccâl”in ortaya çıkacağı[18] gibi farklı “deccâl” portrelerinin çizildiği görülmektedir. Bu rivâyetler arasında çelişki olmadığını iddia edip savunmaya çalışan İslâm âlimleri olduğu gibi,[19] çelişkiler bulunduğunu söyleyenler de mevcuttur.[20] Diğer taraftan orta yolu takip ederek isnâd açısından sahih kabul edilen rivâyetlerdeki ifadelerin mecâzî ifadeler olduğu ve güçlü bâtılın zaman zaman hakka galip olacağı şeklinde yorumlayanlar da vardır. Bununla birlikte, bu yorumların zaman içerisinde farklı anlayışlar kazanacağını söyleyerek tevakkuf edilmesi gerektiğini belirtenler de bulunmaktadır.[21] Bazı İslâm âlimleri ise, bu konudaki bir takım rivâyetlerin Kur’an-ı Kerim ve Sünnet ile telif edilmelerinin mümkün olmadığı kanaatindedirler.[22] Onlar, “mehdî”, “deccâl” ve ““Mesîh” beklentilerinin hasta akılların ürünü olduğunu, yeryüzünde bu tür efsânelere yer olmadığını, mitolojik “deccâl” inancının Yahûdî ve Hıristiyanlara ait olup bu kültürlerden İslâm’a intikal ettiğini ileri sürmektedirler.[23]

    Netice îtibârıyla, isnâd açısından sahih görülerek Hz. Peygamber’e nispet edilen rivâyetlerin bir kısmında birbirleriyle bağdaştırılamayacak derecede çelişkiler olduğu görülmektedir.[24] Zîra, araştırmalar sonunda bazı rivâyetlerde “sika” olmayan râvîlerin olduğu, bunların şahsî ictihadlarını metinlere karıştırma ihtimallerinin bulunduğu ve bazı rivâyetlerde İsrâiliyyât belirtilerinin sezildiği sonucuna varılmaktadır.[25]

    Nitekim, bir rivâyette Hz. Peygamber zamanında yaşayan İbn Sayyad’ın “deccâl” olduğu söylenirken, diğer rivâyette, bir adada zincirlere bağlı bir halde beklediği,[26] bir diğer rivâyette ise, İstanbul’un fethinden sonra ortaya çıkacağının belirtilmesi, bu tenâkuzlara verilebilecek örneklerdir. İstanbul fethedildiğine ve tasvir edilen böyle bir “deccâl” de ortaya çıkmadığına göre, bu rivâyetin isnâdında ve metninde problemler olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca “deccâl”in şahsına ait özellikleri açıklayan rivâyetlerde de çelişkiler bulunmaktadır. Kızıl veya beyaz tenli, kısa boylu veya cüsseli, heybetli[27] şeklinde tanıtılması bunun göstergesidir. Bunlardan başka, bir taraftan “deccâl”in ilahlık iddiasında bulunacağı belirtilirken, öte yandan alnında “kâfir” yazısının mevcut olacağı ve herkes tarafından okunacağının ifâde edilmesini de akılla bağdaştırmak mümkün görünmemektedir. Allah’a îmân etmekle sorumlu tutulan insanoğlunu saptırması için “deccâl”e peygamberlerden çok üstün özellikler verilmesinin, hem ilâhî hikmete, hem de kıyâmete kadar kainatta sürüp gidecek Allah’ın koyduğu yol ve yönteme[28] aykırı olduğu ortadadır. Zîra, böyle bir şeyi koyduğu kurallara öncelikle kendisinin uyduğu bilinen[29] Yüce Allah’ın yapması söz konusu değildir. Dolayısıyla bu rivâyetlere ihtiyatla yaklaşılması ve “deccâl” ile ilgili yorum yapılmaya çalışılırken bütün bu hususların göz önünde bulundurulması gerekmektedir.

    Mûtezilî İmam Kâdı Abdülcebbâr, (415/1024) “akla muhalif bir şey Rasûlullah’a isnâd edilirse, onun böyle bir şey söylemediğine hükmetmek gerekir. Şâyet söylemişse, başkasından hikâye yoluyla söylemiştir. Bu takdirde de alınmayabilir. Eğer bu sözün te’vil imkanı varsa te’vil edilir” demektedir.[30]

    Buradan hareketle bir kısım İslâm âlimi de, senedi sahih gaybî hadislerde geçen ifâdelerin Arap edebiyatının teşbih ve temsil sanatının bir gereği olduğunu belirterek bunların yorumlanabileceğini ifâde etmişlerdir.[31] Kelam âlimlerinin çoğunluğu, “deccâl”in çıkışını mitolojik bir üslupla ifâde eden rivâyetleri yorumlamaya yanaşmazken, Sünnî kelam ekolünün seçkin sîmalarından Taftazânî, (793/1390) ilgili rivâyetleri zâhirî mânâda anlamayı mümkün görmekle birlikte, “deccâl”i “şer ve fesadın yayılması” şeklinde tevil etmiştir.[32] Onun “deccâl” kavramına bu şekilde bir yorum getirmesi, çağdaş âlimlerin te’vil kapılarını açmalarına ve değişik yorumlar yapmalarına imkan sağlamıştır. Nitekim, Muhammed Abduh “deccâl”i, “İslâm dînînin ortadan kaldırmaya çalıştığı bütün hurafe, yalancılık ve kötülüklerin sembolü”,[33] Reşid Rızâ, “maddî şehvetlerin ön plana çıkması”, “Yahûdîlerin gerçekleştireceği şerrin ve inkarcılığın yaygınlık kazanması”,[34] Elmalılı Hamdi Yazır, “Filistin’de Yahûdîler’e devlet kurmak isteyen İngiltere”,[35] Kâmil Mîras, “küfrü yayan ve cemiyetin nizamına bozan şey”,[36] Muhammed Esed, “Avrupa Medeniyeti”[37] Muhammed Selâme Cebr, “şeytan”,[38] Ömer Rıza Doğrul, “Hz. Îsâ’nın Allah’ın oğlu olduğunu iddiâsını seslendiren Hıristiyanlık akîdelerinin yayılması”[39] Yavuz, “ulûhiyet niteliklerine sahip hârikulâde bir insan değil, kötülüğü temsil eden bir tip”,[40] şeklinde yorumlamaktadırlar. Kardâvî ise “deccâl”i, “karanlık batı medeniyeti” şeklinde te’vil edenlerin görüşlerine katılmayarak tevâtür derecesine ulaşmış sahih hadislerde, “deccâl”in bozgunculuk yapan, tahrik ve tehdit eden bir fert, şahıs veya insan olarak tavsif edildiğini, dolayısıyla, “kör bir medeniyet” şeklindeki yorumlanmasının uygun olamayacağını söylemektedir.[41]

    Oysa rivâyetlerin geneline bakıldığında böyle bir yorumun yapılmasının mümkün olabileceği anlaşılmaktadır. Nitekim bazen lafızlara bağlı kalmanın bir takım sembollerin gerektiği şekillerde yorumlanmasına engel teşkil edebildiği ve anlamayı zorlaştırdığı görülmektedir. Öte yandan burada hatırlatılması gereken bir diğer nokta da, “deccâl”e hizmet edenlerin “şeytanca niyetler taşıyan kötü insanlar” olduğudur. Yoksa başka bir âlemde yaşayan cin ve şeytanlar değildir. Zîra, onların aslî hüviyetleri ile insanlara görünemeyecekleri bilinmektedir.[42]

    Görüleceği üzere İslâm âlimlerinin çoğunluğu, isnâd açısından sahih kabul edilen hadislere dayanarak âhir zamanda “deccâl”in ortaya çıkacağına, insanları saptırmaya çalışacağına inanmakta ve bu rivâyetleri farklı şekillerde te’vil etmektedirler. Bu âlimlerin bir kısmı görüşlerini desteklemek maksadıyla Kur’an-ı Kerim’den deliller bulmaya çalışmışlarsa da, “deccâl”e işaret ettiği iddia edilen âyetler[43] incelendiğinde ileri sürdükleri bu tezlerinin ilmî dayanaktan yoksun olduğu görülmektedir.[44]

    Özetle Kur’an-ı Kerim’de “deccâl” ile ilgili hiçbir sarih ifâde bulunmamaktadır. Ancak bazı rivâyetlerden çıkartılacak en belirgin hususlar sonucu “deccâl”i şu şekilde açıklamamız mümkündür. “Deccâl” bir “kıyâmet alâmeti” olmamakla beraber her zamanda ve her bölgede inkarcılığı yaymaya çalışan, ahlâkî değerleri yok etmeyi amaçlayan ve her türlü terörist faaliyetleri destekleyen kimselerdir. Kendi kurdukları düzenin yıkılmasını istemeyen, bunun için her yolu mübâh gören, nefislerinin esîri olmuş, kötü niyetli, negatif düşünceli, ikiyüzlü, bencil ve azgın bütün hakîkat inkarcılarıdır. Maddî yönden gelişmiş olmaları sebebiyle teknik imkan ve kapasitelerini sürekli artıran, bilimsel ve teknolojik gelişmeleri kendi çıkarları için keyfî olarak kullanmaktan çekinmeyen ve “güçleri” sayesinde mazlumları kısa sürede etkisiz hâle getirenlerdir. Bu üstün maddî özelliklere sahip olmaları nedeniyle çok daha “hızlı” hareket edenlerdir. Dünyevî zevkleri önceleyen, serveti ve makamı baş tacı eden, doğayı kirleten ve yoksul insanları dışlayan, hayırlı faaliyetleri engelleyen her türlü olumsuz bakış açılarını, “dünyanın en ücra köşelerine kadar” iletişim vasıtalarıyla yayarak çıkarcılığı özendirenler ve insanların duygularını istismar edenlerdir. Çirkin olan şeyleri “güzel”, güzel olan mânevî-ahlâkî değerleri ise “çirkin gösteren”, bütün bunları yaparken hiçbir masraftan kaçınmayan ve gidilmedik de çok az yer bırakanlardır.

    Sonuç îtibârıyla, sembollerle anlatılan “deccâl” tasvirleri müşahhaslaştırılmadan doğru anlaşılıp yorumlanabilirse, düşünen ve sorgulayan insanlar için önemli ipuçları içerdiği görülmektedir. Ayrıca “deccâl” ile ilgili rivâyetlerin tevâtür derecesine ulaşmaması, mecâzî mânâlarına yorumlanmalarının da mümkün olması nedeniyle,[45] maddî bir “deccâl”in varlığına inanmayanlara küfür isnâd etmek doğru değildir.[46]

    selam ve dua ile…

    Kaynak: Dr. Ahmet Emin Seyhan, Hadislerde Kıyamet Alametleri, s. 178-183. İst., 2006, Moralite Yay.

    ——————————————————————————–

    [1] İBN MANZÛR, XI, 236-237; İBN HACER, Feth, Beyrut, 1988, XIII, 76.

    [2] Daniel, 7/8, 25, s. 849, 11/40, s. 855.

    [3] DEMİRCİ, Kürşat, “Deccâl”, DİA, IX, 67, İst., 1994.

    [4] Matta, 12/28, s. 13; Luka, 11/20, s. 72; Vahiy, 12/8, s. 266, 12/13, s. 266-267.

    [5] Selânikliler’e II. Mektup, 2/3-12, s. 216-217.

    [6] DEMİRCİ, IX, 68.

    [7] SARITOPRAK, Zeki, İslâm’a ve Diğer Dinlere Göre Deccâl, Yeni Asya Yay., İst., 1992, s. 126.

    [8] İSLÂMOĞLU, M., Üç Muhammed İki Tasavvur Bir Gerçek, Denge Yay., İst., 2002, s.38.

    [9] KANAR, Yüksel, “Mitoloji”, Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risâle Yay. İst., 1990, III, 44.

    [10] KILIÇ, Sadık, Mitoloji, Kitab-ı Mukaddes ve Kur’an-ı Kerim, Nil Yay. İzmir, 1993, s. 61.

    [11] KILIÇ, s. 264.

    [12] İBN MES’UD, Abdullah, Tefsîr-u İbn Mes’ud, (Dirâsetü an İbn Mes’ud ve Tefsîrihî, Mecmu’ut-Tefsîr), thk. Muhammed Ahmed Îsevî, (I-II), Riyad, 1985, II, 305; BUHÂRÎ, 92/Fiten, 26, 27 (VIII, 102-103); MÜSLİM, 52/Fiten, 20 (III, 2247-2255); İBN MÂCE, 36/Fiten, 33 (II, 1357-1365).

    [13] BUHÂRÎ, 92/Fiten, 26 (VIII, 102-103); TİRMİZİ, 31/Fiten, 56, 60, 61 (IV, 508, 514, 516); İBN HANBEL, I, 176, 182, 240; II, 27, 33, 124, 149; III, 115, 228, 250; IV, 456; V, 38; VI, 140.

    [14] BUHÂRÎ, 78/Edeb, 97 (VII, 113-114); MÜSLİM, 52/Fiten, 19 (III, 2240, 2243-2246); EBÛ DÂVUD, 36/Melâhim, 16 (IV, 503-506); TİRMÎZÎ, 31/Fiten, 63 (IV, 516-519); İBN HANBEL, II, 149; V, 213. M. İslâmoğlu, İbn Sayyad’ın ya cezaî ehliyeti olmayan bir çocuk, ya da aklî dengesi yerinde olmayan bir kimse olduğu kanaatindedir. Bkz. İSLÂMOĞLU, Mustafa, Üç Muhammed İki Tasavvur Bir Gerçek, s. 31. A. Yıldırım, Müslim’in rivâyet ettiği (19/Fiten, III, 2241 no:2925) hadisin subût için yeterli olmaması sebebiyle ihtiyatla karşılanması gerektiği kanaatindedir. Bkz. YILDIRIM, A., Tasavvufun Temel Öğretileri, s. 319.

    [15] MÜSLİM, 52/Fiten, 24 (III, 2261-2265); EBÛ DÂVUD, 36/Melâhim, 15 (IV, 499-502).

    [16] MÜSLİM, 52/Fiten, 9 (III, 2221); TİRMÎZÎ, 31/Fiten, 58 (IV, 510); EBÛ DÂVUD, 36/Melâhim, 4 (IV, 483).

    [17] BUHÂRÎ, 60/Enbiyâ, 3 (IV, 105); 92/Fiten, 26 (VIII, 102); İBN HANBEL, II, 446, 449; İBN MÂCE, 36/Fiten, 33 (II, 1356).

    [18] BUHÂRÎ, 92/Fiten, 25 (VIII, 101); MÜSLİM, 52/Fiten, 18 (III, 2239-2240); EBÛ DÂVUD, 36/Melâhim, 16 (IV, 507); İBN HANBEL, V, 16.

    [19] SARITOPRAK, Zeki, “Deccâl”, DİA, IX, 70, İst., 1994. Ayrıca bkz. BİLMEN, Muvazzah İlm-i Kelam, s. 326; EBÛ ŞEHBE, Sünnet Müdafaası, I, 328.

    [20] REŞİD RIZÂ, Menâr, IX, 454-455, 460; ATEŞ, S., Çağdaş Tefsîr, VIII, 89-90; ATEŞ, S., Kur’an Ansiklopedisi, V, 48-49. Ateş’e göre bu tür rivâyetler, İslâm’ı zayıf düşüren katma rivâyetlerdir ve ayıklanmalıdır.

    [21] ÇELİK, Ali, Hz. Peygamber’in Hadislerinde Fitne, (Sebepleri, Özellikleri, Çareleri), s. 49.

    [22] EBÛ REYYE, Muhammed, Edvâ’ ‘ale’s-Sünneti’l-Muhammediyye, s. 40. (Ebû Reyye, bu tür rivâyetleri, Müslümanların inancını bozmak gayesi ile İslâm’a sokulmuş rivâyetler olarak görmektedir). Ayrıca bkz. ÇELEBİ, İ., Uzak ve Yakın Gelecek, s. 91-92.

    [23] ABDÜLKERİM el-HATİP, el-Mehdîyyü’l-Muntazar ve Men Yentazirûneh, Kâhire, 1980, s. 112. Ayrıca bkz. İBN HALDUN, Mukaddime, Beyrut, 1992, s. 439; MEVDÛDÎ, Meseleler ve Çözümleri, trc. Yûsuf Karaca, (I-III), İst., 1990, I, 36-40; III, 127-132. Paçacı, “deccâl”in hem Apokaliptik hem de Fiten Edebiyatında olağanüstü güçleri olan biri olarak tanıtıldığını, üslup bakımından da inkar edilemez benzerlikler olduğunu ifâde etmektedir. Bkz. PAÇACI, Kur’an ve Ben, s. 143-145.

    [24] REŞİD RIZÂ, Menar, IX, 451-453.

    [25] SARITOPRAK, Z., s. 148-150; ÇELEBİ, İlyas, İslâm’da İnanç Esasları, s. 285.

    [26] Yıldırım, “cessâse” hadisiyle ilgili yaptığı araştırmanın sonucunda “Rasûlullah ile irtibatı olmayan İsrâilî bir haber olduğu” kanaatine varmıştır. Bkz. YILDIRIM, Enbiyâ, Hadis Problemleri, s. 247. Oysa bu hikayeyi Temim ed-Dârî Hz. Peygamber’e değil, Hz. Peygamber Temim’e isnad ederek anlatmıştır. Bkz. Tezimizin Giriş kısmı “Kıssacılığın Târihî Gelişimi” bölümü.

    [27] İBN HACER, Fethu’l-Bârî, XIII, 82.

    [28] İsrâ’, 17/77; Ahzâb, 33/38, 62; Fâtır, 35/43; Feth, 48/23. Ayrıca bkz. Âl-i İmrân, 3/137; Nisâ, 4/26.

    [29] En’âm, 6/12, 54; A’râf, 7/156; Tâhâ, 20/15. (Nitekim, bu son âyette belirtildiği üzere Allah Teala, neredeyse kendisinden bile gizleyecek olduğu kıyâmetin ne zaman kopacağı hususunu kimseye bildirmemekte ve koyduğu kurala öncelikle kendisi uymaktadır.) Aynı şekilde bu dünyada yaptıkları kötülükler sebebiyle insanları hemen cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde bir tek canlı bırakmayacağını, ama katından verilmiş bir söz olduğunu ve bu süre doluncaya kadar onlara mühlet verdiğini belirtmesi de koyduğu kurala uyduğunun bir göstergesidir. Bkz. Nahl, 16/61; Kehf, 18/58-59; Fâtır, 35/45.

    [30] KÂDI ABDÜLCEBBÂR, Ebu’l-Hasan Abdülcebbâr b. Ahmed el-Hemedânî, Şerhu’l-Usuli’l-Hamse, nşr. Abdülkerim Osman, Kâhire, 1965, s. 768.

    [31] MAHMÛD ŞELTÛT, el-İslâmu Akîde ve’ş-Şerîa, Kâhire, 1959, s. 61.

    [32] TAFTAZÂNÎ, Mesud b. Ömer b. Abdillah, Şerhu’l-Mekâsıd, (I-V), nşr. Abdurrahmân Umeyre, Beyrut, 1989, V, 317.

    [33] REŞİD RIZÂ, Menar, III, 317.

    [34] REŞİD RIZÂ, Menar, IX, 490-505.

    [35] YAZIR, VI, 4172-4173.

    [36] AHMED NAİM, Tecrid, IX, 184.

    [37] ESED, Muhammed, Mekke’ye Giden Yol, çev. Cahit Koytak, İnsan Yay., İst., 1984, s. 13-17.

    [38] MUHAMMED b. SELÂME CEBR, “Eşrâtü’s-Sâa ve Esrâruhâ”, Kâhire, 1993, s. 34.

    [39] DOĞRUL, Ömer Rıza, Tanrı Buyruğu, İst., 1980, s. 351.

    [40] YAVUZ, Y. Ş., “Kıyâmet Alâmetleri”, DİA, XXV, 524, İst., 2002.

    [41] KARDAVÎ, Yûsuf, Sünnet’i Anlamada Yöntem, s. 246-247.

    [42] ATEŞ, Ali Osman, Kur’an ve Hadislere Göre Şeytan, Beyan Yay., İst., 1995, s. 390.

    [43] (Âl-i İmrân, 3/55; Nisâ, 4/157-159). Bu âyetlerden dolaylı olarak çıkartılan işaretin aksine, Hz. Îsâ, bedenen ölmüş (Mâide, 5/117) ve ruhu Allah katına yükseltilmiştir. (Zuhruf, 43/61). Bu âyeti delil getirerek Hz. Îsâ’nın tekrar dünyaya döneceğini ileri sürmek de isâbetli değildir. Zîra âyetin devamında Hz. Muhammed’e uyulması istenmektedir. (Âl-i İmrân, 3/46). Buradan da Hz. Îsâ’nın tekrar dünyaya döneceği sonucunu çıkarmak mümkün gözükmemektedir. (En’âm, 6/158). Bu âyette de “deccâl”e işaret olmayıp, “küresel kıyâmet” başladığı anda yaşanılacak fiziksel değişimler kastedilmektedir. (Muhammed, 47/18). Bu âyette ise alâmetlerin geleceği değil, aksine geldiği bildirilmektedir. Sonuç îtibârıyla; mezkur âyetlerden dolaylı da olsa “deccâl”e işaret edildiği sonucunu çıkarmanın, ilmî açıdan mümkün olmadığı görülmektedir.

    [44] Bu konuda geniş bilgi için bkz. SARITOPRAK, Z., “Deccâl”, DİA, IX, 71.

    [45] SAKALLI, Talat, Cârî Kültürün Hadis Rivâyetine Tesiri, s. 297.

    [46] SARITOPTAK, Z., İslâm’a ve Diğer Dinlere Göre Deccâl, s. 144. Bu konuda hadis diye rivâyet edilen, “Mehdî’nin çıkışını, Îsâ’nın nuzûlünü, deccâl’in zuhûrunu inkar eden kâfir olur” şeklindeki metnin uydurma olduğunu İbn Hacer ifâde etmektedir. Bkz. İBN HACER, Lisânu’l-Mîzân, (I-VII) Haydarabad, 1329, V,130. Ayrıca bkz. ŞELTÛT, Mahmud, el-İslâmu Akîdetün ve’ş-Şerîa, Kahire, 1379/1959, s. 49-59.

  3. muhakeme diyor ki:

    Duhan’ın çıkması küresel kıyametin bir alameti değildir.

    Arapça’da “tütmek, dumanı çıkmak” mânâsındaki (دخن) “da ha ne” kökünden isim olan (دخان) “duhân”; “duman” anlamına gelmektedir.[1] “Duhân” kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de iki yerde geçmekte ve “duman” anlamında kullanılmaktadır.[2] Kitab-ı Mukaddes’te ise, dünyanın sonunda vukû bulacak bir alâmet olarak zikredilmektedir.[3] İslâmî literatüre, kıyâmetin büyük alâmetlerinden biri olarak geçen “duhân”a, Kitab-ı Mukaddes’in benzer anlam ifâde eden pasajlarında rastlanılmış olması dikkatleri çekmektedir.

    Kur’an’da kıyâmetin yaklaştığını haber veren âyetlerin olması, Müslümanlar arasında yakın bir gelecekte kıyâmetin kopacağı, öncesinde de kıyâmet alâmetlerinin zuhûr edeceği inancını doğurmuş, konuyla ilgili Hz. Peygamber’e nispet edilen rivâyetler de bu inancın pekişmesini sağlamıştır. Bunların gaybî rivâyetler olmaları nedeniyle de, bu konularda bağlayıcı yorum ve tahminlerde bulunulmaktan kaçınılmış, “duhân”ın zuhûruna inanılması gereken bir “kıyâmet alâmeti” olduğu belirtilmekle yetinilmiştir.[4]

    Ancak bu konuda ortak bir kanaate de ulaşılamamıştır. Nitekim, “duhân” ile ilgili başlıca iki yorum mevcut olup, birinci yoruma göre âyette bahsedilen “duhân”, Hz. Peygamber’in duası sonucu gerçekleşen ve inkarcıları sıkıntıya sokan kıtlık ve kuraklıktır. Mekkeli müşriklerin kıtlık yıllarında, açlık ve bitkinlikten dolayı ufka baktıklarında her yeri dumanlı görmeleri sebebiyle bu şekilde bir yorum yapılmıştır.[5]

    Diğer yorum ise, “kıyâmet alâmetleri”nden biri olduğuna inanılan “duhân”dır.[6] “Duhân”ın “kıyâmet alâmeti” olarak algılanmasına bazı rivâyetlerin büyük oranda etki ettiği düşünülmektedir. Örnek verecek olursak, kaynaklarda geçen şu rivâyet “duhân”ın nasıl “kıyâmet alâmeti” olarak görüldüğü hakkında bir fikir vermektedir. Huzeyfe b. el-Yemân’dan rivâyet olunduğuna göre, Hz. Peygamber şöyle buyurmuşlardır: “Kıyâmet alâmetlerinin ilki, “duhân”, Meryem oğlu Îsâ’nın inmesi ve (Yemen’in şehirlerinden) Aden taraflarından çıkacak bir ateştir ki, insanları mahşer yerine sevk edecektir.” Huzeyfe: “Ya Rasûlellah, bu ‘duhân’ nedir?” diye sormuş, Hz. Peygamber onun bu sorusuna karşılık olarak duhân sûresinin 10. âyetini okumuş ve: “(Bu duman) doğu ile batı arasını dolduracak; kırk gün kırk gece duracak; mü’min nezleye tutulmuş gibi olacak; kâfirler sarhoş gibi olacak; (bu duman) kâfirlerin burunları, kulakları ve arkalarından çıkacak” buyurmuşlardır.[7]

    Günümüz tefsir araştırmacılarından Aydemir, senedinde problemler bulunan ve değişik tefsirlerde yer alan bu rivâyetin uydurulduğu ve Hz. Peygamber’e atfedildiğini ifâde etmektedir.[8] Özetle, tefsirlerde ve diğer bazı kaynaklarda yer alan ve “kıyâmet alâmetleri”nden bahseden rivâyetlerin sened ve metin yönünden tenkîde tâbi tutulmaları gerektiği anlaşılmaktadır. Zîra bu rivâyetlerin, Kur’an-ı Kerim’deki bir takım âyetlerin farklı yorumlanmasına neden olduğu görülmektedir.

    Şöyle ki, bazı müfessirler âyetleri tefsir ederlerken bu rivâyetlerin etkisiyle “duhân”ı “kıyâmet alâmeti” olarak değerlendirebilmektedirler. Nitekim gerek meallerde ve gerekse tefsirlerde bu duruma rastlanılmaktadır. Oysa, “duhân”ın “kıyâmet alâmeti” olduğuna dair delil olarak ileri sürülen âyetlerde böyle bir husûsa işaret edilmediği anlaşılmaktadır. Duhân sûresinin ilgili âyetleri[9] dikkatli bir şekilde incelendiğinde hatasını anlamamakta ısrar eden bütün günahkarların, mâruz kaldıkları bir felâketin sıkıntılarından Allah’ın kendilerini kurtarmasını istemeleri, bu azap kısa bir süreliğine kaldırılınca da eski hallerine dönmeleri anlatılmaktadır. Dolayısıyla bu âyetlerde “kıyâmet alâmetleri”ne işaret eden açık ve sarih bir ifâde söz konusu değildir.[10] Zîra, “duhân” “kıyâmet alâmeti” olacak olsaydı, zuhûr ettiğinde ne günahkarların “azabı kaldır” demelerine imkan kalırdı, ne de “kısa bir süre azabı kaldırırız” cevabı uygun düşerdi.[11]

    Beydâvî, (685/1216) ortada böyle bir teklifin ve cevabın bulunması nedeniyle, bunun ne kıyâmetin bir alâmeti, ne de kişinin kendi kıyâmeti olduğunu, çünkü böyle bir durumda artık teklifin ortadan kalkacağını ve îmânın geçerli olamayacağını ifâde etmiştir.[12] Dolayısıyla, burada bahsedilen “duhân” bir “kıyâmet alâmeti” değildir. Nitekim günümüz Kelam araştırmacılarından Çelebi de, âyette belirtilen “duhân”ın “kıyâmet alâmeti” olduğu neticesini doğuracak mesnedlerin bulunmadığı kanaatindedir.[13] Ateş ise: “Burada ne kıtlık yıllarına, ne de kıyâmet alâmetlerine işâret vardır. Bunlar sonradan âyetlere yakıştırılmıştır. Bu, Bedir savaşına işarettir” demiştir.[14] O, “duhân”ı gelecekte vukû bulacak bazı ilmî keşifler sonucunda insanlığı yok edecek çeşitli nükleer silahların ve bunların olumsuz etkilerinin bir işâreti olarak değerlendirmiştir.[15]

    İbn Kuteybe “duhân”ın; insanı çok korkutan ve acizliğini hissettiren gökyüzünden gelecek çok büyük felâketler anlamına gelen mecâzî bir ifade olduğunu söylemekte ve bu görüşünü Arapların (الشر الغالب) “insanı çaresiz bırakan felaketler”i, “duhân” diye isimlendirmelerine dayandırmaktadır.[16] Bununla birlikte âyette belirtilen “duhân”ı, insanın hayatını sürdürebileceği en uygun ortam olan dünyadaki dengelerin bozulmasının bir işâreti olarak değerlendirenler de bulunmaktadır.[17]

    Nitekim, bazı insanlar dünyanın hassas dengeleriyle oynarlar, yeryüzünde ve atmosferde, çevre ve hava kirliliği, nükleer savaş[18] ve nükleer santrallerin sebep olacağı radyoaktif kirlenmeler sonucu jeolojik ve ekolojik dengeyi altüst ederler, bütün insanlık âlemi de bu duruma çıkarları yahut korkuları nedeniyle ilgisiz ve seyirci kalırlarsa, büyük felaketlerin yaşanması, iklimlerin değişmesi, küresel ısınma ya da soğumaların olması, netice îtibârıyla da “kıyâmet-i vustâ”nın gerçekleşmesi yani; kitleler halinde insanların ölmesi söz konusu olabilir. Hayatta kalmayı başarabilenlerin acizliklerinin farkında olarak yapacakları dualarla her şeyin tekrar normale dönmesi uzun zaman almakla beraber mümkün olabilir. Zîra âyetler, Allah’ın buyruklarını umursamayan insanlığın kendi yapıp ettikleri negatif davranışlar sebebiyle, kendi elleriyle kendilerini tehlikeye atmalarının ve kendi kendilerine zulüm etmelerinin doğal bir sonucu olarak, böyle bir durumla karşı karşıya kalmalarının her zaman imkan dahilinde olduğuna işâret etmektedir.[19]

    Aynı şekilde Yüce Allah insanları imtihan etmek maksadıyla bir takım gök cisimlerinin dünyaya çarpmalarına engel olmayabilir. Bu durumda gökyüzünden gelecek böyle büyük bir felaket sonucu çarpmanın şiddetiyle atmosferde yoğun bir duman tabakası meydana gelebilir ve doğal olarak pek çok insan hayatını kaybedebilir. Dolayısıyla âyette geçen “duhân”ı “küresel kıyâmet”in bir alâmeti değil, toplumsal yok oluşların yaşanacağının bir habercisi olarak değerlendirmek daha mantıklı ve isabetli olsa gerektir.

    Selam ve dua ile…

    (Ayrıntılı bilgi için Dr. Ahmet Emin SEYHAN’ın, “Hadislerde Kıyamet Alametleri” adlı kitabına bakılabilir. Moralite Yay., İstanbul, 2006, s. 172-175)

    ——————————————————————————–

    [1] İBN MANZUR, XIII, 149-151; RÂGIB el-ISFAHÂNÎ, s. 240.

    [2] Fussilet, 41/11; “Ve O, (sadece) duman halinde olan göklere şekil verdi; onlara ve arza, “ikinizde isteyerek yahut istemeden (varlık alanına) gelin!” diye buyurdu. İkisi birden: “Peki, boyun eğerek geliriz!” dediler.” Duhân, 44/10-16; “Öyleyse, gökyüzünde (Son Saat’in yaklaştığını) haber veren bir duman tabakasının belireceği günü bekle. Bütün insanlığı sarıp kuşatan (ve günahkarları) “Bu azap ne acı!” (diye feryad ettiren ve) “Ey Rabbimiz, bizi azaptan uzak tut, çünkü artık biz sana inanıyoruz!” (dedirten). (Ama) bu hatırlatma (Son Saat’te) onlara ne fayda sağlar ki? Çünkü onlara daha önce hakîkati apaçık ortaya koyan bir elçi gelmişti, ama yüz çevirip uzaklaşmışlar ve O (başkalarınca) öğretilmiş biridir, bir delidir!” demişlerdi. Biz (yine de) bu azabı kısa bir süre erteleyeceğiz, oysa siz (kendi saplantılarınıza) yeniden döneceksiniz: (ama) (bütün günahkarları) şiddetli bir hamle ile kuşatacağımız gün, (sizden de) intikamımızı mutlaka alacağız!”

    [3] Tekvin, 19/28, s. 17; Çıkış, 19/28, s. 73; İşaya, 13/6-10, 13, s. 682; Matta, 24/30, s. 28. Ayrıca bkz. İşaya, 14/31, s. 684; Vahiy, 9/1-4, s. 264.

    [4] YURDAGÜR, Metin, “Duhân”, DİA, IX, 547, İst., 1994.

    [5] BUHÂRÎ, 10/Ezan, 128 (I, 194-195); 56/Cihad, 98 (III, 232-233); 65/Tefsîr, 3-9 (V, 171); 65/Tefsîr, 4-21 (V, 183-184); 65/Tefsîr, 12-4 (V, 217); 65/Tefsîr, 30-1 (VI, 19); 65,/Tefsîr, 44-2, 5, 6 (VI, 39-41); MÜSLİM, 9/İstiskâ, 2 (I, 612-614); 5/Mesâcid, 54 (I, 466-467); 50/Münâfikûn, 7 (III, 2155-2157); TİRMÎZÎ, 44/Tefsîr, 44 (V, 379-380); İBN HACER, Feth, VIII, 464-466; ŞEVKÂNÎ, Fethu’l-Kadir, IV, 571; ÇELEBİ, İlyas, İslâm’da İnanç Esasları, s. 284.

    [6] MÜSLİM, 52/Fiten, 13 (III, 2226); EBÛ DÂVUD, 36/Melâhim, 12 (IV, 490-492); TİRMÎZÎ, 31/Fiten, 21 (IV, 478). Duhân”ın kıyâmet yaklaştığı anda gökten çıkacak bir duman olup, kıyâmetin alâmetlerinden birisini teşkil ettiğini ifâde eden pek çok âlim bulunmaktadır. Bkz. Zemahşerî, Keşşâf, III, 430-431; Fahreddin er-Râzî, Mefatîhu’l-Gayb, Beyrut, 1934, XXVII, 242; KURTÛBÎ, XVI, 130; İBN KESİR, III, 300-302; EBÛ UBEYDE MÂHİR b. SÂLİH, er-Risâle fi’l-Fiten ve’l-Melâhim ve Eşrâti’s-Sâa, Basım yeri yok. 1989, s. 161-163; ESED, Muhammed, s.1011,1012; YENİÇERİ, Celal, Uzay Âyetleri Tefsîri (İslâm Açısından Kainat ve İmkanları), Erkam Yay., İst., 1995, s. 327.

    [7] TABERÎ, Câmiu’l-Beyân, Beyrut, 1995, 143-146; ZEMAHŞERÎ, Keşşâf, IV, 214-215; RÂZÎ, Mefâtihu’l Gayb, XXVII, 207-208. Râzî, bu rivâyeti aktarmış ancak katılmamıştır. KURTÛBÎ, XVI, 130-131; İBN KESİR, III, 301; YAZIR, VI, 4298; CANAN, İ., Kütüb-i Sitte, IV, 237. İbn Hacer, bu rivâyetin senedinin “zayıf” olduğunu belirtmektedir. Bkz. Fethu’l-Bârî, VIII, 465.

    [8] AYDEMİR, Abdullah, Tefsirde İsrâiliyyât, s.309-310. Benzer rivâyetleri bir kıssacının halka anlattığı ve ona gösterilen tepki ile ilgili bilgi için bkz. MÜSLİM, 50/Münâfikûn, 7 (III, 2155-2156); TİRMÎZÎ, 44/Tefsir, 44 (V, 379-380). Bu konuda İbn Mes’ud’un gösterdiği tepkiyle ilgili bkz. BUHÂRÎ, 65/Tefsîr, 30 (VI, 19); İBN HACER, Feth, VIII, 465.

    [9] Duhân, 44/10-16.

    [10] RÂZÎ, XVII, Mefâtihu’l Gayb, 208.

    [11] AHMED NÂİM, III, 278-279. Ayrıca bkz. BUHÂRÎ, 65/Tefsîr, 44-2, 5, 6 (VI, 39-41).

    [12] KÂDI BEYDÂVÎ, Abdullah b. Ömer, Envâru’t-Tenzîl ve Esrâru’t-Te’vîl, (I-IV), Hakîkat Yay., İst., 1988-1991, IV, 216.

    [13] ÇELEBİ, İlyas, Uzak ve Yakın Gelecek, s.149, 152. Çelebi, dünyanın sonunda kıyâmetin kopuş safhaları içinde “duhân” adı verilen bir alâmetin vukû bulmasını mümkün görmekle beraber bunun “kıyâmet alâmeti” olamayacağı kanaatindedir. Bkz. ÇELEBİ, İlyas, İslâm’da İnanç Esasları, s. 284.

    [14] ATEŞ, S., Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsîri, VIII, 305-306; ATEŞ, S., Kur’an Ansiklopedisi, V, 337. Ateş, “duhân”ın müşriklere isâbet eden felaketler olduğunu söylemektedir.

    [15] ATEŞ, S., Çağdaş Tefsîr, VIII, 306; Kur’an Ansiklopedisi, V, 338.

    [16] RÂZÎ, Mefâtihu’l Gayb, XXVII, 207. Râzî de İbn Kuteybe’nin bu görüşüne katılmıştır.

    [17] YURDAGÜR, Metin, “Duhân”, DİA, IX, 547, İst., 1994.

    [18] ESED, Muhammed, s. 828-829, Rûm, 30/41, 39 no’lu dipnot. Bkz. O, bu bozulmayı şu şekilde açıklamaktadır: “Toprağın, havanın ve suyun, sanayi atıkları ve şehir çöpleri yüzünden dizginlenemeyen bir şekilde kirlenmesi; bitki örtüsü ve denizlerin artan bir şekilde zehirlenip yok olması; yaygın uyuşturucu ve görünürde “faydalı” ilaç kullanımı sebebiyle insanın kendi bedeninde ortaya çıkan her türlü genetik bozukluklar ve insanlara yararlı bir çok hayvan türünün giderek yok olması. Bütün bunlara, insanın sosyal hayatındaki hızlı bozulmayı ve çürümeyi, cinsel sapıklıkları, suçları ve şiddeti ve son aşamada nükleer dehşeti ilave edebiliriz. Bunların tümü; son tahlilde, insanın Allah’a ve mutlak mânevî/ahlakî değerlere karşı umursamazlığının ve bunun yerine, “maddî ilerleme” yi tek önemli hedef sayan inançlara tutsaklığının bir sonucudur.”

    [19] Rûm, 30/41; Nisâ, 4/79; Şûrâ, 42/30; Zümer, 39/51. Ayrıca bkz. Bakara, 2/27; Âl-i İmrân, 3/117; Hûd, 11/33, 101; Tevbe, 9/70; Ra’d, 13/25; Nahl, 16/118; Mü’minûn, 23/71; Ankebût, 29/40; Rûm, 30/9-10; Yûnus, 10/44; Kasas, 28/77; Fussilet, 41/46; Zuhruf, 43/76; Fecr, 89/12-14.

  4. muhakeme diyor ki:

    Dabbetü’l-arz’ın çıkması küresel kıyametin bir alameti değildir…

    Arapça’da (دب) “debb” kelimesi, “yavaş ve sessizce yürümek, emeklemek, nüfuz ve sirâyet etmek, hastalığın bedene yayılması, içilen şeylerin vücûda sirâyet etmesi ve elbisenin yıpranması gibi gözle görülemeyen şeyler” anlamlarına gelmektedir. (دابة) “Dâbbe” ise, “debb” kökünden sıfat olan “yeryüzünde yürüyen canlı” ve özellikle “binek hayvanı” mânâsında kullanılan bir kelimedir.[1]

    Bu kavram, “hayvan mertebesinde olan, doğasına yabancılaşmış kötü kimseler” için de kullanılmaktadır.[2] Kur’an-ı Kerim’de ise (دابة) kelimesi 14 yerde tekil, 4 yerde çoğul olarak geçmekte, bazen yeryüzünde yürüyen,[3] bazen hem yerde hem gökte bulunan,[4] bazen de yer belirtilmeksizin mutlak olarak hareket eden bütün canlılar[5] anlamlarına gelmektedir. Ancak Kur’an-ı Kerim’de, (دابة الارض) “dâbbetü’l-arz” şeklinde bir kelime yer almamaktadır.

    Yahûdî ve Hıristiyan kaynaklarında ise, kıyâmet öncesi bir takım hayvanların ortaya çıkacağı, ejderha şeklindeki bir canavarın dünyanın sonuna doğru zuhûr edeceği gibi haberler mevcuttur.[6] Bu bilgilerle İslâmî literatürdeki “dâbbetü’l-arz” tasvirleri arasında bir takım benzerlikler görülmektedir. İslâm Akâid ve Kelam kaynaklarının bazılarında bir kısım rivâyetlere dayanılarak “kıyâmet alâmetleri” sayılırken “dâbbetü’l-arz”ın çıkacağından da bahsedilmektedir. Bazı rivâyetlerde, onun özelliklerinden söz edilmeksizin ortaya çıkışının “kıyâmet alâmeti” olduğu haber verilirken,[7] bazılarında Hz. Süleyman’ın mührü ile Hz. Mûsâ’nın âsasına sahip olacağı, âsa ile mü’minin yüzünü parlatıp mühürle kâfirin burnunu damgalayacağı ifâde edilmektedir.[8]

    “Dâbbetü’l-arz”ın şekli, çıkışı ve özellikler hususunda, “Kütüb-i Tis”a dışındaki kaynaklarda ve bazı tefsirlerde[9] yer alan, ancak sened ve metin açısından tenkîd edilen İsrâiliyyât nev’inden rivâyetler bulunmaktadır.[10] Bu rivâyetlerde “dâbbetü’l-arz”ın olağanüstü özelliklerinden bahsedilmektedir. Nitekim, onun 60 arşın boyunda vücudu kıllarla kaplı, sakallı, boynuzlu, öküz kafalı, domuz gözlü, fil kulaklı, aslan yeleli, kaplan renkli, koç kuyruklu olduğu, yerden çıkışının üç gün sürdüğü, başının bulutlara değdiği, inananlarla inanmayanların ayırt edilebilmesi için asasıyla mü’minlerin yüzünü parlattığı, mühürle kâfirlerin burnunu damgaladığı ve onları zelil ve perişan ettiği anlatılmaktadır.[11]

    “Kıyâmet alâmetleri” hakkında bazı hadisleri tahric eden Buhârî’nin, “dâbbetü’l-arz” ile ilgili herhangi bir rivâyete eserinde yer vermemesi ve diğer muteber hadis kaynaklarında bahsedilen bu tür ayrıntıların hiç birisine temas edilmemesi ise dikkatleri çekmektedir. Öte yandan Fahreddin er-Râzî (606/1209), dâbbetü’l-arz ile ilgili söz konusu rivâyetleri kaydettikten sonra: “Kur’an-ı Kerim’de bu haberlerin hiç birine delâlet olmadığını, Hz. Peygamber’den gelenlerin sahih iseler kabul edileceğini, değilse reddedilmesi ve bunlara kesinlikle iltifat edilmemesi gerektiğini” söylemektedir.[12]

    Neml sûresinde geçen[13] “dâbbe” kelimesinden hareketle, bir kısım müfessirler bunun “dâbbetü’l-arz” olup “kıyâmetin alâmetleri”nden biri olduğunu belirtmektedirler. Onun çıkışının câiz olup, azamet ve kudretiyle Allah’ın vücûda getirmeye kâdir olduğunu ve bunda tereddüt edilecek bir yön bulunmadığını ifâde edenler de vardır.[14] Hz. Peygamber’in gaybî bir varlık olan “dâbbe”yi insanlara tanıtmak üzere sembolik bir anlatıma başvurması, müşâhede edilen türden bir varlık olmayıp olağan dışı bir varlık olduğunu akıllara getirmektedir.[15] Beydavî[16] ve Ebû Şehbe[17] bunun “cessâse”; Kâsımî (1332/1914), “müşriklere karşı cihada çıkan mü’minler”;[18] Hamdi Yazır, “maddi ve mânevî yönden harikulade bir kuvvet ve saltanat ile zuhûr edip İslâm devleti kuracak büyük bir şahsiyet”;[19] Sarıtoprak, “âhir zamanda sayılarının artması beklenen ve hayvandan daha aşağı bir seviyede bulunan şerir insanlar”[20] veya “belli olumsuz şartların ortaya çıkması halinde, yeryüzündeki bütün insanları kapsamayan, sadece belirli yerlerde vukû bulabilecek sosyal sarsıntılar”[21] Çelebi ise, “kıyâmetin vukûundan önce ortaya çıkacak bir alâmet değil, kıyâmetin vukûu ile ortaya çıkacak bir olay (safha/makam)” olduğu şeklinde değişik yorumlar yapmaktadırlar.[22] Esed ise, “yerden çıkartılan yaratık” ifâdesini, “insanın hayata ‘dünyevi’ bakışını, başka bir deyişle, kıyâmet gününden önceki zamanların insanı rûhen yoksullaştıran maddeci karakterini dile getiren temsili bir ifâde” olarak değerlendirmekte ve “bu ‘yaratık’, insana mecaz yoluyla, özellikle maddeci değerlere gömülüp gitmesinin ve dolayısıyla yavaş yavaş kendi kendisini tüketmesinin Allah inancının eksikliğinden ileri geldiğini söyler/gösterir” demektedir.[23]

    Kanaatimizce Esed ve Çelebi tarafından yapılan yorumlar daha isabetlidir. Zîra, kendisine Allah’ın mesajı lütfedildiği halde onu bir kenara atan ve hep “dünyaya sarılıp”,[24] zamanla âhireti unutan, kendi arzu ve heveslerinin peşinden koşan kimse, hayata zevk ve menfaat açısından bakması sebebiyle hakkı kabule yanaşamamaktadır.[25] Aklı ile bedensel güdüleri arasındaki çatışmada duygularının yanında yer almaktadır.[26] İçsel huzursuzluğun, hayalî korku ve kuruntuların kurbanı olmakta,[27] dolayısıyla zihnî berraklıktan ve ruhî dengeden yoksun kalmaktadır.[28] Netice îtibârıyla, maddeci değerlere bağlanarak “sonsuzluğu yeryüzünde araması” sebebiyle de gerçekleri idrak edememektedir. Kendi doğasına yabancılaşmasının tabii bir sonucu olarak da verilen mühletleri iyi kullanamamakta, yapılan uyarıları kavrayamamakta ve doğal olarak kendi sonunu kendisi hazırlamaktadır.[29]

    Dolayısıyla Kur’an-ı Kerim’de mezkur âyette geçen “dâbbe” kelimesi ile sembolik bir anlatım yapılmakta, kıyâmetin vukûu ile ortaya çıkacak bir duruma işaret edilmekte ve maddeci değerlere kapılanların sonunun nasıl olacağı insanlara anlayacakları bir dille anlatılmaktadır.

    Selam ve dua ile…

    (Ayrıntılı bilgi için Dr. Ahmet Emin SEYHAN’ın, “Hadislerde Kıyamet Alametleri” adlı kitabına bakılabilir. Moralite Yay., İstanbul, 2006, s. 192-195)

    ——————————————————————————–

    [1] İBN MANZÛR, I, 369-373.

    [2] RÂGIB, s. 237.

    [3] Neml, 27/82.

    [4] En’âm, 6/38; Nahl, 16/49.

    [5] Bakara, 2/164; Enfâl,8/22, 55; Hûd, 11/6, 56; Nahl, 16/61; Hac, 22/18; Nûr, 24/45; Ankebût, 29/60; Lokmân, 31/10; Sebe, 34/14; Fâtır, 35/28, 45; Şûrâ, 42/29, Câsiye, 45/4.

    [6] İşaya, 13/21-22, s. 683, 27/1, s. 691, 30/6-7, s.694, 51/9-10, s. 712; Vahiy, 12/13-18, s. 266, 13/1-18, s. 267, 16/13-14, s. 269, 20/2-3, 7, 10, s. 272; Eyüb, 3/8, s. 501, 9/3, s.507, 26/12, s. 522; Mezmurlar, 74/13-14, s.583, 89/10-11, s. 593; Habakkuk, 3/8, s. 884.

    [7] MÜSLİM, 1/Îmân, 72 (I, 137), 52/Fiten, 13 (III, 2225-2226); 52/Fiten, 23, 25 (III, 2260, 2267); EBÛ DÂVUD, 36/Melâhim, 12 (IV, 490-491; TİRMÎZÎ, 31/Fiten, 21 (IV, 477), 44/Tefsîr, 6 (V, 264); İBN MACE, 36/Fiten, 28, 32 (II, 1347, 1353).

    [8] TİRMÎZÎ, 44/Tefsîr, 27 (V, 340); İBN MÂCE, 36/Fiten, 31 (II, 1351-1352).

    [9] İBN KESİR, II, 682-683.

    [10] SARITOPRAK, Zeki, “Dâbbetü’l-Arz”, DİA, VIII, 394, İst., 1993.

    [11] BEYDÂVÎ, III, 501; TABERÎ, Câmiu’l-Beyan, Beyrut, 1995, XX, 18-19.

    [12] RÂZÎ, Fahruddin Muhammed b. Ömer, (606/1209), Tefsîru’l-Kebîr ev Mefâtîhu’l-Gayb, (I-XXXII-Fihrist), Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1990, XXIV, 186-187.

    [13] Neml, 27/82.

    [14] BİLMEN, İlm-i Kelam, s. 326-327; HATİPOĞLU, Nihat, Kur’an-ı Kerim’in Doğru Anlaşılmasında Hadislerin Önemi, Ta-ha Yay., Ank., 1999, s. 197-198. Ali Çelik de aynı kanaattedir. Bkz. ÇELİK, Hz. Peygamber’in Hadislerinde Fitne, s. 52.

    [15] ÇELEBİ, İ., Uzak ve Yakın Gelecek, s.139.

    [16] BEYDÂVÎ, III, 501.

    [17] EBÛ ŞEHBE, Sünnet Müdafaası, I, 167-169.

    [18] KASIMÎ, Mehâsinü’t-Te’vil, III, 86.

    [19] YAZIR, V, 3703. H. Döndüren de, Yazır ile aynı kanaati paylaşmaktadır. Ona göre, “tevhîd inancını güçlendiren, küfür ehlinin gücünü kıran ve büyük bir saltanatın sahibi olarak kıyâmete yakın ortaya çıkacak kişilik”tir. Bkz. DÖNDÜREN Hamdi, İnsanlığa Son Çağrı Kur’an-ı Kerim, Meal, Tefsîr, Ansiklopedik İndeks, (I-II), Yeni Şafak, İst., 2003, II, 623, Neml, 27/82, 8 no’lu dipnot.

    [20] SARITOPRAK, DİA, VIII, 394.

    [21] SARITOPRAK, VIII, 395.

    [22] Ateş de; “dâbbetü’l-arz”ın niteliğinin bilinemeyeceğini, ancak tren ve otomobil gibi icatlara işaret ettiğini söylemenin ise zoraki te’vil” olacağını ifade etmektedir. Bkz. ATEŞ, S., Çağdaş Tefsîr, VI, 388; ATEŞ, S., Kur’an Ansiklopedisi, VI, 540.

    [23] ESED, s. 778, Neml, 27/82, 74 no’lu dipnot.

    [24] Âl-i İmrân, 3/145; Nisâ, 4/134.

    [25] A’râf, 7/176. Ayrıca bkz. Tekâsür, 102/1. “Aç gözlülük saplantısı; taşınır taşınmaz kazançları artırmak için ihtirasla çırpınma; daha çok konfor, daha fazla maddi servet, insanlar ve tabiat üzerinde daha güçlü bir otorite ve kesintisiz teknolojik ilerleme için durmaksızın çalışmak, insanı mânevî/ahlâkî değerlerden uzaklaştırmakta, bu değerlerin kendisini her türlü sınırlama ve kısıtlamasını kabullenmekten alıkoymakta ve sonuçta iç tutarlılığını ve dengesini yavaş yavaş yitirmekte, böylece hem dünya hem de âhirette mutluluğu şansını kaybetmektedir.” Bkz. ESED, s. 1302, 1 no’lu dipnot. Ayrıca bkz. Hümeze, 104/3; Furkân, 25/43-44; A’râf, 7/179; Câsiye, 45/23-24; İbrâhim, 14/4.

    Görüldüğü üzere Yüce Allah, sapmayı dileyeni sapıklık içinde bırakmakta, doğru yolu bulmayı isteyeni ise, hak yola iletmektedir. Bunu büyük ölçüde belirleyen ise kişinin kendi istekleri, arzuları, eğilimleri, sözleri, davranışları, karakteri ve kişiliği olmaktadır. Zîra, batıl inançlara inatla sarılan ve hakîkatin sesini dinlemeyi inatla reddeden kişinin zamanla, anlama, kavrama, sezme, muhâkeme etme ve yorumlama melekelerinin kaybolacağı, Allah’ın koyduğu bir kural olup, bu kural kıyâmete kadar kesinlikle değişmeyecektir. Bu nedenle hakîkate karşı bilerek kör, sağır ve dilsiz kalanlar için öteki dünyada hazırlanmış azap, onların hür tercihlerinin tabii bir sonucudur. Nitekim, öte dünyada gerçek mutluluğu elde etmek için de, bu dünyada iken, Allah’a yönelerek dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koymak ve iç aydınlığına (itminân) ulaşmak gerekmektedir.

    [26] Şems, 91/9-10.

    [27] Nisâ, 4/120; Hadîd, 57/14. Ayrıca bkz. Bakara, 2/78; Lokmân, 31/33; Yûnus, 10/12.

    [28] Bakara, 2/18, 171; En’âm, 6/39.

    [29] Zümer, 39/51, 70; Fussilet, 41/46.

  5. muhakeme diyor ki:

    Güneşin batıdan doğması küresel kıyametin bir alameti değildir.

    Kıyâmet alâmetleri”nden biri olarak sayılan “güneşin batıdan doğması” konusunda Kur’an-ı Kerim’de herhangi bir âyet bulunmamaktadır. Güneşin ve ayın “belirlenmiş bir süre için” yaratıldıkları ve kendi yörüngelerinde dönmeye devam ettiklerini anlatan âyetler,[1] her ne kadar dünyanın bir sonunun olduğuna işaret etse de, bunun kıyâmet öncesi güneşin batıdan doğacağı hususuyla bir ilgisi bulunmamaktadır. Güneş, gökteki belirli düzenin bozulmasına kadar olan sürede, bütün seyir ve dönüşlerini hiç şaşmaz bir şekilde ve ince bir plan dahilinde sürdürmekte olup,[2] Allah’ın varlığının bir delili ve insanlığın yararı için görev yapan bir varlıktır.[3]

    Güneşin kıyâmet kopmadan önce batıdan doğacağı hususuna ise, bazı rivâyetlerde rastlanılmaktadır.[4] Bu rivâyetlere dayanılarak, güneşin batıdan doğmasının mümkün olduğu, kıyâmet kopmadan önce bu olayın gerçekleşeceği, bundan sonra ise îmânın fayda vermeyeceği belirtilmektedir.[5] O dönemin insanlarına dünyanın bir sonunun olduğunun bu tarz sembolik bir ifâde ile anlatılmış olmalıdır.[6] Zîra bu ifâdeyle tövbelerin kabul edileceği son sınıra işaret edilmektedir.[7]

    Bununla beraber, bazı rivayetlerde güneş batıdan doğduğu zaman dünyada hayatın sürdüğü, bundan sonra yapılacak îmânın geçersiz olduğu ifâde edildiği halde, hemen arkasından “dünyada hayatın daha ne kadar süreceğinin belli olmadığı”nın söylenmesi,[8] bir çelişkinin olduğunu akıllara getirmektedir. Zîra, gayb perdesi kalktıktan sonra îmân etmek artık fayda vermeyeceğine göre,[9] dünyada hayatın devamının bir anlamı kalmasa gerektir. Kaldı ki, güneşin aksi istikametten doğmasıyla kainatta kurulu düzen altüst olup bozulduktan sonra, hayatın devamından söz etmek mümkün görünmemektedir. Zîra, “güneşin batıdan doğması” ile kastedilen, “küresel kıyâmet”in başlamasıdır. Bu sürecin başlamasıyla her şey yörüngesinden çıkmakta, tüm evreni içine alan toplu ve köklü bir değişim ve dönüşüm başlamış olmaktadır.[10]

    Hadis-i Şerifler’de olduğu gibi,[11] Kur’an-ı Kerim’de de mecâzî anlatıma baş vurulduğu bilinmektedir. Mesela, Arapça’nın kadim kullanımında “korkunç olaylarla geçen bir gün” mecâzî olarak “çocukların saçlarının beyazlaştığı gün”[12] şeklinde ifâde edilmektedir. Bununla o günün ne denli önemli bir gün olduğuna vurgu yapılmaktadır. Nitekim ızdırap ve keder tehlikeli bir hal aldığında kişinin vücud dengesi bozulmakta ve saçlarının bir anda beyazlaşması mümkün olabilmektedir. Bu nedenle söz konusu mecâzî ifâdeye dayanarak o gün çocukların saçlarının ağaracağını iddia etmek, verilmek istenen mesajın tam anlaşılamadığının bir göstergesidir. Zîra, çocukların mâsum oldukları bilinmektedir. Dolayısıyla âyette kıyâmet günü tasvir edilirken bu mecâzî ifâdenin kullanıldığı açıktır. Çünkü, İslâm’a göre çocuklar suçsuzdur ve yaptıklarından sorumlu tutulmaları söz konusu değildir. Bu nedenle onlar, hesap gününün dehşetinden ve azabından uzak kalacaklardır.[13]

    Aynı şekilde Arapça’da “îmânî meselelere arka kapıdan yaklaşmak”, mecâzî olarak “evlere arkalarından girmek”[14] şeklinde tanımlanmaktadır. Yani, “çeşitli dînî vecibelerin ifâsı için konulmuş olan şekle ve süreye uymak yeterli değildir” denilmektedir. Bu şekil ve süre sınırlamaları kendi başlarına ne kadar önemli olsalar da esas olan, her eyleme onun ruhsal “giriş kapısı”ndan, yani; Allah’a karşı derin bir sorumluluk bilinci duyarak yaklaşmaktır.[15] Yoksa Allah’ın gösterdiği gerçek hedefe ulaşmak mümkün olmayacaktır. Zîra şekil ve süre gerekli, ama yeterli değildir. Ayrıca “kapı” kelimesi, mecâzî olarak “bir şeye nüfuz etmenin, yahut ona ulaşmanın yollarını gösterdiğinden “bir eve (ön) kapısından girme” mecâzı, “probleme doğru yaklaşımı, en doğru yol ve yönteme sarılmayı” anlatmak için kullanılmaktadır.[16] Burada verilmek istenen; sorunlara doğru yöntemlerle yaklaşmayanların çözüm konusunda başarılı olamayacaklarıdır. Başarı için doğru bir plan, metod ve yaklaşımın gerekli olduğudur.

    Yine, “kapıdan (tevâzu içinde) boyun eğerek girin” ifâdesi mecâzî olarak, “kapıdan secde ederek (eğilerek) girin”[17] şeklinde tanımlanmaktadır. Yani, “bunu kendiniz için bir hak telakkî etmeyin, mütevâzi bir ruh ile konuya yaklaşın, kibirlenip böbürlenmeyin” anlamlarına gelmektedir. Nitekim âyetin devamında yer alan, “sizin (bu alçak gönüllüğünüz sebebiyle) günahlarınızı bağışlayayım” ifâdesi bu mânâyı desteklemektedir.

    Aynı şekilde “görünür/dış biçimlere uyum sağlamanız” mecâzî olarak, “yüzünüzü doğuya veya batıya çevirmeniz”[18] şeklinde ifâde edilmektedir. Yani, “ibâdetlerde yer alan çeşitli ritüelleri yerine getirmeyi yeterli zannetmeyin, ibâdetlerin gaye ve maksadını iyi anlayın” denilmektedir. Nitekim, ibâdetler kişiyi ahlâkî erdemlere ulaştıramıyor, bunlar davranışlara yansımıyor ve mü’min bu bilinçten yoksun kalıyorsa, beklenen neticenin elde edilemeyeceği açıktır. Bu nedenledir ki Kur’an, tam bir konsantrasyon ve şuur halinden uzak namaz kılanları eleştirmekte ve onların bu davranışlarının yanlışlığını ortaya koymaktadır.[19] Dolayısıyla, kişinin hayatın her anında Allah ile beraber olduğunu bilmesi ve bunu hissedecek bilince ulaşması için, öncelikle kendisine gönderilen mesajda yer alan mecâzî ifâdeleri doğru anlaması gerekmektedir.

    Netice îtibârıyla, Hz. Peygamber’in mecâzî olarak kullandığı “güneşin batıdan doğması” tâbiri ile, dünyanın sonunun mutlaka geleceğine, herkesin hazırlığını buna göre yapması ve bir an önce günahlarından tövbe etmesi gerektiğine işaret ettiği anlaşılmaktadır. Zîra herkesin güneşi bir gün batıdan doğacak, artık tövbesi kabul edilmeyecek, son pişmanlık fayda vermeyecek ve hayatı sona erecektir. Güneşin batıdan doğmasıyla ifâde edilenler de bunlar olmalıdır.

    Selam ve dua ile…

    (Ayrıntılı bilgi için Dr. Ahmet Emin SEYHAN’ın, “Hadislerde Kıyamet Alametleri” adlı kitabına bakılabilir. Moralite Yay., İstanbul, 2006, s. 196-198)

    ——————————————————————————–

    [1] Ra’d, 13/2; Lokmân, 31/29; Fâtır, 35/13; Zümer, 39/5.

    [2] Rahmân, 55/5.

    [3] Ra’d, 13/2; İbrâhim, 14/33; Nahl, 16/12; Lokmân, 31/29.

    [4] MÜSLİM, 1/Îmân, 72 (I, 137-138); TİRMİZİ, 44/Tefsîr, 7 (V, 264).

    [5] YAZIR, V, 3374; BİLMEN, M., İlm-i Kelam, s. 327; KILAVUZ, Saim, Ana Hatlarıyla İslâm Akâidi, s. 210; ÇELİK, A., Fitne, s. 56.

    [6] KARACABEY, S., Hadis Tenkîdi, s. 257.

    [7] SOFUOĞLU, Mehmet, Sahih-i Müslim ve Tercemesi, (I-VIII), İrfan Yay., İst., 1970, VIII, 253; YENİÇERİ, Celal, Uzay Âyetleri, s. 347-348.

    [8] YENİÇERİ, s. 248.

    [9] Gâfir, 40/84-85.

    [10] Enbiyâ, 21/104. Ayrıca bkz. İbrâhim, 14/48; Ta’ha, 20/105-107; Zümer, 39/67.

    [11] GÖRMEZ, Mehmet, Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu, TDV. Yay., Ank., 2000, s. 167-168, 247, 250-252, 260-265.

    [12] Müzzemmil, 73/17-18; “Öyleyse, hakîkati kabul etmeye yanaşmazsanız, çocukların saçlarını ağartan o gün kendinizi nasıl koruyacaksınız. Göklerin paramparça olacağı (ve) Allah’ın (yeniden diriltme) vaadinin gerçekleşeceği (gün)?”.

    [13] RÂZÎ, Tefsîru’l-Kebîr, 1990, XXX, 162.

    [14] Bakara, 2/189; “ …Öte yandan erdemlilik, (zannedildiği gibi) evlere arkalarından girmeniz değildir; ama gerçek erdem sahibi, Allah’a karşı sorumluluk bilinci duyandır. O halde evlere kapılarından girin ve Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ki, gerçek mutluluğa erişebilesiniz.”

    [15] ESED, s.54, Bakara, 2/189, 166 no’lu dipnot.

    [16] RÂZÎ, Tefsîru’l-Kebîr, 1990, V, 108.

    [17] Bakara, 2/58; “Ve yine (hatırlayın o günleri,) Biz, “Bu beldeye girin ve yiyeceklerinden dilediğiniz kadar bol bol yiyin; fakat kapıdan (tevazu içinde) boyun eğerek girin ve ‘günahlarımızın yükünü üzerimizden kaldır!’ deyin ki günahlarınızı bağışlayayım ve iyilik yapanlara sınırsız mükafat vereyim” demiştik.” Ayrıca bkz. Nisa, 4/154; Âraf, 7/161.

    [18] Bakara, 2/177.

    [19] Mâun, 107/4-7; “Yazıklar olsun şu namaz kılıp duranlara, onlar ki kalpleri namazlarına yabancıdır, onlar ki, niyetleri yalnızca görülüp takdir edilmektir ve üstelik onlar, (insanlara) en ufak bir yardımı bile reddederler.”

  6. muhakeme diyor ki:

    Mehdi’nin gelişi küresel kıyametin bir alamet değildir.

    (مهدى) “mehdî” kelimesi Arapça’daki, (هدى) “he de ye” mastarından türeyen ism-i mef’ul olup, “doğru yolu bulan, doğru yolda olan, yol gösteren, önde giden öncü” mânâlarına gelmektedir.[1] Klasik kaynaklarda ise, “kıyâmet öncesinde zulüm ve adâletsizliğin her tarafı kapladığı bir zamanda gelip, yeryüzünü adâletle dolduracağı ve İslâm’ı hâkim kılacağı söylenen Ehl-i beytten bir kimse” şeklinde tarif edilmektedir. Kur’an-ı Kerim’de “mehdî” kelimesi geçmemektedir.

    Hemen hemen bütün dinlerde, hatta ilkel kavimlerde de “mehdî” düşüncesinin varlığı dikkatleri çekmekte,[2] dünya dinlerinin ortak bir objesi olduğu, temel yapı ve elementlerinin birbirine çok benzediği görülmektedir.[3] Nitekim, iyi ile kötünün mücâdelesi sürdükçe kaybeden tarafın böyle bir inanç içerisine girmesinin mümkün olabileceği ifâde edilmektedir. Çünkü böyle ortamlarda ümîde ihtiyaç olmakta, kurtarıcı bir motife bel bağlamak insanı ve toplumu rahatlatmaktadır. Hz. Peygamber döneminde böyle bir beklenti mevcut değilken, halîfelerin şehid edilmesiyle başlayan süreçte, siyâsî ve sosyal kargaşanın devam ettiği, zulüm ve ahlaksızlığın boy gösterdiği saltanat devrinde, “mehdî” bekleme inancının sosyal ve psikolojik şartlarının oluştuğu bilinmektedir. Bu problemlerden çıkış için, Kur’an ve Sünnet’in[4] rehberliğine sarılmak yerine, diğer din ve kültürlerin etkisiyle, Kitab-ı Mukaddes’te bahsedilen Yahûdîleri esaretten kurtaran ve kutsal mabedi yeniden inşa edecek olan kral “Mesîh” tipi “mehdî” beklentisine girilmesinin doğru olmadığı anlaşılmaktadır.[5]

    Dînî inanç ve ibâdetlerin zayıfladığı, savaşların sürdüğü, yabancıların baskı ve hâkimiyetleri artırdıkları, ekonomik düzenin bozulduğu devirlerde “mehdî” bekleme inancının yaygınlık kazandığı görülmektedir.[6] Böyle dönemlerde insanların, zulmün yerini adâletin ve barışın, yoksulluğun yerini bolluğun aldığı, yeryüzünün cennete dönüştüğü bir dünyada yaşamayı hayal ederek günlerini geçirdikleri anlaşılmaktadır. Zaten her ferdin ve milletin en büyük arzu ve ideali altın bir çağdır. Nitekim Homer’e “Odysseus”u, Yunan şairi Hesio’da “İşler ve Günler”i, Sümerler’e “Gılgamış Destanı”nı, Fârâbî’ye “el-Medînetü’l-Fâzılâ”yı yazdıran hep aynı özlem ve inançtır.

    “Mehdî”lerden beklenen görevlerin neler olduğu konusu incelendiğinde de bir takım beklentilerin arkasında yatan nedenler çok daha iyi fark edilmekte ve bir çok sorunun cevabı bulunmaktadır. Nitekim, rivâyetlerden anlaşılacağı üzere “mehdî”lerin en başta gelen vazifeleri; ülkelerini içte ve dışta sulh ve adâlete kavuşturmaları ve her yerde emniyeti sağlamalarıdır. Bütün dinlerdeki “mehdî” tasavvurlarında özellikle bu konu üzerinde durulması dikkatleri çekmektedir. Müstakbel “mehdî”nin genellikle ülkeyi dışarıdan rahatsız eden komşu milletlerle ve içeride de istenmeyen gruplarla savaştırıldığı görülmektedir. Mesela, Müslümanlar “mehdî”yi dışarda Bizans ile,[7] içerde ise Emevî saltanatının temsilcileriyle savaştırmaktadırlar ki, bu husus “mehdî” tasavvurunun doğuş ve gelişmesindeki siyâsî sebeplere ışık tutmakta ve devrin siyâsî akımlarının etkisini gözler önüne sermektedir.[8] Sosyal sarsıntılarla ümitleri kırılan insanlara mânevî güç ve ümit vermek için iyi niyetle hadis uyduranlar olduğu gibi, siyâsî çıkar için bunu yapanların da bulunduğu anlaşılmaktadır.[9]

    İnsanların neden “mehdî” beklentisi içine girdikleri araştırıldığında da değişik sonuçlarla karşılaşılmaktadır. Nitekim, “mehdî” ve “Mesîh”lerin peşlerine düşen kimselerin daima bir kurtarıcı arayanlar olduğu, ruhlarının derinliklerinde bir karizma özlemi yattığı, rasyonelliği inkar ettikleri ölçüde duygularını serbest bıraktıkları,[10] böyle bir ruh hali ile de kişiliklerini her türlü dış müdâhale ve kontrole açık tuttukları belirtilmektedir.[11] İşte böyle bir beklentiyi karşılamak isteyen çıkarcı tipler de her dönemde ortaya çıkmış ve kötü emellerine insanları alet edebilmişlerdir. Bu itibarla bunlara fırsat verilmemesi için rivâyetlerin doğru değerlendirilmesi ve Hz. Peygamber’e âidiyetinin iyi tespit edilmesi gerekmektedir.

    Bu konuda kaynaklarda yer alan rivâyetler incelendiğinde, “mehdî” ile ilgili farklı görüşlerin ortaya konulduğu görülmektedir. Nitekim “mehdî”nin geleceğini ve rivâyetlerde haber verilenlerin tamamını gerçekleştireceğini;[12] “mehdî” beklemenin fıtrî olduğunu dolayısıyla da bu ihtiyacın karşılanması gerektiğini;[13] bu hadislerin içerisinde sahih, zayıf ve uydurma olanların bulunabileceğini;[14] ancak, te’vilin iyi yapılması gerektiğini söyleyerek bu fikri savunanlar bulunmaktadır.[15]

    Buna mukâbil, “mehdî” ile ilgili rivâyetlerin çoğunluğunun tartışmalı olup tutarsızlıklarla ve çelişkilerle dolu olduğunu;[16] siyâsî olan bir meselenin zamanla dînî bir şekil aldığını;[17] bir kısım rivâyetlerin Kur’an ve Sünnet’le telifinin mümkün olmadığını;[18] bu düşüncenin İslâm toplumuna büyük zararlar verdiğini;[19] bu kurtarıcı “mehdî” inancını, İslâm’ın değil kültürün ödünç aldığını, Kur’an varken “mehdî”ye ihtiyaç bulunmadığını;[20] “mehdî” beklemenin bir inanç esası olarak benimsenmesinin mümkün olmadığını[21] belirtenler de bulunmaktadır.

    “Mehdî” inancı ile ilgili bir diğer görüş ise, tartışmalı bu inancın Sünnîlik içerisine tasavvuf kanalıyla ve kıssacı vaizlerin katkılarıyla girmiş olduğu; çoğu kere bağımsız bir güç olarak kendini gösterdiği; bu hareketin toplumlar için bir emniyet sübabı olduğu ve İslâm toplumlarına dînî-ictimaî ve siyâsî bir dinamizm kattığı görüşüdür.[22] Ancak bu görüşe katılmayanlar: “Mehdî” inancının insanların zulme karşı eyleme geçmesini sağlamak şöyle dursun, harekete geçilmesini engellediğini, kitleleri mehdî beklemeye ittiğini, zulmü mehdî dışında birinin yok edemeyeceği düşüncesini zihinlere yerleştirdiğini ve Müslümanları çözümsüzlüğe sürüklediğini” ifade etmektedirler.[23]

    Bununla birlikte belirtelim ki, düşman istîlasından kurtulmak için başlatılan mücâdelelere “mehdî” düşüncesinin sağladığı heyecanı ve katkıyı kabul etmekle beraber,[24] önemli olan kurtarılmaya bekleyecek bir duruma düşmeden evvel gereken çaba ve gayreti göstermek ve iyi bir konumda bulunmaya çalışmak olmalıdır. Zîra, bir milletin ilerlemesi ve gelişmesi için, “mehdî” beklemek yerine çalışmaya, ruha, inanca, kendine güven duymaya, hırsa, azime, ideale, kararlılığa, gayeye, başaracağına inanmaya ihtiyacı vardır. Gayesiz hiçbir ilerleme mukadder değildir. “Dünyayı fâni, hayatı hakir, hırsı haram görecek derecede seviyesi düşmüş, inancı bozulmuş, gayesi mahvolmuş bir cemiyetin”[25] ilerlemesi mümkün olmadığı gibi, son anda içine düştüğü bir takım sıkıntılardan kendisini kurtarmayı başarması da övünülecek ve abartılacak bir husus olmamalıdır. “İslâm’ın kıyâmete kadar yeryüzünde bekâsı için ümmeti koruyacak bir akıla, hidâyete götürecek bir îmâna ve kendini savunacak bir güce ihtiyacı vardır. Bunun için de ümmet, kendi hidâyetini kendisi bulmalı, kendi “mehdî”sini içinden kendisi çıkartmalıdır. Yoksa bir imam “mehdî” gelip ümmeti zillet ve fesattan, zevâle uğramaktan kurtaracak değildir. Böyle bir düşünce bâtıl bir kuruntudan ibârettir. Hem Kitab-ı Hakîm’in irşadına, hem de Allah’ın sünnetine aykırıdır.”[26] Bununla beraber Allah’ın, hiçbir insana beşer üstü bir kudret vermediğini, dünyayı düzeltmeyi, yeryüzünün tamamını adâletle doldurmayı ve insanları refaha ulaştırmayı peygamberlerin bile başaramadığını da unutmamak gerekmektedir.

    “Mehdî” özlemini yansıtan rivâyetlere Buhârî ve Müslim’in eserlerinde hiç yer vermedikleri dikkate alınacak olursa, onların kanaatlerinin de hangi yönde olduğu anlaşılacaktır. Zîra, Hz. Peygamber’in bile bir çok sıkıntılara katlandığı göz önüne alındığında, “mehdî”nin kısa sürede dünyayı adâletle dolduracağı ve insanlar arasında refahı sağlayacağı iddiası bir ütopyadan ibârettir.[27] Böyle bir durum, “kurtarıcı”yı Hz. Peygamber’in önüne geçirmek demektir ki İslâmî bir mantıkla bunu bağdaştırmak da zor görünmektedir.

    Sonuç olarak, âhir zamanda gelecek ve tebliği kıyâmete kadar geçerli olacak zâtın Hz. Peygamber olduğu bilinmesine rağmen,[28] hayallerindeki olağanüstülükleri yaşatacak müstakbel bir kurtarıcı beklentilerini muhâfaza eden kimilerinin Kur’an’a aykırı da olsa, bu görüşlerini İslâm ile sentezleyerek, sürdürmeye çalışmalarının yanlışlığı bugün çok daha açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Kur’an’a göre âhir zamanda beklenen “Mesîh” veya “mehdî” gelmiştir, ismi de Hz. Muhammed Mustafa’dır.[29]

    Selam ve dua ile…

    (Ayrıntılı bilgi için Dr. Ahmet Emin SEYHAN’ın, “Hadislerde Kıyamet Alametleri” adlı kitabına bakılabilir. Moralite Yay., İstanbul, 2006, s. 210-214)

    ——————————————————————————–

    [1] İBN MANZÛR, XV, 354.

    [2] WATT, W. Montgomery, İslâm Düşüncesinin Teşekkül Devri, çev. E. R. Fığlalı, Umran Yay., Ank., 1981, s. 69; KUTLUAY, Yaşar, İslâm ve Yahûdî Mezhepleri, Anka Yay. İst., 2001, s. 187; HANÇERLİOĞLU, Orhan, İslâm İnançları Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İst., 2000, s. 306-307; GÜNDÜZ, Şinâsî, Din ve İnanç Sözlüğü, Vadi Yay., Ank., 1998, s. 253; ATAY, Mehmet, Kütüb-i Sitte’deki Mehdî Hadislerinin Dinler Târihi Açısından İncelenmesi, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, SDÜ. SBE., Isp., 2003, s. 32-33.

    [3] SARIKÇIOĞLU, E., Dinlerde Mehdî, s. 111; FIĞLALI, E. R., İtikâdî İslâm Mezhepleri, s. 267-269.

    [4] Vedâ Haccında ortaya konulan temel prensiplere bağlanılması gerekirken işin kolayına kaçılarak “mehdî” beklemek tercih edilmiştir. Bkz. EBÛ DÂVUD, 11/Menâsik, 56 (II, 459-464); İBN MÂCE, 25/Menâsik, 84 (II, 1022-1027); DÂRİMÎ, Mukaddime, 16, 17 (I, 43-47).

    [5] SARIKÇIOĞLU, E., Dinlerde Mehdî Tasavvurları, s. 116; ÇELEBİ, İ., Uzak ve Yakın Gelecek, s. 95. Paçacı, Apokaliptik Edebiyat’ın dünyanın sonunda Allah’ın göndereceği bir kurtarıcı “Mesîh” kişiliği geliştirdiğini, bu anlamdaki “Mesîhlik” mefhumunun Hıristiyan teolojisinde önemli bir yere sahip olduğunu ifâde etmektedir. Bkz. PAÇACI, M., Kur’an ve Ne Kadar Tarihseliz?, s. 140.

    [6] SARIKÇIOĞLU, Ekrem, “Mehdî”, DİA, XXVIII, 369, İst., 2003.

    [7] SARIKÇIOĞLU, E., Dinlerde Mehdî Tasavvurları s. 94.

    [8] SARIKÇIOĞLU, E., s. 114.

    [9] İLHAN, Avni, Mehdîlik, Beyan Yay. İst., 1993, s. 141.

    [10] İbn Haldun’a göre “Mehdîlik” iddiasında bulunanların peşinden ancak, ahmak, tecrübesiz, akılsız ve bilgisiz kimseler gitmektedirler ve bunlar genellikle, merkezlerden ve mamur olan yerlerden uzaklarda yaşayan aklı kıt kimselerdir. Bkz. İBN HALDUN, Mukaddime, II, 179-180.

    [11] BULAÇ, Ali, Din ve Modernizm, İz Yay. İst., 1995, s. 316; SAYGILI, Sefa, Dünyayı Aldatanlar, Türdav Yay., İst., 1999, s. 133-134, 140-141. Saygılı, yalancı “mehdî”leri teşhis edip aldanmamak için, “mistik paranoya” denilen akıl hastalığının bilinmesi gerektiğini söylemekte ve bu kişilerin özelliklerinden bahsetmektedir. Bkz. s. 232-236.

    [12] KARDÂVÎ, Y., Sünneti Anlamada Yöntem, s. 161-162.

    [13] KUZU, Selman, Mehdî, Deccâl, Mesîh, Merkur Yay., İst., 2001, s. 207.

    [14] EBÛ ŞEHBE, I, 324.

    [15] BAYRAKTAR, İbrâhim, Edebi ve İlmi Açıdan Hadis, Işık Yay., İzmir, 1993, s. 111-115.

    [16] İBN HALDUN, Mukaddime, trc. Z. V. Togan, II, 165, 177; REŞİD RIZÂ, Menar, IX, 499-504; SIDDIKÎ, Z., s. 174; FIĞLALI, Kadıyânîlik (Ahmediyye Mezhebi), DEÜ. Yay., İzmir, 1986, s. 16; Çağımızda İtikâdî İslâm Mezhepleri, s. 274; İLHAN, Avni, Mehdîlik, s. 146, 149-150; GÜNDÜZ, Şinâsi, s. 253; ATAY, Mehmet, s. 112, 113.

    [17] TOGAN, Z. Velîdî, İbn Haldun’un Mukaddimesi, II, 617, 18 no’lu dipnotta kanaatlerini ortaya koymaktadır. Ayrıca bkz. AĞIRAKÇA, Ahmet, “Mehdî”, Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, (I-IV), Risale Yay., İst., 1990, II, 497; İLHAN, A., s. 141.

    [18] ÇELEBİ, İ., Uzak ve Yakın Gelecek, s. 91-92; AĞIRAKÇA, II, 497.

    [19] FAZLUR RAHMÂN, İslâm, Ank., 1993, s. 341.

    [20] ATAY, Hüseyin, Cehâletin Tahsîli, Atay ve Atay Yay., Ank., 2004, s. 54. Atay: “Kur’an-ı olan kimsenin Mehdîye, Anayasası olan devletin ise, ihtilâle ve kurtarıcıya ihtiyacı olmaz” demektedir. Bkz. s. 56. S. Ateş’de “mehdî” beklemenin doğru olmadığını, eğer “mehdî” varsa, onun her çağda İslâm uğrunda mücadele veren ihlaslı liderler veya insanları doğru yola sevk eden Müslüman âlimler olduğunu söylemektedir. Bkz. ATEŞ, S., Çağdaş Tefsîr, II, 406-407, Kur’an Ansiklopedisi, X, 219-220. Ayrıca bkz. KIRBAŞOĞLU, İslâm Düşüncesinde Sünnet, s. 291.

    [21] İLHAN, A., s. 140-141; ÖZ, Mustafa, İmamiyye Şiasında Onikinci İmam ve Mehdî İnancı, İFAV. Yay., İst., 1995, s. 89-90; FATİŞ, Emrullah, s. 236-238.

    [22] ÇOŞKUN, Ali, Mehdîlik Fenomeni, Osmanlı Dönemi Dînî Kurtuluş Hareketleri Üzerine Bir Din Bilimi Araştırması, İz Yay. İst., 2004, s. 554, 556.

    [23] YAVUZ, Yusuf Şevki, “Mehdî”, DİA, XXVIII, 373, İst., 2003.

    [24] ÖZ, Mustafa, “Mehdîlik”, DİA, XXVIII, 385-386, İst., 2003.

    [25] BALTACIOĞLU, İsmail Hakkı, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e İslâm Düşüncesinde Arayışlar, Haz. İ. Çelebi-Ziya Yılmazer, Rağbet Yay., İst., 1999, s. 411-412. Siyâsî kargaşayı takip eden ekonomik ve ahlâkî çöküntüyü düzeltebilmek için, güçlü bir lider beklentisinden ziyâde, doğru sosyal ve ahlâkî sistemlere ihtiyaç vardır. Bu noksanlık tespit edilerek, yapısal nedenlerine inilmedikçe ve doğru analizler yapılmadıkça mesafe kat edilemeyecektir. Doğru adam değil, doğru sistem ve bu sistemi ortaya koyacak doğru yöntem aranmalıdır. Bilimsel gerçekler göstermektedir ki, bir ülkenin târihi, dînî, ahlâkî ve kültürel yapısı, doğru bir devlet yapısını yanlış yönde etkilememiştir. Aynı değerlere sahip bir devlet ikiye bölündüğünde, doğru yapıyı kuranlar başarılı olmuşlardır. Doğu/Batı Almanya, Kuzey/Güney Kore, Kuzey/Güney Vietnam, Kuzey/Güney Amerika, Çin/Tayvan, Singapur/Malezya, II. Dünya savaşı öncesi ve sonrası Japonya ve daha niceleri çağımızın canlı örnekleridir. Kalıcı ve yararlı hizmetler sunabilmenin, kusursuz mal ve bilgi üretebilmenin yolu, kaliteli insanların sayılarını artırmaktan ve doğru yapılar kurmaktan geçmektedir. Amerikan anayasasını hazırlayanlardan Thomas Jefferson: “Anayasamızda öyle bir devlet sistemi tarif edelim ki, kurtarıcı, harika adamlara hiç ihtiyaç duyulmasın. Sokaktaki bir adam gelip bu ülkeyi yönetebilsin” demektedir. Netice îtibârıyla, doğru sistemi uzun dönemde ortaya çıkaracak, doğru sosyal ve ahlâkî sistemler ortaya konulmadıkça, istenilen hedeflere ulaşılması mümkün olamayacaktır.

    [26] MÛSÂ CÂRULLAH, Kur’an ve Sünnet İlişkisine Farklı Bir Yaklaşım Kitabü’s-Sünne, s. 77. Paçacı da “mehdî” beklemek yerine yapılması gerekenlerle ilgili şunları söylemektedir: “Günümüz Müslümanlığı, dînîn öncelikli amaçlarını kaybettiği, dînîn doğru biçimini unuttuğu için bugünkü acı duruma düşmüş ve Batı’dan gelen saldırılara karşı bilinçli, özgün bir karşılıkta bulunamamıştır. Bu saldırılara karşı iki bin yıl önce benzeri durumda olan Yahûdîler’in verdiği tepkilerin bir benzerini vermiştir. Yeryüzündeki İslâm cemaati, mensûbu olduğu dine yakışır, onurlu bir kimlik kazanmak, insanlığa b