Ebu Hureyre (???)

23 Eylül 2008

Giriş

Allah Rasulü (s)’nün hadisleri eğer Kur’ân-ı Kerîm gibi Din’in temel bir kaynağı ve her müslümanın bilmesi ve uyması gereken bir esas olsaydı, Rasul (s) kendinden sonrakilere taşınması için Sahabe’den bunları ezberlemelerini isterdi. Böyle bir durumda ise Sahabe’nin imanca ve de takvaca en üstünleri ve ilimce en güçlülerinin hadisleri en çok rivayet edenler olması gerekirdi. Yani çok rivayette bulunanların (Muksirûn), az rivayette bulunanlardan (Mukıllûn) daha üst bir mertebede bulunmaları ve bu ikincilerin, gerek takva ve gerekse ilim açısından diğerlerinin gerisinde olmaları icap ederdi, ne var ki meşhur hadis kitaplarında da mülahaza ettiğimiz gibi durumun tam aksine olduğunu görüyoruz. Râşîd Halîfeler, Rasul (s)’ün ölürken kendilerinden hoşnut olduğu -bir rivayete göre Cennetle müjdelenen(!)- on Sahabe, Muhacirlerin ileri gelenleri, Ensar’ın öncüleri gibi Din’de yüksek bir mertebe ve ilme, dîni hükümlerde ihtiyat ve danışmanlık yetkisine sahip Sahabîler en az rivayette bulunanlar olduğu gibi bunlar arasında kendilerinden tek bir hadis dahi rivayet edilmemiş olanlar vardır!

Onlar açısından durum bu noktada da kalmamış, Sahabe’nin büyükleri hadis rivayetinden çekinerek, kardeşlerini bundan  menetmişlerdir. Bazıları daha da ileri giderek yazılı bazı hadis sahifelerini yaktırmıştır. Bu durum bizi Sahabe’nin avamından olmasına rağmen, en geniş çaplı rivayette veren fazla hadis aktarımından bulunan Ebu Hüreyre’yi, müstakil bir başlık altında ele almaya itti.

Ebu Hüreyre’nin -genelin kendisine güvenmesi sayesinde- rivayet ettiği bu kabarık hadis yekûnu; içerdiği bir çok şüphe ve çelişkiyle ve Yahudilik, Hristiyanlık vb. inançlar için malzeme teşkil edecek mahiyette unsurları bünyesinde barındırmasına rağmen, eğer meşhur hadis kitaplarında yer almayıp Müslüman zihinlerde hakimiyet tesis etmemiş olsaydı yine bu başlık için kalem oynatmaz, kendimizi yormazdık. Ama…

Yazının tamamını okuyun »

İnsan Allah’ın halifesi mi?

23 Eylül 2008

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Bir gün Rabbin meleklere: “Yeryüzünde bir halifelik oluşturmaktayım” dedi. Melekler: “Orada karıştırıcılık yapacak ve kan dökecek birilerini mi oluşturuyorsun? Ama neylersen, güzel eylersin; biz bu sebeple sana boyun eğeriz. Sen en temizini yaparsın” dediler. Allah dedi ki: “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.” (Bakara 2/ 30)

Başkasının yerine geçene halife  veya halef denir. Her insan, öncelikle aile büyüklerinin yerine geçer. Hayatı boyunca, bir çok kimsenin malını, makamını ve imkanlarını ele geçirebileceği gibi elinde olanı da kaptırabilir.

Bütün karışıklıklar, elindekini kaybetme korkusundan veya başkasının yerine geçme arzusundan kaynaklanır. Peygamberlere karşı gelenler de ellerindekini kaybetme korkusu ile hareket etmişlerdir. Buna karşılık her bir peygamber şunu söylemiştir: “Ben sizden bunun bir karşılığını beklemiyorum. Alacağım karşılığı alemlerin Rabbi verecektir.” (Şuarâ 26/127)

Yazının tamamını okuyun »

Halaka ve Ceale kavramları

22 Eylül 2008

 M. Kürşad ATALAR - kuranislami.com

Bu yazı, Kur’an’ı anlama sorununa çözüm bulmak amacı ile geliştirmeye çalıştığımız ‘kök-anlamlılık’ yönteminin örnek bir sözcük üzerine uygulama çalışmasıdır. Burada seçilen örnek terim, c-a-l harflerinden oluşan ‘ceale’ fiilidir. Öncelikle Kur’an ayetleri temelinde bu fiilin kök-anlamı araştırılmakta, ardından bu fiil ile yakın-anlamlılık özelliği gösteren ‘halaka’ fiili arasında bir mukayese yapılmakta ve bu mukayesenin ardından her iki fiilin kök-anlamları ölçeğinde, tartışmalı kimi ayetlerin yorumu yapılmaktadır. Bu nedenle, bu çalışma, farklı bir yöntemle yapılmış küçük çaplı bir tefsir çalışması olarak alınabilir.

 Kök-Anlamlılık Yönteminin Özellikleri:

Bu yöntemin temel özellikleri şöyle sıralanabilir:

1. Herhangi bir metni anlamak için, anlamın en küçük birimi olan sözcüğe müracaat edilmelidir.           

2. Her sözcüğün bir kök/öz/sabit anlamı vardır ve bu anlam zaman ve dışsal etkilere karşı dirençlidir.

3.   Her eyleme karşılık tek bir kelime kullanılır. Yakın-anlamlılık/çok anlamlılık sorunu, nefsi etkilerden/subjektiviteden kaynaklanmaktadır ve çözümlenebilir bir sorundur.

4.   Deyimler, en az iki kelimeden oluştukları için terkip özelliğindedir. Bu nedenle sözcük tahlilinde bir kriter olarak alınamazlar.

Bu özellikleri, bir örnek kavram temelinde test edebiliriz. Burada seçtiğimiz sözcük, ‘ceale’dir. Bu yöntem diğer sözcükler için de aynı şekilde uygulanabilir.

Ceale/Halaka Fiilerinin Anlam Alanları

Bilinmelidir ki ‘ceale’ fiil kökü ile kastedilen anlam ile ‘halaka’ fiil kökü ile kastedilen anlam arasında fark vardır. Ceale fiil kökü, halaka fiil kökünden farklı bir eylemi nitelemek için kullanılmaktadır[1]  Ceale’nin asli/sabit anlamı, yapmak/kılmak’tır; halaka’nın asli sabit anlamı ise yaratmak’tır. Tefsirlerde, ceale fiiline karşılık olarak, çoğunlukla, terimin bu sabit/asli anlamı göz önünde tutulmakla birlikte, kimi ayetlerde anlam ‘yaratmak’ olarak verilebilmektedir.[2] Biz, her iki sözcük arasındaki anlam farkını, Kur’an ayetlerini, semantik yöntemin imkanlarını kullanarak göstermeye çalışacağız.

Yazının tamamını okuyun »

KUR’AN’DA HZ. ADEM

21 Eylül 2008

Kur’an’ı Anlamak, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2003

Adem kelime olarak sâmî dillerine mensup bir kelimedir. İbranca “âdâmâh” sözü “ekili alan” demektir ve kök olarak “âdem” “kızarmak” mastarından gelmektedir. Verimli toprağın renginin kızıl olmasına yapılan bir analojiyle “kızıl toprak” anlamındadır. Nitekim Arapça’da da “toprak ve yeryüzü” anlamına gelmektedir. İsim olarak, semavî dinlere mensup topluluklar tarafından ilk insan ve ilk peygamber olduğuna inanılan ve künyesi “ebu’l-beşer” (insanlığın atası) olan bir şahsiyetin adıdır ki buna da Hz. Adem denmektedir.

Hz. Adem hakkında yanlış inançlar ve efsaneler oldukça çoktur. Özellikle: Allah’ın yeryüzüne toprak almak için, sırasıyla Cebrail, Mikail ve İsrafil adındaki büyük melekleri gönderdiği ve onların istenen toprağı getiremeyip sonra Ölüm meleğini gönderdiği onun her çeşit topraktan birer avuç getirdiği ve Allah’ın bu toprakları çamur yaparak 80 yıl şekilsiz bıraktığı, güneşte kuruttuğu ve sonra şekil vererek 120 yıl daha ruhsuz bırakarak bilâhere ruh verdiği ve böylece canlanıp ilk insanın meydana geldiği ve adının Adem olduğu, eşi Havva’nın onun kaburga kemiğinden yaratıldığı, Cennet’te zina ettikleri, yılan hikayesi, başka bir gezegenden yeryüzüne düştükleri, Adem’in Serendib adasına, Havva’nın Hicaz’a düştüğü vs. hususundaki söylentilerin İslâmî hiçbir mesnedi yoktur. Bu hususta bu rivayetleri haklı çıkaracak ne bir ayet ve ne de sahih bir hadis mevcuttur. Bu rivayet ve efsanelerin kaynağını Yahudi, Süryani ve diğer hristiyan menşe’li kaynaklar oluşturmaktadır. Muharref Tevrat’ın “Hilkat” bahsinin Yahudi ve Süryaniler tarafından yapılmış yorumlar zamanla İslâm toplumuna girmiş ve yapılan tefsir ve kısas-ı enbiya ile ilgili kitaplarda yer alan “isrâiliyat” denen menkabeleri vücûda getirmiştir.

Yazının tamamını okuyun »

İslami Reform Bildirisi

13 Eylül 2008

“Bu, büyüklerden biridir ve insanlara uyarıdır. Artık isteyen ilerler isteyen geri kalır.” (74:36-37).

Muhammed peygamber öldükten sonra şeytani bir gelişme oldu. Erkek din uleması, Kuran’ın öğretilerine doğrudan aykırı bir şekilde, dini yalnızca Allah’a özgülemek yerine onu aşağıdaki listedeki ‘kutsal’ ortakların bir ürünü haline dönüştürdüler:

*Allah +
*Muhammed +
*Muhammed’in arkadaşları +
*Muhammed’in arkadaşlarının arkadaşları +
*Mezheb kurucuları +
*Mezheblerin sonraki önderleri +
*Belli bir mezhebin ilk uleması +
*Belli bir mezhebin son uleması; vb, vb.

Bu ortaklık Muhammed’in sözleri sayılan ‘hadis’leri, Muhammed’in yaptıkları sayılan ’sünnet’i, bazı seçkin eski ulemanın ortaklaşa hükmü sayılan ‘icma’yı ve onların her birine ait ictihadlardan oluşan ‘şeriat’ı üretti ve sonuçta Muhammed’in bu dünyadan ayrılışını izleyen yaklaşık otuz yıl içinde birbirine düşman bir sürü mezhep ortaya çıkardı (6:159; 23:52-56). Ortaçağa ait Arap/Hristiyan/Yahudi kültürlerinin bu bileşkesi, son peygamberin ilettiği din güya bu imiş gibi, insanlara Allah’ın kuşkudan arınmış dini diye sunuldu. Oysa gerçekte Allah’ın insanlara seslenme aracı olarak Muhammed’e indirdiği son ve geçerli tek ileti Kutsal Kuran idi; orada şöyle deniyordu:

Yazının tamamını okuyun »

Teveffi Kelimesi ve Arap Dili

12 Eylül 2008


Kur’an-ı Kerim’de teveffi kelimesinin bir tek manası vardır; ruhun alınması. Teveffi kelimesi herkes için “ölüm” olarak tercüme edilirken neden Hz. İsa sözkonusu olduğunda “cismi ve ruhu ile birlikte göğe kaldırıldığı” vb. söylentilerine malzeme ediliyor? Bu çarpıtma neden yapılıyor?

 

Teveffi Kelimesi Tefa’ul Babından olup mastar hükmündedir. Kuran-ı Kerim’de bu kelime yirmi beş yerde kullanılmıştır. İki yerde İsa için ve yirmi üç yerde, Resulullah Muhammed (as) Dahil olmak üzere diğer insanlar için. Tefa’ul babından mastar olan bu kelime, çeşitli zaman çekimleri halinde çeşitli ayetlerde geçmektedir.

 

Allah özne ve insan nesne olduğu zaman Kuran-ı Kerim’in her yerinde bu kelime sadece canın alınması için kullanılmıştır. Hiçbir zaman cismin alınması veya ruh ile cisim her ikisinin birden alınması manasında kullanılmamıştır. Ayrıca bu kelimenin Arapça kullanılışında böyle bir mana yoktur. Teveffinin bu şekildeki kullanılışının bir tek manası vardır o da, Allah’ın veya meleklerin bir insanın ruhunu almasıdır.Yani onu doğal yollarla öldürmesidir.

Yazının tamamını okuyun »

Kuran`da sadece nefsi müdafaya izin vardır

10 Eylül 2008

İslam karşıtlarının yaptığı en güzel çarpıtma taktiklerinden biri de ayet cımbızlamadır. Bu yolla surenin bağlamından koparılan ayet alınır ve aslında sadece savunma savaşına izin veren söylemler sanki saldırı savaşını ve dinsel baskıyı emrediyormuş gibi gösterilir. Örneğin:

9 - Tevbe Suresi

1. Allah ve resulünden, kendileriyle antlaşma yapmış bulunduğunuz müşriklere bir ültimatomdur bu;

2. Yeryüzünde dört ay daha dolaşın ve bilin ki siz, Allah`ı âciz bırakamazsınız. Şu da bir gerçek ki, Allah küfre batanları rezil eder.

3. Bir de Allah ve resulünden insanlara Büyük Hac günü bir duyuru var: Allah da O`nun elçisi de müşriklerden kesinlikle uzaktır. O halde, tövde ederseniz bu sizin için hayırlırdır. Yok eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, siz Allah`ı acze düşüremezsiniz. Küfre saplananlara acıklı bir azabı muştula!

4. Antlaşma yapmış olduğunuz müşriklerden size karşı bir eksiklik sergilemeyen ve aleyhinizde başka birine yardım etmeyenler müstesnadır. Artık, onlara verdiğiniz sözü belirlenen süreye kadar tam bir şekilde koruyun. Şu bir gerçek ki Allah, sakınanları sever.

5. O haram aylar çıktığında artık müşrikleri, kendilerini bulduğunuz yerde öldürün. Yakalayın onları, kuşatın onları, tüm geçit noktalarını tıkayın onların. Bunun ardından tövbe eder, namazı gereğince kılar, zekâtı verirlerse, yollarını açın onların. Kesin olan şu ki, Allah Gafûr`dur, Rahîm`dir.

Yazının tamamını okuyun »

Yusuf Suresinde 12 gezegen mucizesi yok

06 Eylül 2008

Yusuf 4. Bir vakit Yûsuf babasına şöyle demişti: “Babacığım, ben rüyada on bir yıldızla (kevkeb), Güneş’i ve Ay’ı gördüm; onları bana secde ediyorlar gördüm.”

Yusuf 100. Ana-babasını tahtın üstüne çıkardı. Hepsi, Yûsuf’un önünde secde eder gibi eğildiler. Yûsuf dedi: “Babacığım, işte bu, benim önceden gördüğüm rüyanın yorumudur. Rabbim onu gerçekleştirdi…..

Rüyanın yorumu zaten ortada. Ana tema gök cisimleri değil. Anne, baba ve onbir kardeş Yusuf’un önünde saygı gösterisinde. Buradan yola çıkılarak güneş sisteminde 12 gezegen var yorumu yapmak yanlış.Güneş Sisteminde şu an gerçekten 12 gezegen mi var? Bu sizin gezegen tanımınıza bağlı. Cin13 arkadaşımızın bu konudaki katkısı şöyle;

Verilen tanımlar tanım biraz “eski”. Yeni tanıma göre bir “gezegen”in yörünge çevresini temizlemiş olması gerekmekte. Bu durumda plüton, ceres, eris gibi gökcisimleri “cüce gezegen” kategorisinde, vesta,pallas,hygeia gibi astreoid kuşağı cisimleri ise “küçük gezegenler” kategorisinde.

Kısaca sistemimizdeki gezegen sayısı artmıyor,azalıyor.

Tabi, bu, sizin gezegen tanımınıza göre değişir. Dilerseniz, oort ve kuiper kuşağı cisimlerini de güneş sistemindeki gezegenler olarak tanımlarsınız. O zaman da gezegen sayısı bir trilyona çıkar.

Yazının tamamını okuyun »

Oruçlarımızı Erken mi Açıyoruz?

29 Ağustos 2008

Önce ayete bakalım:

Bakara 187. …. Tan yerinin beyaz ipliği siyah ipliğinden sizce seçilinceye kadar yiyin için; sonra da orucu gece oluncaya değin tamamlayın….

Bu ayete göre bizler oruç  tutmaya “beyaz iplik siyah iplikten ayırt edilince” başlamamız gerekiyor.

Bu ayet hakkında Bülent Ayberk’in sıradışı ve dikkate değer bir yorumu var. Belki başka insanların da Ayberk’in benzer yorumları vardır ama ben duymadım, okumadım. Adamın her ak dediğine kara deme bağnazlığı içinde olmadığımdan ve hakkındaki spekülasyonları sunduğu bilgilerden ayrı tuttuğumdan ötürü Ayberk’in bu ilginç ve kayda değer bakış açısını sizlerle paylaşmak ve yorumlarınızı almak istedim.

Ayberk ayetteki bu iplik örneğinin normal ölçülerdeki bir kitabın sayfalarındaki yazıların rahatça okunabilmesiyle eşdeğer olduğunu söylüyor. Buradan da, oruç tutmaya hava kapkaranlıkken değil aydınlanmaya başladığı an başlamak gerektiği hükmünü çıkarıyor.

Seyyid Kutup da aynı kanıya varanlardan birisi. Kendi ülkesinde de oruca erken başlandığını söylüyor. Kutup’un tefsirinde ilgili ayet hakkındaki yorumundan bir bölüm:

Yani “Ufukta ve dağ doruklarında aydınlık belirinceye kadar…” Bu aydınlıktan kasdedilen şey, “yalancı şafak (fecr-i kâzib)” diye anılan gökte beyaz ipliğin belirmesi durumu değildir. İmsak vaktinin belirlenmesi ile ilgili bize ulaşan rivayetlere dayanarak diyebiliriz ki, imsak vakti güneşin doğuşundan az önceki vakittir. Biz şimdi, ülkemizdeki geleneksel ibadet takvimi uyarınca şer’i vaktinden biraz daha önce imsaka giriyoruz. Bu durum, belki de daha ihtiyatlı olma endişesinden kaynaklanıyor.

Yazının tamamını okuyun »

Mevlit Okuma Saçmalığı

27 Ağustos 2008

Süleyman Çelebi Hz. Muhammed tapkını bir adam.  Öyle uydurmalar yazmış ki dikkatlice okuyan “bu kadar mı” demekten kendini alamıyor.

 

Bu adamın söylediklerinin Kur’ani hiçbir dayanağı yok. Hatta bazı söylediklerinin Siyerde ve Hadislerde bile kaydı yok. Bir bal dolusu şerbetin Amina Hatun’a Hurilerin eliyle sunulması, evinin melekler tarafından Kabe gibi tavaf edilmesi, Sündüs isimli bir meleğin havaya onun için döşek sermesi örneğinde olduğu gibi.

 

Bu Mevlid-i Şerif denilen şiir ne acıdır ki yalnız Allah’ın ululanması gereken mabetlere ibadet neşesiyle sokulmuştur. Ve ne trajikomiktir ki bu şiir Son Peygamberimizin doğum günü kabul edilen gün haricinde daha birçok alakasız günde de aynen ibadet havasında okunmaktadır. Bu şiir diğer kandil gecelerinde camilerde araya birkaç ayet, salavat sıkıştırılarak okunmaktadır. Ayrıca bu buram buram peygamber tapkınlığı kokan ve birsürü zırva içeren şiiri çocuğunun doğumunun şerefine, onu sünnet ettirirken, evlendirirken, askere gönderirken okutanları görebilirsiniz.  Hacc dönüşünde okutulacak mevlid hele bir de yemekliyse işte onun sevabı sizi cennete doğru kanatlandırıp uçurur.

Yazının tamamını okuyun »

KURAN’DAKİ ORUÇ

19 Ağustos 2008

Kuran-ı Kerim’in Bakara Suresi’nin 183,184,185 ve 187 numaralı dört ayetinde oruçla ilgili tüm bilgiler verilir. Bu dört ayeti inceleyen kişi oruçla ilgili bilmesi gereken her noktayı öğrenir. Bu ayetler şöyledir:

183-Ey iman sahipleri! Oruç sizden öncekilerin üzerine yazıldığı gibi, sizin de üzerinize yazıldı. Umulur ki sakınırsınız.

184-Sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta veya yolculukta olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Zorlukla dayananlar, Şdye olarak bir yoksulu doyurmalıdır. Kim gönülden bir hayır yaparsa, bu da kendisi için hayırlıdır. Oruç tutmanız bilirseniz sizin için daha hayırlıdır.

185-Ramazan ayı ki; insanları doğru yola ileten, apaçık ve ayırt edici olan Kuran onda indirilmiştir. Öyleyse sizden kim bu aya tanık olursa, onda oruç tutsun. Hasta ya da yolculukta olanlar tutamadığı gün sayısınca diğer günlerde. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bu, sayıyı tamamlamanız, sizi doğru yola ilettiğinden dolayı Allah’ı yüceltmeniz içindir. Umulur ki şükredersiniz.

Yazının tamamını okuyun »